cartoon porn games
famous cartoon porn
porn cartoon

No: 102,  Septembre - Eylül - September 2018

herhangi bir çarşamba -VII- : balmumu flamingo Featured

Rate this item
(3 votes)

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kapak

Mahrumiyetli bir çocukluğun insaflı bir günüydü. Bana bir oyuncak hediye etti biri durup dururken. Balmumundan yapılmış bir flamingo. Yapan hiç üşenmemiş önce flamingonun alçıdan kalıbını döküp içini balmumuyla doldurmuş. Sonra kalıbı kırmış ve voilà! İşte size bir flamingo. Sonra fırçayla ince ince boyamış kanadını kuyruğunu tarçın rengine.

 

Soru işareti biçimindeki boynun üst kısmına bir kafa iliştirilmiş.  Kafayı boynuna ibrişimle tutturmuşlar. Bunca emek, dikkat niye? Benim gibi hayatın çatık çehresini erken görmüş bir çocuğu sevindirmek için olamaz mı diye düşünmek hoşuma gider. O kadar sevindim, o kadar sevdim ki oyuncağımı oynamalara kıyamayıp evde nedense adına büfe dedikleri aslan ayaklı çirkin camlı dolabın vitrinine yerleştirdim. Dolaptan birşey aldıkça ibrişimle iliştirilmiş kafadaki gaga usul usul sallandı durdu bir süre. Sonra unutuldu gitti. Yatılı okuldan yaz tatilinde eve geldiğimde baktım balmumu erimiş sıcaktan ve ibrişim çözülmüş.

Flamingonun başı bedenini terketmiş, gaganın tarçın rengi de çürük kavun rengine dönmüş.

Elektronikle pek başım hoş değildir. Yeni şeyler öğreneceksem, kafamı kurcalayacaksa bir şeyler, edebiyatla sanatla ilgili olsun isterim.

Mesela Goethe ölmeden hemen önce, "Mehr Licht!" (Biraz daha ışık) neden demiş?

Bu çok derin bir söz mü acaba, yoksa gözlerine karalar inen ölünün haykırışı mı?

Ya da bazılarının iddia ettiği gibi “Mehr Nicht!” (İstemem artık!) mı diyordu?

Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Bilgeleşmek!

Ömür piyangosunun amortisi...

En kallavi züğürt tesellisi...

Yaşlandıkça bilgeleşirmişiz. Kemâle erermişiz.

Yaşlanmadan bilgeleşsek olmaz mı?

Daha da beteri, kemâle ermek şöyle dursun, yaşlandıkça iyice hamlaşırız. Everest gibi bir egonun zirvesinden bakmaya başlamak yeryüzüne.

Onlara ayrı bir kontenjan açılıyor bazen.

Bir mazeretler potpurisi ile izah ediliyor davranışları.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk, çok yetenekli, zeki, ünlü bir sanatçıdan açıldı söz. Yakından tanıyormuş.

Sanki o zekâyı, o yeteneği süs diye vermişler mübârek kadına.

Hatun ağzını açmaya görsün, birileri kırıp dökülüyor.

Acemi kamyon şöförü gibi üzerinden geçiyor gönül yolundaki yayaların.

Arkadaşım: ''............ öyledir ama. Onun özelliği bu'' diyor.

Boş boş bakıyorum, anlamaya çalışarak. Nasıl öyledir?

Aptal değil bu kadın. Nasıl bilmiyor kof kibrin hiçbir işe yaramadığını, sakil kaçtığını?  İltifat marifete tabidir. Sen istediğin kadar eşi menendi bulunmaz zeki, yetenekli bir sanatçı ol. Ağzın en büyük düşmanın ise işin zor.

Onu yakından tanıyan arkadaşım anlattı.

''..... tek çocuktu'',

''Eeee'' bakışımla bakıyorum, sus pus.

'' St Benoit Lisesi'ne gitti''

''Eeee?''

''......şımartıldı''

''.... kurallara uymayı sevmez''

''.....dilinin kemiği yok''

''.....o herkesle öyle konuşur''

''.....kimseye verilecek hesabı yok ki''


Bir başka kontenjan da çocukluk travması yaşayanlar için.

''...ana-baba boşanmış…'' (İyi işte kavga gürültü içinde büyümek daha az travma değil ki)

''...baba çok sertmiş...''

''...küçük yaştayken annesi ölmüş...''

''En küçük çocukmuş, kardeşleri ezmiş''

''...iyi okullara gidememiş...''

...miş oğlu miş.

Şahsiyet bozukluğu ya da akıl hastalığı sözkonusu değilse, insanın insana davranış biçimi bir seçimdir.

İsa: ''Nasıl muamele görmek istiyorsan öyle muamele et insanlara'' demiş İncil'e bakarsan. (Matta İncili 07:12)

Türkiye'de pek yerleşmiş bir davranış kalıbı değildir bu.

''Biz'' ayrıyızdır ''Onlardan''.

Bize iyi davranılmalıdır mutlaka fakat bizim onlara iyi davranma yükümlüğümüz tartışılır. Baskı kuran ile baskı görüp yakınmaması beklenen arasındaki o sırat köprüsü... Belki başka toplumlarda da vardır bu tür tek yanlı ilişkiler ama bunda bir çarpıklık, bir aykırılık görmeme durumu bize özgü sanki. ''Ne var ki bunda? Alan memnun, satan memnun.'' tavrı. Oysa dile gelenden çok daha fazla kerem vardır kalplerimizde. Bazen yüreği üşüten, ruhu ürperten bencilliklere, sevgisizliklere rağmen, bizi lokman ruhu gibi kendimizden geçiren o muhabbet de hep buracıkta.

Bizimle.

Hanelerimizde çoğu kez iki laf etmediğimiz hâlde, saygıyla sevdiğimiz insanlarımız yok mu, bizi saygıyla seven. Sokaklarda sessizce yanlarından geçtiğimiz, orda burda yanyana sessizce oturduğumuz nice insan yok mudur, tanısak beraberliğinden haz alacağımız?

Var!

Henüz tanışmamış olsak da, orda hepsi.

Bilir yürek.

Yürek bilir.

Bir ışıkla birleşmektedir herkes, herşey.

Alemlerin ötesinde bir yerlerde.

Bazen kendi şimal yıldızı, Polaris’i olmak zorundadır insan.

Yoksa o kapkaranlık sonsuzlukta upuzun düşer gideriz.

Belki de o karanlık, yakıcı bir aydınlıktır.

Bilemeyiz.

Ursa Minor'dan koparız.

Kozmik anaforda yiteriz.

Kimse de dur, tut elimden, düşme demez.

Diyen de çıkabilir bazen.

Fakat çoğu zaman, ''Kardeşin duymaz''.

Eloğlu hiç duymaz.

Sevgiye bunun için muhtacız.

Ekmek, su gibi, soluduğumuz hava gibi.

El uzatan olursa sevgiden yapacaktır bunu.

Sevgi romantik bişey değil bana kalırsa.

Yerlere serpilmiş kırmızı (genellikle kokusuz) gül yapraklarında, lavanta kokulu mum ışıklarında saklı değil. Sevilen altını tutamadığı zaman onu kucağında taşıdığınız ayakyolunda. Ölüm kapıyı çaldığında, onu kollarınızla sımsıkı sardığınız döşekteki saman yastıkta.

Zamanın bize ait diliminde, daha cenin iken annemiz babamız vardır.

Daha sonra sevgi ihtiyacı çeşitlenir.

Hatta kanatlanır diyebiliriz.

O anaç/babaç, korumayı, esirgemeyi öne alan sevgiden sıyrılmak isteriz.

Yabancılar da sever sevilir.

Yeni bir duyguymuş gibi gelir ilk anda yabancılarda aradığımız ve bazen bulduğumuz sevmeler. Oysa değildir.

Aradığımız, sevginin o kuştüyü rahat ettiriciliğidir.

Sorgusuz sualsiz kabul ettiriciliği.

En rahatsız eden alışkanlıkları, tütün kokusunu, böğründeki teri, huysuzluğu, egoizmi, hatta ihanetleri bile özleten, onsuz olmaktansa ‘'koy ki ölem'' dedirten, şapşal işler yaptıran şey. Alın bakalım! Bir gazete haberi: ''Adıyaman'da, çok sevdiği eşine hayattayken ev alamayan vefakar adam, eşi ölünce mezarın çevresini duvarla.....  ''

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-esininmezarini

Saçmasapanlaştırıyor insanı kimi zaman bu sevgi dediğimiz tanımı zor şey.

Çoğu zaman da bencil.

Çocuğunu çok seven anne intihar edebilir. ''Benden sonra tufan! (mı?)''

''Evlatcığına bunu nasıl yapar?''  sorusuyla başbaşa bırakır, o karar anı başına gelmemişleri.

“Sensiz ben neyim ki” diyen mâşuk, ilk karşısına çıkan endamı zarif ile atlıyor arabesk bir aşk döşeğine.

Dün gece senin kulağına fısıldadığını, bu gece ona fısıldıyor: ''Aşk derdinin çaresi visaldir''.

Romeolar Jülyetler, Leyla vü Mecnunlar, Tahir ile Zöhreler, Kerem ile Aslılar, film icabıdır abicim.

“Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni''

Bir dolmuşun bagaj altına yazılan anonim yaratıcılığın ürünü sloganlardan farkı Fuzûlî'ye ait olması. Taksim'den Aksaray'a giden bir dolmuşun kaportasında görmüştüm 1970 de: ''Sevda başa gelende, akıl senelik izine çıkar''.

Pek gülmüştüm okuduğumda.

Oysa pek komik değil, dölyatağı ötesinde bize musallat olan sevgi ya da sevgiler.

Sevgi midir, değil midir o da tartışılır zaten. İşin içine başka işler var.

Hormonlar, kişilik özelliklerinin belirlediği ihtiyaçlar.

Pornografi olmazdı yeryüzünde, aşk denen şey Cyrano de Bergerac'ın mektuplarındaki olaydı.

Gabriel Garcia Marquez : ''Seks tesellimizdir, aşk olmadığında'' demiş.

İkisini ayrı tutuyor demek.

Sylvia Plath bile: ''Popüler şarkılardaki 'Love' (Aşk/Sevgi) sözcüklerini 'Lust' (Şehvet)  sözcüğü ile değiştirseler gerçeğe daha yaklaşılmış olunur'' diyor.

İyice marizleşebilir de alıp başını gittiğinde hayatınızdan aşk, sevgi, işte o her neyse. İnandığınız ve inanmadığınız tüm tanrılar ölür beraber.

Kalakalırsınız.

Kalakalmak iyi değildir.

Eliniz ayağınız ama en çok da gönlünüz tutmaz olur.

''Şimdi benim buzdan bir döşekte

Üç büklüm olmuş zavallı sevdam'' dedirtmişti Metin'e (Altıok)

Bazen de zar düşeş gelir ve bir dahaki oyuna kadar oyalanır viran gönlünüz.

Belli ki kafesin kapağını açık unutmuşsunuz.

Kuş dönüp gelmiş!

Yine şiirler, ağıtlar, şarkı tutmalar vesaire.

Olmaz olsun ilaç sine-i sad parenize.

Bir de ölüm varsa işin içinde her yer karanlık, pûr nur o mevki.

''Mağrip mi yoksa makber mi Yarab?''

Ne mağriptir, ne makber!

Kozmik anaforda yiterken çıkardığımız sesler....

O kuş durmaz kafeste ne yapsan ne etsen, canını çıkarıp versen.

Kimi kuşlar kafeslik değildir.

***

Kapadokyalı Despina ile tanışmam önemli bir nirengi noktası bu savruluşta.

Kimbilir belki herkesin, ya da birçok insanın hayatı böyledir.

Beklenmedik bir felâket olur. Hikâye bitti sanırsınız.

Nokta konmuştur artık.

Acaba?

Belki de yeni bir ‘'fasıl'' açıyor hayat bizim için.

Ara başlığı konmamış.

Fasl-ı meçhul.

Bu köksüzlük, bağlantısızlık, kopmuşluk, yersiz-yurtsuzluk duygusu çok yoğunlaşıyor bazen. O kadar ki, yabancının biri yolda yürürken durdurup: ''En çok neyi özledin?'' diye soruverse, ''Pardon? Anlayamadım, bişey mi dediniz?'' demem. Yapıştırırım hemen cevabı ''Üstübeç boyalı teneke saksılarda akşam sefaları, viran ahşap ev önlerinde.''

***

Tracadero Bill ve Jane isminde bir çifte ait.

İşe Dupont Circle meydanından geçerek giderken evreni bir uçta bir uca aşmışım gibi garip bir uçkunluk1, sonra da bir kül savrulması duygusu yaşıyorum.

Hep sormak geliyor içimden: ''Burası neresi?'' ''Benim burda işim ne?''

Kime soracağımı bilemediğim için sormuyorum.

Soru hâlâ yerli yerinde duruyor.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-meydan

Seviyorum bu meydanı epeyce.

Orta yerde fıskiyeli küçük bir havuz. Çevresinde nü kadın heykelleri.

Banklarda sere serpe oturan temiz pak insanlar.

Evsizler de var. Onlar hırpani.

O meydandan geçiyorum dükkâna giderken. Yerde bir çaput yumağı gibi yatan evsiz adama para veriyorum ara sıra. Vermezsem durduruyor el işaretiyle ve ''Gimme money'' diye emrediyor. İsmini soruyorum. Arthur imiş. Soyadını hatırlamıyormuş. Vietnam gazisiymiş.

Uyuşturucu bağımlısı sanırım. Bir yıl hep aynı yerde oturdu durdu.

Hep mahmur.

Kaşınıyor durmadan.

Yoğun ekşi bir kokuyla.

Arada konuşur olmuştuk Arthur'la..

Anlattıklarından bir anlam çıkarmak kolay değildi.

Her lafın başına bir ''fucking '' ekliyor.

“Fuckin' war, fuckin'  Vietnam, Fuckin' country....”

Sonra kış geldi. Havalar soğudu.

Çıplak kadın heykellerinin üzerine yağdı kar.

Havuz buz tuttu.

Fıskiye de.

Bir sabah Arthur yoktu.

Yerel gazetede bir paragraflık bir habere dönüşmüştü bizim muharip:

'' Vietman vet dies of hypothermia'' (Vietnam Gazisi donarak öldü)

Hayattayken mekânı kaldırımlardı.

Varsa bir öte dünya, mekânı cennet, yok yok, sıcak bir yer olsun!

Sıcak ve utançsız.

Arthur utançtan öldü, soğuktan sandılar.

Bu şiiri yazdım Arthur için.  İzi kalsın istedim:


BİR SOKAK İNSANININ ÖLÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu şiir soğukta donarak ölen bir savaşçıya adanmıştır.

Yurdu göreve demişti.

Gitti.

Kara saçlarını dökmüş yüzüne gece

Kımıldıyor

Karanlıkları kımıldıyor kaldırımların

İnsan kümeleri kımıldıyor

Sessizliği konuşur gecelerin

“Maişetim tehlikede,

devran değişken

düzen kaypak

günübirlik sevgiler

İnsan ayağı değmemiş korkular cengelinde

haykıran bir dehşetle doluyor ruhum

Ruhum ki içerlek bir sokak,

şimdilik kendi karanlığına sığınıyor”

Sokak insanları korkulu şeyler düşündürüyor

daha önce düşünmeye yüreğimizin yetmediği

Varolmakla olmamak arasındaki alacakaranlıkta

öfkesi güdükleştiğinden bağıramayan

Arthur gibileri

İsminin Arthur olduğunu öğrendi başkalarından.

Hiçbir kanıtı yok o ismin

ne bir senette imza

ne de bir sevda namesinde

Henüz doğmuş bir bebek gibi beceriksiz,

Arthur varolma oyununda

Göbeği kesilmemiş bir bebek, doğumda ölmüş bir anadan

Gündeminde ekmek var Arthur' un çöp kutularından

Alesta bu gece Arthur

Bir şişe bürbonla takasa 'Purple Heart' ını

Dindirecekse şayet kulaklarını kemiren çığlıklarını

Çekik gözlü Hanoili  çocukların

'Hepsi senin kafanda' diyorlar

'çığlık mığlık hepsi kafanda'

Shelter'deki silah arkadaşları

İlerde ışıyor, karanlıkta

Dupond Circle'ın beyaz kadınları

Sular fışkırıyor mermer memelerinden

Çevresinde fıskıyeli havuzun sereserpe sefalet

keyifle güneşleniyor

''It's a fucking free country'' diye söyleniyor biri

rüzgara çarparak sesini.

Yanındaki boğulurcasına öksürüyor,

gülüyor deliler gibi.

Senin benim boşluk dediğimiz yere bakarak

kahkahalarla sarsılıyor.

Giderek çırılçıplak soyunuyor korkularından

Arthur ve gibileri

Şiiri, bir çınar gölgesinde usulca öpüşmeyi,

ve daha kimbilir başka ne güzellikleri

çoktan çıkarmış gözden

Bir başkası, bir başka kaldırımda  paçavradan bir yumak

ölüme Arthur'dan bir kaç gün daha uzak,

krallığını sürüyor

bir kalp atışıyla duruşu arasındaki o şahane ülkenin

Arthur bir küheylan üstünde dolu dizgin

geceyle gündüzün farkını koşuyor

Her solukta tükeniyor filozofluğu

Yıldızların teker teker düşmesine itirazı yok semadan.

Üstüne basarak yıldızların,

müstesna bir güneşe yükseliyor.

***

Arthur'un ölümünü unuttuğum, yokluğunu farketmez olduğum sırada Trocadero'ya bitişik Kramer kitapçı-kafeterya’da kır saçlı bir adam masama oturmak için izin istedi. Onun da kitabı elinde, oturup bir kahve içesi vardı demek. Gülümsedik birbirimize. Yarım saat kadar sessiz sedasız okuduk kitaplarımızı. Sonra o bana ''Buraya sık geliyor musunuz?'' diye sordu. Onun ilk gelişiymiş. Yandaki dükkanda part-time kilim sattığımı, ara sıra uğradığımı anlattım.  Amerika'da rastlardınız hâlâ o zamanlar, Türkiye der demez ''Aaaa ben Kore'de Türklerle omuz omuza savaştım komünistlere karşı'' diyen üçüncü baharında bir asker eskisine. Noelde yedikleri kuş olmadığını bilen 'Turkey'in. Bu da onlardan. Ordan burdan konuştuk.  Evsizlere destek veren bir sivil toplum örgütünde gönüllüymüş. Arthur'dan söz ettim ona. Vietnam gazilerinin evsiz barınaklarında kalmayı reddettiklerini, onlara uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaları için destek ve psikiyatrik tedavi gerektiğini anlattı.  Bir de Post-traumatic stress disorder (PTSD) diye bir şeyden söz ediyor. Travma Ertesi Stres Bozukluğu. ''Savaşa giden insan defolu döner'' dedi yabancı adam uzaklara bakarak. ''Artık ne insandır, ne de değildir''

Mitch Snyder ismindeki eylemciyi böyle tanıdım.

1984 başkanlık seçimleri sırasında istimlâk edilmiş Federal Devlete ait viran binayı evsizler için barınak haline getirmek için Ronald Reagan ile takışmış ve 51 gün açlık grevi yapmış. Sonunda Reagan, talebi kabul etmiş ve binayı 1.400 yataklı bir barınağa çevirmişler. Barınağı savaş aleyhtarı, Community for Creative Non-Violence  (CCNV) örgütü yönetiyormuş. Ben de gönüllü olmak ister miymişim? ''Tabi, tabi. İstemez olur muyum?''

Beni en korkutan iki şeyden birisi sokakta kalma ihtimali, diğeri açlık.

Türkiye değil ki burası ne kadar kızsa da sana, seni hiç sevmese de önüne bir tas sıcak çorba koyacak, yere bir döşek serecek bir uzak akraba, kirve, kanka bulasın.

Dickens'in, Oliver Twist romanındaki gibi, o çocuğun ''Please sir, may I have some more'' (“Lüften efendim, birazcık daha alabilir miyim?”) diyerek yalvaran bakışlarla tasını uzattığı o sahnede, isteyen değil, istenen tarafta olmak kim istemez?

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-olivertwist

15. dakika… Oliver Twist, 1948 [TIKLA]

Mitch Snyder hiç de düşündüğüm biri değildi. Naiflik işte!  Bu örgütte çalışan insanların şefkatli, insan canlısı, hoş sohbet insanlar olacağını beklemişim ki, bu asık suratlı, sert tavırlı oldukça kaba insanları görünce şaşırdım. Kırk yaşlarında uzun boylu geniş omuzlu, kumral bir adam bu Mitch. 68 lerde ''devrimci'' dediğimiz öğrenciler gibi hâki renkli parka giymiş. Bana ''Gönüllü olmak istiyorsan hangi günler ve kaç saat çalışabilirsin'' diye sordu. İsim cisim, kimsin, necisin yok!. ''Pazartesi günleri üç saat''.

İkinci soru: ''Can you peel potatoes? '' (Patates soyabilir misin?)

Te allam !

Patates soymakta ne var?

Ben açlara çorba dağıtmak istiyorum.

Mitch aklımı okumuş gibi, ''Her gönüllü çorba servisinde çalışmak istiyor'' dedi sertçe. ''Show off, how kind we are'' (Ne kadar iyi yürekli olduğumuza gösteriş)

Bir süre soydum patates.

Ağır çalışıyorum diye şikâyet üzerine şikâyet.

Patatesi çok dikkatli soyuyordum sanırım. Kabuğu incecik olsun.

Hani göze girmek için.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-mitch_snyder

soldan üçüncü

Sonra gitmez oldum.

İlk terkettiğimiz iş, gönüllü yaptığımız.

1990 yazında Mitch Snyder 'in intihar ettiğini duydum haberlerde. CCNV barınağındaki odasında kendisini asmış. Oysa bana ne kadar güçlü, eğilmez, bükülmez bir koca çınar gibi görünmüştü.

***

Trocadero'da bana ''Komisyonla çalışırsan iş senin'' demişti Bill ve karısı Jane. Çalışırım tabi. Başka seçeneğim mi var?  Yüzde beş komisyon alıyorum her sattığım kilim, halı, yastık için. Antikacı Mustafa Kınacı'dan Anadolu halı kilim ve dokuma sanatı konusunda öğrendiklerim sanırım satışı kolaylaştırmıştı. Hikâye hep satar. Kars'tan Edirne'ye renkler, desenler, hikâyeler...

Kürt, Ermeni, Yörük. Semboller. Bereket, Koç boynuzu, Eli belinde, Dul avrat otu, Akrep

Kilimlerin dili.

Dokuyanların gizli iç döküşleri...

Sevdalı iç çekişleri.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kilim2099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kilim1

Kilim ve halı satışı tahminimden iyi para getirirken, patron komisyonu yüzde beşten yüzde 2’ye indirdi. Seviyorum ben bu işi. İlginç insanlarla konuşuyorum, anlattıklarıma ilgi duyan.  Kök boya ile boyanan yün ile yapay boyalı yün arasındaki farkı anlatıyorum.

Dupond Circle'a yakın bir tekstil müzesi var.

Orada antik Uşak halıları var.

Birisinin altında “Navajo Oushak” yazıyor.

Bu ne?

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kabile

Navajo (Navaho) dokumacılığıyla bilinen bir kızılderili kabilesi. Onlar da çok çile çekmiş. 1864 baharında tehcire uğramış. 8000 kabile üyesi Long Walk (Uzun Yürüyüş) olarak bilinen bir yer değiştirmeye zorlanmış. New Mexico, Arizona ve Utah'tan sürülmüşler. Çoğu yolda soğuktan, açlıktan ölmüş.  1909-1915 yıllarında Anadolu Ermenilerinin başına gelenlere benziyor. Daha küçük sayıda.

Navaholar bu zaman diliminden Naahondzood, Fearing Time (Korkma Zamanı) diye söz ederlermiş.  Ermenilerin, tehcir'den (1909-1915) Meds Yeghern (Büyük felaket) diye söz etmeleri gibi.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-thelongwalk

''Ağlamayacağım!'' diye bir roman yazmış Janet Sabina isminde bir kadın yazar. Navajo'nun yollarda telef olmasını anlatmış.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-janetsabina

Navajo, Cherokee, Sioux, Apache, Blackfeet ve Pueblo kabileler gibi Navaho'ya da yasayla ''ulus'' statüsü tanınmış. 1970’lerde Kabile üyeleri Federal hükümet aleyhine açtıkları davaları kazandıkça bu kabilelere ''........Nation'' (......... Milleti) ismi verildiği gibi kendi bölgelerinde kendi meclisleri, kolluk kuvvetleri, kendi dillerinde eğitim veren okullarına kavuşmuşlar. Bazı kızılderili milletlerinin ekonomik durumları oldukça düzelmiş. Navaholar dokumacılıkla, bazıları seramik eşya, gümüş ve firuze takıları satarak geçiniyorlar. Kumarhane açanlar da var.

Trocadero'nun sahibi Bill, İran ve Türkiye'de epeyce dolaşmış bir antropolog. Navaho dokumalarındaki Ortadoğu motiflerinin 19 yy. dan sonra belirdiğini, Uşak ve bazı İran halılarının beyaz tüccarlar tarafından örnek olarak Navaholara getirildiğini anlattı. Bu konuda ayrıntılı bilgi bulamadım.

Güzel güzel çalışıyorum Trocadero'da. Arkadaşlar ediniyorum müşterilerden. Kahve içmeye davet ediyorlar. Bir yöntem geliştiriyorum. Beğendikleri kilimi alıp evlerine götürmelerini, yere serip bir kaç gün seyretmelerini öneriyorum. Tabi Bill buna itiraz ediyor.

''Ya geri getirmezlerse?''

''Kilimin bedeli karşılığında çek yazacaklar. Bir hafta bekleyeceğiz. Kilimi ya da halıyı geri getirirlerse çeki iade edeceğiz. Getirmezlerse işleme koyacağız''.

''Ya karşılıksız çek yazarlarsa?''

Elbette öyle bir risk mevcut ama karşılıksız çek yazmak federal suç. Kim göze alır ki hapse girmeyi bir eski püskü dokuma için. Aklı yatıyor. Zaten bu imkânı yalnızca daha önce alışveriş yapmış müşterilere veriyoruz. Birkaç ay komisyonum epeyce tutuyor. Çok sevinçliyim.  Oğlumu getirmek için para biriktiriyorum.  Fakat Bill ve Jane komisyonla değil asgari ücretle çalışırsan.... diye yeni bir şart getiriyor.

Hımmm.

Başka iş bulmam lazım.

Eğitim müsteşarı Ülkü Hanım arıyor ve özel bir dil okulundan Türkçe öğretmeni aradıklarını söylüyor. Beni öneriyor. Daha önce Türkçe öğretmenliği yapmamıştım ama ESL (English as a Second Language) tecrübemi kabul ediyorlar.

Öğretmenlik yapmak daha da güzel geldi. Moran Lisesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde çalışmış olmanın getirdiği deneyim işe yarıyordu.  Profesör Akşit Göktürk ''Öğretmen olunmaz, öğretmen doğulur'' demişti.

Sanırım bana uyuyordu bu saptama.

Hiç zorlanmadan, zevkle yaptığım iki işten birisi bu. (Öteki aklıma geleni kâğıda geçirmek).

Hafta sonlarında Trocadero'da çalışıyorum asgari ücretle.

Haftanın yedi günü çalışmak iyi.

Düşünmeye, tasalanmaya, hüzünlenmeye vakit yok. Oh ne güzel!

İş çıkışı mutlaka ev sahibim İrene'nin annesi Diana'ya uğruyorum.

Mutfakta, bir kamyondan sökülüp pencere önüne monte edilmiş bir koltukta oturuyor ve geldiğimi görünce kocaman gülümsüyor.

Yetmiş yaşlarında. Saçları tamamen kırlaşmış. Anadolu kadını çehresi var.

Ninemi hatırlatıyor bana. Konuşması, mimikleri, ''Benim adım Diana değil ki. Kapadokyalı Despina....'' derken başını arkaya eğip kesik kahkahalarla gülmesi.

Beni kardeşi Yanni ile tanıştırmak istiyor Kapadokyalı Despina.

Bir miktar çöpçatanlık seziyorum.

İlgilenmiyorum.

Oğlumu özlüyorum. Oğlumu bekliyorum. Oğlumu her gece rüyamda görüyorum.

Neden bıraktın oğlunu geldin o zaman diyemezsiniz.

Başınıza gelmemiş hâllerde, kimin ne yaptığını kınama hakkınız yok.


1- kıvılcım tanesi

2018-05-26-halekoray-VII_Bolum._BALMUMU_FLAMINGO-kapak

Mahrumiyetli bir çocukluğun insaflı bir günüydü. Bana bir oyuncak hediye etti biri durup dururken. Balmumundan yapılmış bir flamingo. Yapan hiç üşenmemiş önce flamingonun alçıdan kalıbını döküp içini balmumuyla doldurmuş. Sonra kalıbı kırmış ve voilà! İşte size bir flamingo. Sonra fırçayla ince ince boyamış kanadını kuyruğunu tarçın rengine.

Read MoreSoru işareti biçimindeki boynun üst kısmına bir kafa iliştirilmiş.  Kafayı boynuna ibrişimle tutturmuşlar. Bunca emek, dikkat niye? Benim gibi hayatın çatık çehresini erken görmüş bir çocuğu sevindirmek için olamaz mı diye düşünmek hoşuma gider. O kadar sevindim, o kadar sevdim ki oyuncağımı oynamalara kıyamayıp evde nedense adına büfe dedikleri aslan ayaklı çirkin camlı dolabın vitrinine yerleştirdim. Dolaptan birşey aldıkça ibrişimle iliştirilmiş kafadaki gaga usul usul sallandı durdu bir süre. Sonra unutuldu gitti. Yatılı okuldan yaz tatilinde eve geldiğimde baktım balmumu erimiş sıcaktan ve ibrişim çözülmüş.

Flamingonun başı bedenini terketmiş, gaganın tarçın rengi de çürük kavun rengine dönmüş.

Elektronikle pek başım hoş değildir. Yeni şeyler öğreneceksem, kafamı kurcalayacaksa bir şeyler, edebiyatla sanatla ilgili olsun isterim.

Mesela Goethe ölmeden hemen önce, "Mehr Licht!" (Biraz daha ışık) neden demiş?

Bu çok derin bir söz mü acaba, yoksa gözlerine karalar inen ölünün haykırışı mı?

Ya da bazılarının iddia ettiği gibi “Mehr Nicht!” (İstemem artık!) mı diyordu?

Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Bilgeleşmek!

Ömür piyangosunun amortisi...

En kallavi züğürt tesellisi...

Yaşlandıkça bilgeleşirmişiz. Kemâle erermişiz.

Yaşlanmadan bilgeleşsek olmaz mı?

Daha da beteri, kemâle ermek şöyle dursun, yaşlandıkça iyice hamlaşırız. Everest gibi bir egonun zirvesinden bakmaya başlamak yeryüzüne.

Onlara ayrı bir kontenjan açılıyor bazen.

Bir mazeretler potpurisi ile izah ediliyor davranışları.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk, çok yetenekli, zeki, ünlü bir sanatçıdan açıldı söz. Yakından tanıyormuş.

Sanki o zekâyı, o yeteneği süs diye vermişler mübârek kadına.

Hatun ağzını açmaya görsün, birileri kırıp dökülüyor.

Acemi kamyon şöförü gibi üzerinden geçiyor gönül yolundaki yayaların.

Arkadaşım: ''............ öyledir ama. Onun özelliği bu'' diyor.

Boş boş bakıyorum, anlamaya çalışarak. Nasıl öyledir?

Aptal değil bu kadın. Nasıl bilmiyor kof kibrin hiçbir işe yaramadığını, sakil kaçtığını?  İltifat marifete tabidir. Sen istediğin kadar eşi menendi bulunmaz zeki, yetenekli bir sanatçı ol. Ağzın en büyük düşmanın ise işin zor.

Onu yakından tanıyan arkadaşım anlattı.

''..... tek çocuktu'',

''Eeee'' bakışımla bakıyorum, sus pus.

'' St Benoit Lisesi'ne gitti''

''Eeee?''

''......şımartıldı''

''.... kurallara uymayı sevmez''

''.....dilinin kemiği yok''

''.....o herkesle öyle konuşur''

''.....kimseye verilecek hesabı yok ki''



Bir başka kontenjan da çocukluk travması yaşayanlar için.

''...ana-baba boşanmış…'' (İyi işte kavga gürültü içinde büyümek daha az travma değil ki)

''...baba çok sertmiş...''

''...küçük yaştayken annesi ölmüş...''

''En küçük çocukmuş, kardeşleri ezmiş''

''...iyi okullara gidememiş...''

...miş oğlu miş.

Şahsiyet bozukluğu ya da akıl hastalığı sözkonusu değilse, insanın insana davranış biçimi bir seçimdir.

İsa: ''Nasıl muamele görmek istiyorsan öyle muamele et insanlara'' demiş İncil'e bakarsan. (Matta İncili 07:12)

Türkiye'de pek yerleşmiş bir davranış kalıbı değildir bu.

''Biz'' ayrıyızdır ''Onlardan''.

Bize iyi davranılmalıdır mutlaka fakat bizim onlara iyi davranma yükümlüğümüz tartışılır. Baskı kuran ile baskı görüp yakınmaması beklenen arasındaki o sırat köprüsü... Belki başka toplumlarda da vardır bu tür tek yanlı ilişkiler ama bunda bir çarpıklık, bir aykırılık görmeme durumu bize özgü sanki. ''Ne var ki bunda? Alan memnun, satan memnun.'' tavrı. Oysa dile gelenden çok daha fazla kerem vardır kalplerimizde. Bazen yüreği üşüten, ruhu ürperten bencilliklere, sevgisizliklere rağmen, bizi lokman ruhu gibi kendimizden geçiren o muhabbet de hep buracıkta.

Bizimle.

Hanelerimizde çoğu kez iki laf etmediğimiz hâlde, saygıyla sevdiğimiz insanlarımız yok mu, bizi saygıyla seven. Sokaklarda sessizce yanlarından geçtiğimiz, orda burda yanyana sessizce oturduğumuz nice insan yok mudur, tanısak beraberliğinden haz alacağımız?

Var!

Henüz tanışmamış olsak da, orda hepsi.

Bilir yürek.

Yürek bilir.

Bir ışıkla birleşmektedir herkes, herşey.

Alemlerin ötesinde bir yerlerde.

Bazen kendi şimal yıldızı, Polaris’i olmak zorundadır insan.

Yoksa o kapkaranlık sonsuzlukta upuzun düşer gideriz.

Belki de o karanlık, yakıcı bir aydınlıktır.

Bilemeyiz.

Ursa Minor'dan koparız.

Kozmik anaforda yiteriz.

Kimse de dur, tut elimden, düşme demez.

Diyen de çıkabilir bazen.

Fakat çoğu zaman, ''Kardeşin duymaz''.

Eloğlu hiç duymaz.

Sevgiye bunun için muhtacız.

Ekmek, su gibi, soluduğumuz hava gibi.

El uzatan olursa sevgiden yapacaktır bunu.

Sevgi romantik bişey değil bana kalırsa.

Yerlere serpilmiş kırmızı (genellikle kokusuz) gül yapraklarında, lavanta kokulu mum ışıklarında saklı değil. Sevilen altını tutamadığı zaman onu kucağında taşıdığınız ayakyolunda. Ölüm kapıyı çaldığında, onu kollarınızla sımsıkı sardığınız döşekteki saman yastıkta.

Zamanın bize ait diliminde, daha cenin iken annemiz babamız vardır.

Daha sonra sevgi ihtiyacı çeşitlenir.

Hatta kanatlanır diyebiliriz.

O anaç/babaç, korumayı, esirgemeyi öne alan sevgiden sıyrılmak isteriz.

Yabancılar da sever sevilir.

Yeni bir duyguymuş gibi gelir ilk anda yabancılarda aradığımız ve bazen bulduğumuz sevmeler. Oysa değildir.

Aradığımız, sevginin o kuştüyü rahat ettiriciliğidir.

Sorgusuz sualsiz kabul ettiriciliği.

En rahatsız eden alışkanlıkları, tütün kokusunu, böğründeki teri, huysuzluğu, egoizmi, hatta ihanetleri bile özleten, onsuz olmaktansa ‘'koy ki ölem'' dedirten, şapşal işler yaptıran şey. Alın bakalım! Bir gazete haberi: ''Adıyaman'da, çok sevdiği eşine hayattayken ev alamayan vefakar adam, eşi ölünce mezarın çevresini duvarla.....  ''

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-esininmezarini

Saçmasapanlaştırıyor insanı kimi zaman bu sevgi dediğimiz tanımı zor şey.

Çoğu zaman da bencil.

Çocuğunu çok seven anne intihar edebilir. ''Benden sonra tufan! (mı?)''

''Evlatcığına bunu nasıl yapar?''  sorusuyla başbaşa bırakır, o karar anı başına gelmemişleri.

“Sensiz ben neyim ki” diyen mâşuk, ilk karşısına çıkan endamı zarif ile atlıyor arabesk bir aşk döşeğine.

Dün gece senin kulağına fısıldadığını, bu gece ona fısıldıyor: ''Aşk derdinin çaresi visaldir''.

Romeolar Jülyetler, Leyla vü Mecnunlar, Tahir ile Zöhreler, Kerem ile Aslılar, film icabıdır abicim.

“Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni''

Bir dolmuşun bagaj altına yazılan anonim yaratıcılığın ürünü sloganlardan farkı Fuzûlî'ye ait olması. Taksim'den Aksaray'a giden bir dolmuşun kaportasında görmüştüm 1970 de: ''Sevda başa gelende, akıl senelik izine çıkar''.

Pek gülmüştüm okuduğumda.

Oysa pek komik değil, dölyatağı ötesinde bize musallat olan sevgi ya da sevgiler.

Sevgi midir, değil midir o da tartışılır zaten. İşin içine başka işler var.

Hormonlar, kişilik özelliklerinin belirlediği ihtiyaçlar.

Pornografi olmazdı yeryüzünde, aşk denen şey Cyrano de Bergerac'ın mektuplarındaki olaydı.

Gabriel Garcia Marquez : ''Seks tesellimizdir, aşk olmadığında'' demiş.

İkisini ayrı tutuyor demek.

Sylvia Plath bile: ''Popüler şarkılardaki 'Love' (Aşk/Sevgi) sözcüklerini 'Lust' (Şehvet)  sözcüğü ile değiştirseler gerçeğe daha yaklaşılmış olunur'' diyor.

İyice marizleşebilir de alıp başını gittiğinde hayatınızdan aşk, sevgi, işte o her neyse. İnandığınız ve inanmadığınız tüm tanrılar ölür beraber.

Kalakalırsınız.

Kalakalmak iyi değildir.

Eliniz ayağınız ama en çok da gönlünüz tutmaz olur.

''Şimdi benim buzdan bir döşekte

Üç büklüm olmuş zavallı sevdam'' dedirtmişti Metin'e (Altıok)

Bazen de zar düşeş gelir ve bir dahaki oyuna kadar oyalanır viran gönlünüz.

Belli ki kafesin kapağını açık unutmuşsunuz.

Kuş dönüp gelmiş!

Yine şiirler, ağıtlar, şarkı tutmalar vesaire.

Olmaz olsun ilaç sine-i sad parenize.

Bir de ölüm varsa işin içinde her yer karanlık, pûr nur o mevki.

''Mağrip mi yoksa makber mi Yarab?''

Ne mağriptir, ne makber!

Kozmik anaforda yiterken çıkardığımız sesler....

O kuş durmaz kafeste ne yapsan ne etsen, canını çıkarıp versen.

Kimi kuşlar kafeslik değildir.

***

Kapadokyalı Despina ile tanışmam önemli bir nirengi noktası bu savruluşta.

Kimbilir belki herkesin, ya da birçok insanın hayatı böyledir.

Beklenmedik bir felâket olur. Hikâye bitti sanırsınız.

Nokta konmuştur artık.

Acaba?

Belki de yeni bir ‘'fasıl'' açıyor hayat bizim için.

Ara başlığı konmamış.

Fasl-ı meçhul.

Bu köksüzlük, bağlantısızlık, kopmuşluk, yersiz-yurtsuzluk duygusu çok yoğunlaşıyor bazen. O kadar ki, yabancının biri yolda yürürken durdurup: ''En çok neyi özledin?'' diye soruverse, ''Pardon? Anlayamadım, bişey mi dediniz?'' demem. Yapıştırırım hemen cevabı ''Üstübeç boyalı teneke saksılarda akşam sefaları, viran ahşap ev önlerinde.''

***

Tracadero Bill ve Jane isminde bir çifte ait.

İşe Dupont Circle meydanından geçerek giderken evreni bir uçta bir uca aşmışım gibi garip bir uçkunluk1, sonra da bir kül savrulması duygusu yaşıyorum.

Hep sormak geliyor içimden: ''Burası neresi?'' ''Benim burda işim ne?''

Kime soracağımı bilemediğim için sormuyorum.

Soru hâlâ yerli yerinde duruyor.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-meydan

Seviyorum bu meydanı epeyce.

Orta yerde fıskiyeli küçük bir havuz. Çevresinde nü kadın heykelleri.

Banklarda sere serpe oturan temiz pak insanlar.

Evsizler de var. Onlar hırpani.

O meydandan geçiyorum dükkâna giderken. Yerde bir çaput yumağı gibi yatan evsiz adama para veriyorum ara sıra. Vermezsem durduruyor el işaretiyle ve ''Gimme money'' diye emrediyor. İsmini soruyorum. Arthur imiş. Soyadını hatırlamıyormuş. Vietnam gazisiymiş.

Uyuşturucu bağımlısı sanırım. Bir yıl hep aynı yerde oturdu durdu.

Hep mahmur.

Kaşınıyor durmadan.

Yoğun ekşi bir kokuyla.

Arada konuşur olmuştuk Arthur'la..

Anlattıklarından bir anlam çıkarmak kolay değildi.

Her lafın başına bir ''fucking '' ekliyor.

“Fuckin' war, fuckin'  Vietnam, Fuckin' country....”

Sonra kış geldi. Havalar soğudu.

Çıplak kadın heykellerinin üzerine yağdı kar.

Havuz buz tuttu.

Fıskiye de.

Bir sabah Arthur yoktu.

Yerel gazetede bir paragraflık bir habere dönüşmüştü bizim muharip:

'' Vietman vet dies of hypothermia'' (Vietnam Gazisi donarak öldü)

Hayattayken mekânı kaldırımlardı.

Varsa bir öte dünya, mekânı cennet, yok yok, sıcak bir yer olsun!

Sıcak ve utançsız.

Arthur utançtan öldü, soğuktan sandılar.

Bu şiiri yazdım Arthur için.  İzi kalsın istedim:

BİR SOKAK İNSANININ ÖLÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu şiir soğukta donarak ölen bir savaşçıya adanmıştır.

Yurdu göreve demişti.

Gitti.

Kara saçlarını dökmüş yüzüne gece

Kımıldıyor

Karanlıkları kımıldıyor kaldırımların

İnsan kümeleri kımıldıyor

Sessizliği konuşur gecelerin

“Maişetim tehlikede,

devran değişken

düzen kaypak

günübirlik sevgiler

İnsan ayağı değmemiş korkular cengelinde

haykıran bir dehşetle doluyor ruhum

Ruhum ki içerlek bir sokak,

şimdilik kendi karanlığına sığınıyor”

Sokak insanları korkulu şeyler düşündürüyor

daha önce düşünmeye yüreğimizin yetmediği

Varolmakla olmamak arasındaki alacakaranlıkta

öfkesi güdükleştiğinden bağıramayan

Arthur gibileri

İsminin Arthur olduğunu öğrendi başkalarından.

Hiçbir kanıtı yok o ismin

ne bir senette imza

ne de bir sevda namesinde

Henüz doğmuş bir bebek gibi beceriksiz,

Arthur varolma oyununda

Göbeği kesilmemiş bir bebek, doğumda ölmüş bir anadan

Gündeminde ekmek var Arthur' un çöp kutularından

Alesta bu gece Arthur

Bir şişe bürbonla takasa 'Purple Heart' ını

Dindirecekse şayet kulaklarını kemiren çığlıklarını

Çekik gözlü Hanoili  çocukların

'Hepsi senin kafanda' diyorlar

'çığlık mığlık hepsi kafanda'

Shelter'deki silah arkadaşları

İlerde ışıyor, karanlıkta

Dupond Circle'ın beyaz kadınları

Sular fışkırıyor mermer memelerinden

Çevresinde fıskıyeli havuzun sereserpe sefalet

keyifle güneşleniyor

''It's a fucking free country'' diye söyleniyor biri

rüzgara çarparak sesini.

Yanındaki boğulurcasına öksürüyor,

gülüyor deliler gibi.

Senin benim boşluk dediğimiz yere bakarak

kahkahalarla sarsılıyor.

Giderek çırılçıplak soyunuyor korkularından

Arthur ve gibileri

Şiiri, bir çınar gölgesinde usulca öpüşmeyi,

ve daha kimbilir başka ne güzellikleri

çoktan çıkarmış gözden

Bir başkası, bir başka kaldırımda  paçavradan bir yumak

ölüme Arthur'dan bir kaç gün daha uzak,

krallığını sürüyor

bir kalp atışıyla duruşu arasındaki o şahane ülkenin

Arthur bir küheylan üstünde dolu dizgin

geceyle gündüzün farkını koşuyor

Her solukta tükeniyor filozofluğu

Yıldızların teker teker düşmesine itirazı yok semadan.

Üstüne basarak yıldızların,

müstesna bir güneşe yükseliyor.

***

Arthur'un ölümünü unuttuğum, yokluğunu farketmez olduğum sırada Trocadero'ya bitişik Kramer kitapçı-kafeterya’da kır saçlı bir adam masama oturmak için izin istedi. Onun da kitabı elinde, oturup bir kahve içesi vardı demek. Gülümsedik birbirimize. Yarım saat kadar sessiz sedasız okuduk kitaplarımızı. Sonra o bana ''Buraya sık geliyor musunuz?'' diye sordu. Onun ilk gelişiymiş. Yandaki dükkanda part-time kilim sattığımı, ara sıra uğradığımı anlattım.  Amerika'da rastlardınız hâlâ o zamanlar, Türkiye der demez ''Aaaa ben Kore'de Türklerle omuz omuza savaştım komünistlere karşı'' diyen üçüncü baharında bir asker eskisine. Noelde yedikleri kuş olmadığını bilen 'Turkey'in. Bu da onlardan. Ordan burdan konuştuk.  Evsizlere destek veren bir sivil toplum örgütünde gönüllüymüş. Arthur'dan söz ettim ona. Vietnam gazilerinin evsiz barınaklarında kalmayı reddettiklerini, onlara uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaları için destek ve psikiyatrik tedavi gerektiğini anlattı.  Bir de Post-traumatic stress disorder (PTSD) diye bir şeyden söz ediyor. Travma Ertesi Stres Bozukluğu. ''Savaşa giden insan defolu döner'' dedi yabancı adam uzaklara bakarak. ''Artık ne insandır, ne de değildir''

Mitch Snyder ismindeki eylemciyi böyle tanıdım.

1984 başkanlık seçimleri sırasında istimlâk edilmiş Federal Devlete ait viran binayı evsizler için barınak haline getirmek için Ronald Reagan ile takışmış ve 51 gün açlık grevi yapmış. Sonunda Reagan, talebi kabul etmiş ve binayı 1.400 yataklı bir barınağa çevirmişler. Barınağı savaş aleyhtarı, Community for Creative Non-Violence  (CCNV) örgütü yönetiyormuş. Ben de gönüllü olmak ister miymişim? ''Tabi, tabi. İstemez olur muyum?''

Beni en korkutan iki şeyden birisi sokakta kalma ihtimali, diğeri açlık.

Türkiye değil ki burası ne kadar kızsa da sana, seni hiç sevmese de önüne bir tas sıcak çorba koyacak, yere bir döşek serecek bir uzak akraba, kirve, kanka bulasın.

Dickens'in, Oliver Twist romanındaki gibi, o çocuğun ''Please sir, may I have some more'' (“Lüften efendim, birazcık daha alabilir miyim?”) diyerek yalvaran bakışlarla tasını uzattığı o sahnede, isteyen değil, istenen tarafta olmak kim istemez?

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-olivertwist

15. dakika… Oliver Twist, 1948 [TIKLA]

Mitch Snyder hiç de düşündüğüm biri değildi. Naiflik işte!  Bu örgütte çalışan insanların şefkatli, insan canlısı, hoş sohbet insanlar olacağını beklemişim ki, bu asık suratlı, sert tavırlı oldukça kaba insanları görünce şaşırdım. Kırk yaşlarında uzun boylu geniş omuzlu, kumral bir adam bu Mitch. 68 lerde ''devrimci'' dediğimiz öğrenciler gibi hâki renkli parka giymiş. Bana ''Gönüllü olmak istiyorsan hangi günler ve kaç saat çalışabilirsin'' diye sordu. İsim cisim, kimsin, necisin yok!. ''Pazartesi günleri üç saat''.

İkinci soru: ''Can you peel potatoes? '' (Patates soyabilir misin?)

Te allam !

Patates soymakta ne var?

Ben açlara çorba dağıtmak istiyorum.

Mitch aklımı okumuş gibi, ''Her gönüllü çorba servisinde çalışmak istiyor'' dedi sertçe. ''Show off, how kind we are'' (Ne kadar iyi yürekli olduğumuza gösteriş)

Bir süre soydum patates.

Ağır çalışıyorum diye şikâyet üzerine şikâyet.

Patatesi çok dikkatli soyuyordum sanırım. Kabuğu incecik olsun.

Hani göze girmek için.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-mitch_snyder

soldan üçüncü

Sonra gitmez oldum.

İlk terkettiğimiz iş, gönüllü yaptığımız.

1990 yazında Mitch Snyder 'in intihar ettiğini duydum haberlerde. CCNV barınağındaki odasında kendisini asmış. Oysa bana ne kadar güçlü, eğilmez, bükülmez bir koca çınar gibi görünmüştü.

***

Trocadero'da bana ''Komisyonla çalışırsan iş senin'' demişti Bill ve karısı Jane. Çalışırım tabi. Başka seçeneğim mi var?  Yüzde beş komisyon alıyorum her sattığım kilim, halı, yastık için. Antikacı Mustafa Kınacı'dan Anadolu halı kilim ve dokuma sanatı konusunda öğrendiklerim sanırım satışı kolaylaştırmıştı. Hikâye hep satar. Kars'tan Edirne'ye renkler, desenler, hikâyeler...

Kürt, Ermeni, Yörük. Semboller. Bereket, Koç boynuzu, Eli belinde, Dul avrat otu, Akrep

Kilimlerin dili.

Dokuyanların gizli iç döküşleri...

Sevdalı iç çekişleri.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kilim2099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kilim1

Kilim ve halı satışı tahminimden iyi para getirirken, patron komisyonu yüzde beşten yüzde 2’ye indirdi. Seviyorum ben bu işi. İlginç insanlarla konuşuyorum, anlattıklarıma ilgi duyan.  Kök boya ile boyanan yün ile yapay boyalı yün arasındaki farkı anlatıyorum.

Dupond Circle'a yakın bir tekstil müzesi var.

Orada antik Uşak halıları var.

Birisinin altında “Navajo Oushak” yazıyor.

Bu ne?

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-kabile

Navajo (Navaho) dokumacılığıyla bilinen bir kızılderili kabilesi. Onlar da çok çile çekmiş. 1864 baharında tehcire uğramış. 8000 kabile üyesi Long Walk (Uzun Yürüyüş) olarak bilinen bir yer değiştirmeye zorlanmış. New Mexico, Arizona ve Utah'tan sürülmüşler. Çoğu yolda soğuktan, açlıktan ölmüş.  1909-1915 yıllarında Anadolu Ermenilerinin başına gelenlere benziyor. Daha küçük sayıda.

Navaholar bu zaman diliminden Naahondzood, Fearing Time (Korkma Zamanı) diye söz ederlermiş.  Ermenilerin, tehcir'den (1909-1915) Meds Yeghern (Büyük felaket) diye söz etmeleri gibi.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-thelongwalk

''Ağlamayacağım!'' diye bir roman yazmış Janet Sabina isminde bir kadın yazar. Navajo'nun yollarda telef olmasını anlatmış.

099-1ymem-korayhale-herhangibircarsambaVII-janetsabina

Navajo, Cherokee, Sioux, Apache, Blackfeet ve Pueblo kabileler gibi Navaho'ya da yasayla ''ulus'' statüsü tanınmış. 1970’lerde Kabile üyeleri Federal hükümet aleyhine açtıkları davaları kazandıkça bu kabilelere ''........Nation'' (......... Milleti) ismi verildiği gibi kendi bölgelerinde kendi meclisleri, kolluk kuvvetleri, kendi dillerinde eğitim veren okullarına kavuşmuşlar. Bazı kızılderili milletlerinin ekonomik durumları oldukça düzelmiş. Navaholar dokumacılıkla, bazıları seramik eşya, gümüş ve firuze takıları satarak geçiniyorlar. Kumarhane açanlar da var.

Trocadero'nun sahibi Bill, İran ve Türkiye'de epeyce dolaşmış bir antropolog. Navaho dokumalarındaki Ortadoğu motiflerinin 19 yy. dan sonra belirdiğini, Uşak ve bazı İran halılarının beyaz tüccarlar tarafından örnek olarak Navaholara getirildiğini anlattı. Bu konuda ayrıntılı bilgi bulamadım.

Güzel güzel çalışıyorum Trocadero'da. Arkadaşlar ediniyorum müşterilerden. Kahve içmeye davet ediyorlar. Bir yöntem geliştiriyorum. Beğendikleri kilimi alıp evlerine götürmelerini, yere serip bir kaç gün seyretmelerini öneriyorum. Tabi Bill buna itiraz ediyor.

''Ya geri getirmezlerse?''

''Kilimin bedeli karşılığında çek yazacaklar. Bir hafta bekleyeceğiz. Kilimi ya da halıyı geri getirirlerse çeki iade edeceğiz. Getirmezlerse işleme koyacağız''.

''Ya karşılıksız çek yazarlarsa?''

Elbette öyle bir risk mevcut ama karşılıksız çek yazmak federal suç. Kim göze alır ki hapse girmeyi bir eski püskü dokuma için. Aklı yatıyor. Zaten bu imkânı yalnızca daha önce alışveriş yapmış müşterilere veriyoruz. Birkaç ay komisyonum epeyce tutuyor. Çok sevinçliyim.  Oğlumu getirmek için para biriktiriyorum.  Fakat Bill ve Jane komisyonla değil asgari ücretle çalışırsan.... diye yeni bir şart getiriyor.

Hımmm.

Başka iş bulmam lazım.

Eğitim müsteşarı Ülkü Hanım arıyor ve özel bir dil okulundan Türkçe öğretmeni aradıklarını söylüyor. Beni öneriyor. Daha önce Türkçe öğretmenliği yapmamıştım ama ESL (English as a Second Language) tecrübemi kabul ediyorlar.

Öğretmenlik yapmak daha da güzel geldi. Moran Lisesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde çalışmış olmanın getirdiği deneyim işe yarıyordu.  Profesör Akşit Göktürk ''Öğretmen olunmaz, öğretmen doğulur'' demişti.

Sanırım bana uyuyordu bu saptama.

Hiç zorlanmadan, zevkle yaptığım iki işten birisi bu. (Öteki aklıma geleni kâğıda geçirmek).

Hafta sonlarında Trocadero'da çalışıyorum asgari ücretle.

Haftanın yedi günü çalışmak iyi.

Düşünmeye, tasalanmaya, hüzünlenmeye vakit yok. Oh ne güzel!

İş çıkışı mutlaka ev sahibim İrene'nin annesi Diana'ya uğruyorum.

Mutfakta, bir kamyondan sökülüp pencere önüne monte edilmiş bir koltukta oturuyor ve geldiğimi görünce kocaman gülümsüyor.

Yetmiş yaşlarında. Saçları tamamen kırlaşmış. Anadolu kadını çehresi var.

Ninemi hatırlatıyor bana. Konuşması, mimikleri, ''Benim adım Diana değil ki. Kapadokyalı Despina....'' derken başını arkaya eğip kesik kahkahalarla gülmesi.

Beni kardeşi Yanni ile tanıştırmak istiyor Kapadokyalı Despina.

Bir miktar çöpçatanlık seziyorum.

İlgilenmiyorum.

Oğlumu özlüyorum. Oğlumu bekliyorum. Oğlumu her gece rüyamda görüyorum.

Neden bıraktın oğlunu geldin o zaman diyemezsiniz.

Başınıza gelmemiş hâllerde, kimin ne yaptığını kınama hakkınız yok.


1- kıvılcım tanesi

Last modified on Jeudi, 14 Juin 2018 19:24
Login to post comments