cartoon porn pic
porn cartoons
cartoon xxx

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

[Gemerek nire, Bloomington nire...] Featured

Rate this item
(3 votes)

086-1y-korayhale-gemerek_nire

Benim Prof. Dr. İlhan Başgöz’ü sevdiğim, saydığım kadar sevdiğiniz saydığınız birileri, kendisinden öğrenecekleriniz olan birileri varsa oralarda bir yerlerde ve “Bir fırsatını bulsam da gidip yanında bir süre kalsam, feyzinden yararlansam.” deyip duruyorsanız ve “Ah işte ne edeyim, hayat gailesi, günün meşgalesi... İnşallah bir gün ...” diye erteliyorsanız bu ziyareti, hemen şu anda bırakın elinizdeki kağıt kalemi, bilgisayar klavyesini, burnunuzu çeke çeke soğan soyduğunuz bıçağı, çifti, sapanı, traktör ya da taksi direksiyonunu. İndirin tozlu valizi yüklükten, iki takım fanila, tuman, bir kaç çift çorap bir kutu da çifte kavrulmuş fıstıklı lokum düşün yola.

Ben öyle yaptım geçen hafta.

İlhan hoca İndiana Eyaleti’nde Bloomington adlı küçük bir üniversite kentinde yaşıyor. Aslında bu tam doğru değil. İlhan hocanın mekanı bol. Edremit, Güre’de bir vakfı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde, Ankara Bilkent Üniversitesi yakınında bir göz odası var. İlhan hoca kaldığı yerin hacmine kulak asmıyor. Kitapları sığsın yeter ona. Arada sırada benim gibi, çalışma ritmini aksatan dostlara ayıracağı bir döşek yorganı da varsa tamam. Keyif binbeşyüz.

Tanıdığım insanların en tatlı dillisi, en güler yüzlüsü, en bol gönüllüsüdür İlhan Başgöz. Bunun bir nedeni doğasında varolan ruh güzelliği ise diğer nedeni Alevi kültürünün şartlanması olabilir. Fakat hocanın sizi ilgilendiren özellikleri bunlar değil. İlhan Başgöz günümüzde, Türk Edebiyatını, özellikle Türk Halk Edebiyatını, Folklorunu en iyi özümlemiş, bu konuda hayatta olan en önemli otoritelerden biridir. Biridir diyorum kendimi emniyete almak için. Ben başkasını tanımyorsam da oralarda birileri olabilir...

İlhan Başgöz’ün çevresinde dolaşın bir süre, bu bir üniversite eğitimine denktir. Anlattığı fıkralar bile Anadolu kültürü üzerine verilmiş nice çatık kaşlı konferansa bedeldir maksat birşeyler anlatmak, öğretmek, belgelemekse. En duyulmamış Nasreddin Hoca fıkralarını bilir hoca ve çağdaş olmadıkları halde neden Nasreddin ile Timur’un karşı karşıya getirildiğini, bu anakronizmin kültürel tarihsel sebeplerini de. Laylaylom sanırsınız onunla yediğiniz akşam yemeklerini. Kahkahalarınız gözyaşlarıyla ıslanır... Ama sonra yatağınıza girince bakarsınız beyniniz almış yürümüş düşüncelerle... Allah Allah hiç düşünmemiştim bunu ya... Demek, Anadolu Timur’dan hıncını almak için fıkralarda karşısına çıkarmış bizim Nasreddin Hoca’yı. Eh pek iyi etmiş. Müstahaktır. Öcümüzü Hoca’dan iyi kim alır. Timur 1331’de Semerkant’ta doğmuş, 1405’te ölmüştür. Nasreddin ise eğer gerçekten böyle biri yaşamışsa, (ki bu isimde birinin gerçekten yaşadığına dair kanıtlar var) 1208 yılında Afyon, Sivrihisar yakınındaki Hortu köyünde yaşamıştır. Yani Anadolu halkına kan ağlatan Moğol istilasından 100 küsür sene önce. Bu nedenle şöyle bir olay kronolojik olarak mümkün değildir:

Timur bir gün yanına Hoca'yı da alarak Akşehir’in Meydan Hamamına gider. Soyunup peştemallere sarınıp sıcak bölüme geçerler. Göbek taşında oturup bir yandan sohbet ederken bir taraftan terlerler.

Derken Timur, Hoca’ya sorar:

“Hoca sen bir deryasın! Kıymet biçmesini bilirsin. Şu hâlimle ben kaç para ederim?” Hoca: “On akçe der.”

Kendisine bu kadar az kıymet biçilmesi Timur'u küplere bindirir.

“Bre gafil sen bana nasıl on akçe ettiğimi söylersin bu parayı sadece peştemal yapar!” deyince Nasreddin Hoca boynunu bükerek; “Ben de peştamalı hesaba kattım zaten!” Timur’dan böylece öcünü almıştır Anadolu.

Fıkrayı dinlerken gülüyoruz, güzel vakit geçiriyoruz.

Sonra düşünüyoruz.

İlhan Başgöz komik bir şey daha anlattı. Yeni tanıştığı, onu tanımayan birisi sormuş: “İlhan Bey mesleğiniz nedir” diye. İlhan Bey “folklorcü” olduğunu söylemiş. Adam “maaşallah İlhan bey bu yaşta demek ne kadar dinçsiniz, o kadar atlamaya sıçramaya iyi dayanıyorsunuz...” Buna da güldük tabii. Folklor denince adamın kafasına Konya kaşık havası, Bursa’nın kılıç¬kalkanı, Aydın zeybeği, Erzurum barı, Akçaabat Horonu neyin gelmiş. Gerçi, yaşının eğip bükemediği o fidan boyuyla Hoca o tür folklorün de hakkından gelir, fakat folklor bu değilidir. Bu folklorün sadece bir kesitidir. Günümüz Türkiyesi Amerikalıların “run-away train” dedikleri şimendifersiz bir lokomotif gibi hızla gidiyor. Ergenekon, etnik, dinsel, idolojik bölünme, üstüne de global ekonomik kriz gelince insanların gözü folklor mü görüyor, edebiyat mı. Merak eden var mı, neden tutturmuş bu koskoca emeritus profesör maniler türküler, ağıtlar, kasideler diye. Günümüzde türkü, saçı jöleli, kulağı küpeli, ensesi döğmeli oğlanların haykırdıkları, memelerini pazara seren, çukulata kağıdından dar entarili hanımların popolarını kıvıra kıvıra bağırdıkları bir müzik garabeti haline geldi. Bakıyorum biri hançeresini yırtarak haykırıyor :

Güzel aşık cevrimizi

Çekemezsin demedim mi

Bu bir rıza lokmasıdır

Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır naçar

Gözlerinden kanlar saçar

Bu bir demdir gelir geçer

Duyamazsın demedim mi

Köşede oturmuş bir arabesk şarkıcı, yanında Bülent Ersoy bey/hanfendi, haykırışcıya not biçiyorlar.

Oysa Pir Sultan’ı bilmek lazım bu sevimiz sanatsız haykırıştan öteye. Pir Sultan Abdal 16. Yüzyılda yaşamış, Sivas’ın Banaz köyünden bir Alevi-Bektaşi dedesidir ve Sıvas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa’nın haksızlıklarına karşı çıktığı için Serez çarşısında ibret olsun diye dostlarının, ailesinin ve müritlerinin gözleri önünde asılmıştır. Anadolu’nun yenemediği makus talihidir, eli kalem tutan, gönlü hak tanıyan yazar, çizer, sanatçının, rant ve güç manyağı cahil cühela iktidarlar tarafından katledilmesi. Pir Sultan türküleri, Bülentiye hanfendilerin önünde bağrılsın diye icad edilmemişlerdir. Bu türküler, maniler, ağıtlar, bir vakayinamenin (chronicle) koparılmaz parçasıdır. Onları okudukça öğrenirsiniz vebalini, sevabını bugün Türkiye dediğimiz topraklar üzerinde bin yıldır yaşayan toplumun.

Laf lafı açar, laf da yüreği. Biz gelelim (hayır fasulyenin faziletine değil) benim yeni döndüğüm Bloomington seyahatime. Sohbetlerin birinde ben, son zamanlarda gemi azıya alan teneke, lümpen milliyetçilikten yakınıyor ve Ermenilere karşı takınılan husumetli tavırdan duyduğum endişeyi dile getiriyordum. İlhan hoca da, Türk toplumunda Ermeni’ye karşı husumet için zemin olduğunu belirtti. Ben Türkiye dışındaki Ermeni diyasporasının herzelerinden Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının sorumlu tutulamayacağını anlatmaya çalışırken, Hoca’nın belli belirsiz kızdığını farkettim. İlhan Başgöz gibi seyrek ve az kızan insanların kızgınlığını hemen sezersiniz. “Bak dedi, ben severim Ermenileri. Ben Gemerek’te doğdum. Gemerek’in nüfusununun yüzde yetmişi Ermeniydi tehcire kadar. Şimdi ise parmakla gösteremezsin. Ermenileri öldürdük. Doğrudur. Fakat Ermenilerin bazıları da (evet yerli Ermeniler, Osmanlıyız diyenler) Taşnak’ın tahrikiyle öyle akla sığmaz, ağıza alınmaz zulüm yaptılar ki bunu bilmeyenler için, yılların Ermeni diyasporası propogandasının etkisiyle Türk halkını mahkum etmek kolaydır. Devlet kayıtları, vakayinameler, kitaplar eksik, yanlış şeyler içerebilir. Ama maniler, ağıtlar, türküler yalan söylemez. Dinle şunu:

1920 yılında Haçın’da (Adana’ya bağlı bugünkü Salimbeyli), Fransız işgali sırasında, Ermenilerin Türklere uyguladığı yoketme harekatını, olaya tanık olan bir kadının ağıtından öğreniyoruz:

Amir memur demeyerek

Hep bir ipe bağladılar

Bekiroğlu Deda’yı

Demirinen dağladılar

Sekiz gavur bir gelince

Osmanımı şaşırdılar

Baban çete başı deyi

Hac’Ahmed’i pişirdiler

Sen çete topladın deyi

Çalgıyınan yüzüyorlar (Derisini yani)

Bebeleri kaynatmışlar

Guzu etidir yeyin deyorlar

Enfiyeci Hüseyin’i

Tellerinen boğuyorlar

Yağ kazanın kurdular

Çocukları gaynattılar

Gön görmeyen hanımları

Süngü ile oynattılar”

Bu ağıdı söyleyen Haçınlı kadının bir politik hesabı, gündemi yok. Söylediklerinden kuşku etmek için de sebebimiz yok. İlhan Hoca bu araştırmayı Ermeni düşmanlığı yapmak, ya da mevcut olanı körüklemek, Ermeni diyasporasının iftiralarına karşı defansa geçmek amacıyla yapmıyor. O bir araştırmacı. Bir folklorcü. Maniler, Ninniler, Hapishane, Asker Türkülerinin yanısıra Ağıtları da incelerken rastladığı bir tarihsel anlatıyı almış kitabına.

Yazarken bile gönlümü karartan bu olayların tamamı doğrudur eminim. Fakat İmparatorluğun çöküşü sırasında, Fransız işgal kuvvetlerinin himayesine sığınan bir avuç kansızın giriştiği bu sapıklığı ben bir Ermeni Türk meselesi olarak görmeyecek kadar aydınlanmış bir insan olmak çabasındayım. Çocukları kazanlarda kaynatanın Ermenisi Türkü olmaz. Sapığın milliyeti, zilliyeti, dini, imanı, tarikatı ne ifade eder? Bana hiç. Türk de olsaydı bunu yapan benim için farkı olmazdı. Savaşlar, insan ruhundaki iblisi prangasından boşandırır. Savaşın galibi yoktur dememişler boşuna.

İlhan Başgöz ve Emeni muhabbeti açılınca anlatmadan geçemeyeceğim ve Prof. Başgöz’ün evinde kaldığım sırada hatırlayıp, olayı bilmeyen dostlarla paylaştığımız bir anı var:

İlhan hoca, “Hale sen anlat” dedi. Anlatıyorum. Oğlum küçüktü. Bir gün eve geldi ve kuru temizlemecide çok tatlı bir Türk teyzeyle tanıştığını anlattı. “Öyle mi, kimmiş, ismi neymiş?” “İsmi Anna” “Oğlum Anna Türk ismi değil ki. Yanlış anlamışsındır. Handan filan olmasın.” “Yok anne” dedi “Vallabilla ismi Anna. İstanbullu”. Ben de gidip İstanbullu Anna hanımı bir göreyim dedim.

Anna Loloyan ve ailesi ile tanışmam böyle oldu. Loloyan ailesi İstanbul, Kurtuluş’ta yaşarmış ABD’ye göçmeden önce. Aile erkeklerinin kimisi kuyumcu, kimisi terzi. Anna evine davet etti. Gittim. İçerden bir İbrahim Tatlıses müziği duyuldu. Ayağıma terlikler verdiler. Kahve içtik, fal kapattık. Yıllar boyunca dostluklarını esirgemediler. Sonra baba Loloyan, Ohannes vefat etti. Ailece kilisede anma törenine gittik. Anna’nın annesi Nazlı teyze çok hanım, esaslı bir kadın. Birgün evlerine gittiğimde baktım Nazlı teyze namaz pozisyonunda dizlerini kırmış oturuyor. Başında namaz örtüsü, elinde tesbih mırıl mırıl dua ediyor. “Hımmm” dedim kendi kendime. “Nazlı teyze dönme anlaşılan. Zaten ismi de Ermeni ismi değil” (Oysa ailede bir de Gülbahar gelin var).

Kadının duası biter bitmez “Nazlı teyze sen dönmesin değil mi” diye sordum (Sanki neden önemli ise). Yaşlı kadın, yüzüme tuhaf tuhaf bakıp “Yooo” dedi. Bozuldum. “Şey, yani tıpkı müslümanlar gibi başını bağlamışın, elinde tespih, dizlerin bükülü, oturmuş dua ediyorsun da.. Sandım ki...” Nazlı teyze gülüverdi “Ne bilim gızım, bizim orlarda hep böyle dua ederidik” dedi. Nazlı teyzenin torunu Jülyet ömründe Türkiye’ye gitmediği halde İç-Anadolu şivesiyle mükemmel Türkçe konuşur. Türkçeyi anneanneden öğrenmiş. Sordum neden bu şiveyle konuştuklarını.

Biz dediler Gemerekliyik. Gel zaman git zaman (böyle anlatırdı masalları büyük hanım) Nazlı teyze bana Gemerek’te evlerinin bir odasını kiralayan ailenin oğlu Mehmet’ten söz eder oldu. “Duydum ki oğlan Amerika’ya gelmiş. Böyük adam olmuş. Bir aile gibiydik onlarla. Oğlan elimizde büyüdü.”

İlhan Başgöz Hoca’yı biraz yakından tanıyınca O’nun da Gemerekli olduğunu, yoksul oldukları için bir Ermeni ailesinin yanında bir göz odada kiracı yaşadıklarını yine de onu okula göderdiklerini öğrendim. Ü ile başlar züm le biter, bağda yetişir bilin bakalım bu nedir. 2 ile 2 yi yanyana getirip 4 ü bulan dahi matematikçi gibi “Yani şu Gemerek dediğin ne kadarlık yerdir 60 yıl önce. Orda kaç tane Ermeni ailesinin bir odasını kiralayan, kaç tane dul kadın vardır, oğlunun adı Mehmet olan. (İlhan hocanın tam adı Mehmet İlhan Başgöz)

Hocaya yıllarca gel evimizde konuğumuz ol dedik durduk. O “yok, ben kendi evimdem başka yerde rahat edemem” der gelmezdi. Bir kış günü telefonda “Washington’da bir konferansa katılacağım, size de uğramak istiyorum” dedi. Sevindik. Geldi ve fethetti gönülleri. Ben de ona “Hoca gel seni birileriyle tanıştıracağım” deyip, onu Nazlı teyzenin evine götürdüm. Aradan geçen onca yıla rağmen, bu iki insan birbirini görür görmez bir bağrış bir çığrış sarıldılar, ağladılar, seyredenlerin yüreğini dağladılar. O gün bugün görüşürler. Ben de, aklımla bin yaşayım, kendimi Mısır seferinden o saat dönmüş Napolyon gibi hissettim biran.

İşte Anadolu’nun kültürel, etnik danteli. Çözmeğe kalkışırsanız dolaşır iplik. Kördüğüm olur.

Kendinize bir edebiyat, kültür ziyafeti çekmek ve bugün Türkiye’de sergilenen çirkinlikleri bir an için unutmak istiyorsanız, bu yazıyı bitirir bitirmez kitapçıya koşup Profesör Dr. Mehmet İlhan Başgöz’ün TÜRKÜ isimli kitabını satınalın.

Pişman olmayacaksınız.

 

iç. Milliyet Blog /10.11.2008

http://blog.milliyet.com.tr/gemerek-nire--bloomington-nire/Blog/?BlogNo=143682

35 nci BÖLÜM

AŞK MAĞDURESİ

It is better to have loved and lost than never to have loved at all.” Tennyson

Sonra bi gün ben de aşık oldum diğer ölümlüler gibi.

Yüzünü görmediğim, eli elime, nefesi nesefime değmemiş birine.

Aşk bitince- ki hep biter, bitmek için başlar- kötü oldum bir süre.

Kötü aşk şiirleri yazdım, alaturka dinlerken ağladım filan.

Beni hesapsız kitapsız en önemlisi de sebepsiz seven Fransalı bir arkadaşım bir gün “Eeee yeter be! Ben sana bakınca bir yazar görüyorum, sen bir aşk mağduresi olup çıktın başıma, şu kapıyı aç da çıksın Hale dışarı” diye payladı.

Hakkaten aşk mağdurları çekilmez oluyor.

Turan diye bir tanıdığım var, arkadaşının evine gidip hep kendisine ‘ihanet’ eden sevgilisinden yakınırmış. Arkadaşının kızı, esprili, ‘cool’ bir kız..

Televizyonda birşey seyrediyormuş : “Dur ya Turan abi, reklam arası versin o zaman anlatırsın” demiş.

Ben de galiba önüme gelene ağlaştım durdum bir süre.

İhanete uğramışım ya güya.

Uğradığımız ihanetlerin çetelesini tutarken, ettiğimiz ihanetleri de yanına yazsak borçlu çıkarız. Sanki ihanet etmek bizim için ana sütü gibi helal bişeydir de, ihanete uğrayınca ortalığı velveleye veririz.

Yüzyıl onsuz olsanız farkına bile varmayacağınız tüketim mallarını, ‘aşkın’ tescillenmesi için satın alınıp sevgiliye verilmesi nerdeyse ‘onbirinci emir’ olmuş şu meşhur ‘Aziz Valentin’ günüydü onu en son gördüğüm gün.

Gecikti.

Artık gelmeseydi olurdu, derecesine gecikti.

Bekledim.

Başına bişey gelmiştir kaygısıyla bekledim.

Telefon. Cevap yok.

Sonunda geldi.

Gelmiş başına bişey!

Bir başkasına tutulmuş.

Bana turfanda aşkından söz etti gözü yaşlı.

Yakın bir arkadaşı da aynı kadına aşıkmış.

“Bilirsin, Mayakovski ile Aragon da aynı kadına aşıktı” dedi.

Bir alaycılık iblisi damarıma basıyordu, ‘hanginiz Aragon, hanginiz Mayakovski’ dedirtmeye çalışan. Karşı koydum.

Alaycı insanlara dikkat edin.

Acı çekenlerdir.

Canları yandıkça başkalarını acıtmak isterler.

Fakat bazılarında alışkanlık olur ne yazık ki.

Çekilmez insanlardır.

İstihzâ üstün zekalıların tekelindedir.

Üniversitedeyken Nesrin adında bir kız vardı Necati'lerin sınıfında.

Biri bi şey dese hoşuna gitmeyen yılan gibi tıslardı dişleri arasından : “Yok yaa! Deme!”

Sevimsiz bir kızdı.

Hep terkedilirdi.

***

Mutsuz adam, anlattı gecikmesinin sebebini.

Çiçeği burnundaki sevgili gelmiş onu ziyarete.

Benim de paylaşacak derdim var yahu.

Barbo intihar etmiş.

Onun son dakikada duyduğu korkuyu, terkedilmişliği, yalnızlığı hayal etmeyi tek başıma

kotaramamıştım.

Barbo, edebiyat, rakı, Hikmet Kıvılcımlı ve genelev kadınlarıyla sohbeti seven çok yetenekli bir çocuktu. Çok iyi yazı yazardı. İçinde yaşadığı toplum eşcinsel olmanın kötü bişey olduğuna inandırmıştı onu. Gizlemek için, çekilmez vıdı vıdı bir kadınla evlenmişti.

Karşılıksız sevdiği bir erkek vardı. Mutsuzdu.

Barbo çok mapusluk çekmişti.

Haklıyı, doğruyu, onuru çiğnetmem dediği için.

Saroyan'a meraklıydı. “İnsanlık Komedyasını” döner döner okurdu.

Birgün Ithaca'ya gitmeye kararlıydı.

Barbo’dan hiç söz edilmedi o gün.

Hakkının yenmesine alışkındı zaten Barbo.

****

Elemanla, New York'ta dört saat yürümüştüm ben.

Sonra Central Park'ta bir kayanın üzerine oturmuştum.

Oturmuş da bir Orhan Veli tutturmuştum.

Gölgelerle esrarlanmış bir güz akşamıydı.

Neler konuşmadık ki o dört saatte.

Aşk dediğin budur.

Konuş babam konuş.

O gün öğrendim Türkçe sözcük hazinesinin (lexicon) 29.000 sözcük olduğunu.

Anthony Burgess’ten söz ettik.

Otomatik Portakal’ın yazarı İngiliz dilbilimcisi.

Beyin kanseri olmus da kendi kendine "Anthony son isteğin ne?" diye sormuş.

"Bir roman yazmak" demiş ve oturup yazmış.

Birşeye benzememiş bu ilk roman ama Anthony de ölüme nanik yapmış.

Uzun yıllar yaşayıp, iyi kitaplar yazmış.

İnsanların ‘bu aşktır’ dediği bir yığın acaip duygu vardır.

Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Romeo ve Jülyet hikâyeleriyle belli bir psikolojik alt yapı oluşturduğumuz için mi neden bilmem.

Şiirler, şarkılar, aryalar, romanlar.

Vefasız sevgili yüceltilir bazen.

Beyaz At’daki (Le Cheval Blanc) Michel Vigaud'yu haşat eden kadına kızmayız fazla. Sirano gibi ince ruhlu aşık bir adamı, kocaman burnundan ötürü, sadece kopya çekmek için kullanan kadından da. Oysa o güzel mektuplar, Sirano'nun ta yüreğinden kopup gelmiştir.

Oscar Wilde'in Bülbül ve Gül hikayesindeki şımarık ve hoyrat kıza da insaflıyızdır.

Sevgili Sevin Okyay'ın bir yazısını okumştum Beyaz At'la ilgili.

Michel Vigaud'yu şöyle anlatıyordu :

Michel belli bir hayat şekline takılıp kalmak, kendi deyişiyle 'füme et' olmak istemez. Hava almaya ihtiyaç duyar. Yollar vardır allahtan. Yollarda yürümeye bayılır; hele atlar gibi, yumuşak toprakta yürümeye. Yeşilliğin kokusunu doldurur ciğerlerine, mutlu olur. Şehirlere dikilmiş taşlar güzeldir ama bir tek ağaca değişmez bütün bu taşları. Ağaçların yavaş yavaş boy atışını seyretmeyi tercih eder. Kitaplar konusundaki cehaletini gidermek için onu okutmaya çalışanlara, "Kerhaneye gitmem bir; kitap okumam, iki..." der. "Armudun pişmişinden hoşlanmıyorum."


Sonra sorar Okyay okuyucuya : “Yoksa bu romantizm de bitmeyen bir hastalık mı?” diye.

Erkekler farklı mıdır bu konuda?

Bilmiyorum.

Bana anlatılan, erkeklerin biriyle beraber olmak için böyle romantik mazeretlere her zaman kulak asmadığıdır.

Ahmet Altan bir yerde şöyle yazıyordu : “Sanırım bir erkeği mağaranın içinde tutmanın tek yolu vardır. Avın ve maceranın mağaranın içinde kalmasını sağlamak”

Bana sorasanız, ‘birini nerede ve nasıl tutmalı’ diye kafa yoracak kadar sevmemeli kimse kimseyi kural olarak.

***

Burada büyücek bir parantez açıp Sevin Okyay'dan söz etmeliyim.

78 Eylülünde oğlum Deniz, kolayca önlenebilir bir doktor hatası ve ihmali yüzünden öldükten sonra “Twilight Zone” dedikleri, okyanusun güneş ışınının ulaşamadığı noktasına girdim. Dünya bir grilik arkasında erimiş. Hiçbir şey anlamıyorum.

Bir süre bit pazarlarında, Kuledibi’nde, Kazancı yokuşu’nda antikacılara “Benim oğlum öldü amca” diye ağlayarak serseri serseri dolaşıktan sonra, bizi tanıyanlar bana işler bulmaya başladı. Daha doğrusu sanırım işler icat etmeye.

Babıali’de bilmediğim, tanımadığım ofislerde tercüme yapıyordum.

Maksat yalnız kalmayayım evde, galiba.

O zaman bu kadın çıktı geldi. Tanımıyordum. O da beni tanımıyordu muhtemelen.

Sadece bebesi ölmüş yarı deli biriyle aynı mekândaydı.

Beni bir an gözünden ayırmaz oldu. Nereye gitsem yanımda. Yedim mi, içtim mi, uyudum mu. Hiç konuşmuyorduk Deniz'in ölümüyle ilgili. Sadece beni kollayıp kayırıyordu.

Sevin Okyay gibi bütün yüzü, hatta ruhuyla gülümseyen insan azdır.

Bu tebessüm tam kıvamındadır. Ne alaycı, ne neşeli, ne umursamaz, ne de gülmeye hazır bir gülümseme. Bu gülümseme sadece, “Bak ben burdayım. Düşmeyesin, düşersen kaldırırım, korkma” diyen annenin gülümsemesidir.

Tek fark, annenin görevidir o tebessüm.

Sevin'in değildi.

Sevin Okyay, yukarda sözü geçen Adapazarlı avukat ve ablası gibi 'insan kardeşine’ sahip çıkan “Good Samaritan”lardan, yardımseverlerden birisiydi.

Masallarda başı derde giren iyi kahramana sihirli değneğiyle dokunan “fairy godmother”. Yalnız Sevin'in sihirli değneği tebessümüydü.

Bir gün beni evine götürdü. Konuşmadı.

“Onu mu yersin, bunu mu içersin, dur arkana yastık getireyim” yapıp kafa ütülemedi hiç.
Nasılsa biliyordu; tek ihtiyaç orda olmak ve o tebessüm.

O zaman onun türk edebiyatı ve çeviri dünyasındaki yerinin, sinema eleştirmenliğini farkında bile değildim. Selahattin Hilav ile yakınlığının da.

1960'larda o da sonradan benim çalıştığım Arkın Yayınevi'nde rahmetli Rekin Teksoy ile çalışmış. Arkın Yayınevi o zaman Sirkeci'deymiş.

Ben çalışırken Merter'de büyük bir binadaydılar.

Sahibi yazar, şair Ramazan Gökalp Arkın'dı.

Sevin Okyay gibi, Boyalı Kuş kitabını çıkar çıkmaz okuyan ve “bir tek okumaktan bıkmadım” diyen birini koltuk değneği olarak kullanmışım bilmeden o günlerde.

Ayıp olmuş.

Üstelik bugüne kadar borcum olan teşekkürü esirgemişim.

Sevgili Sevin, izini kaybettim.

Ya da bulmaya çalışmadım.

Ama bilki 'yer çekimli karanfili' yerde komadım.

Ne zaman acıdan ruhuna nuzül inmiş biriyle karşılaşsam senin sihirli tebessümünün hakkını ona ödedim.

En azından ödemeye çalıştım.

Seni seviyorum.

***

Arkın Yayınevi’nde çalışırken yine hiç unutmayacağım biriyle tanıştım.

Tanıştım diyemem. Çünkü o, o zaman hapisteydi.

Karısı Fatma ve sekiz çocuğuyla tanıştım. Büyük oğlu Gani ile beraber çalışıyorduk.

Mem ü Zin'in editörü, Kürt tarihi Şerefname'yi (Şeref Han) çeviren Tarihçi, yazar Mehmet Emin Bozarslan ile yolumuz böyle kesişti.

Birkaç yıl önce yeğeni Özgür’le iletişim kurduk.

Fatma bacının vefat ettiğini söyledi. Gani ise 'faili meçhul' cinayetlerden birisine kurban gitti.

Bu konuyu ayrıca yazmalıyım.

Her paranteze sığmayacak bir hikâyedir.

***

Aşk dediğimiz o şeyin, yoğun bir duygular yumağı olduğu kesin.

Dolaşmış bir yumak.

Karşılık göremeyen 'maşukayı' yorgan döşek hasta edebilir.

Çok kilo vermiştim 'gahrımdan'.

Doktora gittim.

Doktora “Life is not worth living” (“hayat yaşamaya değmez”) diye allengirli bir laf etmişim. Beni yaka paça bir psikiyatriste gönderdi.

O da “intihar etmeyi düşünüyor musun?” filan gibi acayip sorular sordu.

“Hayır düşünmüyorum” dedimse de beni gözlem altına tutacaklarmış.

Hayır demedim.

Amaaan, ne haliniz varsa görün.

O iki günlük ‘asabiye koğuşu’ maceram garip hikâyelerle doldu taştı.

Önce şunu anladım, o hissettiği, aşk denen duygunun aşık olduğunuz kişiyle ilgisi yok pek. O size ait. Tastamam sizin. Aşka aşık müzmin romantikler, yoldan ilk geçene aşık olur.

Odamda yatan Serafina isminde bir siyahî kız vardı.

Onu anlatan bir şiir yazdım.

Bol kitap okudum.

İlginç insanlık durumlarına tanık oldum.

Bir Vietnamlı adam vardı koridorlarda bütün gün kahkahadan kırılan. “C’est la vie”, C'est L'amour” (“Hayat bu, aşk bu”) diye bağıra bağıra dolaşıyordu.

Dario Moreno'nun şarkısını hatırlattı bana.

Bir Yahudi kadın var. Sarah.

Deniz piyadesi.

Bana yemek sırasında sordu : “Are you undercover?” (Bir amaçla kimliğini gizleyen biri).. “Nasıl yani?”. “Yazar, psikolog, araştırmacı filan mısın?”. “Yoo, neden?”. “Çok normalsin de, belki kitap filan yazmak için girdin buraya diye şeyettim”.

Hımm. Brubaker, Robert Redford gibi.

“Yok” dedim kısaca “Kafam bi şeye bozuldu sadece”

Utandı soru sorduğu için.

Amerika’da özel konularda soru sormamaya özen gösterir insanlar.

“Sorry” dedi.

O alkol bağımlısıymış. Depresyon geçirdiği için buraya göndermiş askeriye.

“Yahudiyim. Bu yeterli sebep depresyonda olmak için. Ama dinletemedim amirime” diye espri yaptı.

Birgün odalardan birinden acı dolu bir haykırış geliyordu.

Kurallara aykırı olarak kapıdan uzattım başımı. Busybody ! (İşgüzar)

Genç bir erkek bir yatakta kıvranıyor.

“Sizde hiç vicdan, merhamet yok mu? Baksanıza çok kötüyüm” diye.

Bir kompres havlusunu ıslatıp alnına koydum ve ona nasıl yardım edebileceğimi sordum.

“Yanımda dur” dedi. Oturdum. Sonra uyuya kaldı.

Uyuşturucu bağımlısıymış.

Tedavi görüyormuş.

“Community meeting” (grup terapi) denen toplantıda o da vardı. “Hiçbirinizde insanlık yok, çok kötüsünüz. Bir şu köşedeki “little Indian woman’ (ufak Hintli kadın) gelip hatırımı sordu, elimi tuttu” dedi. Sanırım bu delikanlının gözünde siyah saçlı, kahverengi gözlü herkes Hintliydi.

Toplantıdakiler dönüp bana baktı. Utandım. Azar da işittim hemşirelerden.

Hasta hastaya yardıma gider mi hiç diye.

Haklıydı belki ama, yardıma gitmemek hiç gelmemişti aklıma.

“Deliler koğuşu”nda ne işim var diye merak ediyordum.

Ama çok da sevdim burasını ben.

Hele bir herkesin güvenlik düzeyi’ni (safety level) tespit için yapılan grup terapisine (community meeting) bayıldıydım. Resim, elişi filan yaptığımız, uğraşı terapisinden (occupational therapy) (uğraşı terapi) önceki terapi saati.

Birine ya da kendine zarar verme ihtimalin 1’den 10’a uzanan bir skalada değerlendiriliyor.

Son derece mekanik bir ölçüm.

Bir en az, on en tehlikeli.

“En delimiz”, kahkahalarıyla toplantının ciddiyetini ayaklar altına alan Vietnamlı : “This is a good country, This is a free country, Food is cheap! Not even fifty Dollars.” (“İyi bir ülke burası, Özgür bir ülke. Yiyecek ucuz, 50 dolar bile değil!”) diye bas bas bağırıyor.

Bir de Debbie var.

Çok yetenekli biri.

Kolları jilet kesikleriyle dolu.

Çok güzel kara kalem resimler yapıyor.

Tuhaf insanlar çiziyor.

Merakla soruyorum.

“Bunlar kim Debbie?” “They are my poeple. They punish me. Because I am bad. Look what they did to me”. (“Benim insanlarım. Beni cezalandırıyorlar. Çünkü kötüyüm ben. Bak bana neler yaptılar”.)

Kesikler içindeki kollarını gösteriyor.

Moderatör, toplantıdaki herkesten 'başına gelen en büyük ihaneti' anlatmasını istiyor.

Debbie'nin büyük nefreti ona en büyük ihaneti yapan kayınbiraderine ait. “My brother-in-law raped my cat” (“Kayınbiraderim kedime tecavüz etti”) diye anlatıyor göz yaşları içinde. Neyseki sıra bana gelmeden seans sona eriyor.

Benim anlatacak 'ihanet hikâyem' yoktu zaten.

Ben hiç ihanete uğramadım.

Ya da uğradıysam başka bi şeye bakıyordum, farketmedim.



Aşkı bulup yitirmek, hiç aşık olmamaktan yeğdir.

“koruyucu melek”

Last modified on Lundi, 22 Mai 2017 18:56
Login to post comments