famous cartoon porn
famous cartoon porn
3d cartoon porn

No: 049, Avril - Nisan - April 2014

kimliksiz adam Featured

Rate this item
(0 votes)
Hareketli ışığın altında hareketsiz iki hırsız salonun ortasında, koltukta oturmuşlardı. Biri uzun boylu ve sıska diğeri kısa boylu ve şişman; yakalandıkları için mahçup (Başka bir sebebi yok gözlerini ayaklarına dikip bakmalarının.) ev sahibinin polisle telefonda konuşmasını dinliyorlardı.

“Evet evet. Köşede yurt içi kargo var. Kapalıdır ama açıksa onlara sorun. Belli olmaz. Doğru tabi, ama bu zamanda insanlar çalışmak yerine hırsızlığı tercih ediyorlarsa ben ne yapabilirim. Ordan döndüğünüzde ikinci sokak. Valla geçen hafta belediye tüm sokaktaki binaların numaralarını değiştirdi. Eskiden seksendi. Şimdi bilmiyorum. Adalet, evet. Manavdan sonra. Biliyor musunuz manavı? Çok içer evet. Kırmızı burunlu. Valla oğlu boşanmış diye duydum. Kızı mı boşanan? Alla allah, ben onu hep oğlana benzetmişimdir. Günümüzün kızları efendim ne yapacaksınız. Hı? Yok yok. Tek başımayım. Tabi efendim sizi de beklerim. Saat geç ama bir sade kahve içeriz artık zaten bu vaziyette uyku da tutmaz beni. Bekliyorum. Silahım mı, ruhsatlı ruhsatlı. Babadan yadigar. Kurmay Albaydı rahmetli. Valla eski silah ama çalışıyor. Ne münasebet efendim Hiç evden çıkartmadım. Çalıştığını nereden mi biliyorum? Öyle varsayıyorum. Silah bu efendim. Eski ama yerli malı bu memur bey. Memleket şartları düşünülerek yapılmıştır. Doğru aslında hiç güleceğim yoktu. Altı kırkbeş. Böyle bir yayınevi de var evet. Oraya baskında mı oldu? Çok geçmiş olsun. Demek silah tutukluk yapınca kafanıza kitap attı terörist. Düpedüz saldırı. Keşke arkadaşlarınız vursaymış. Vurdular diyorsunuz. İyi olmuş. Başınız nasıl oldu peki? Kaşınmıştır. Kitap  kurtları da var memur bey. Ben sırf bu yüzden evde hiç bulundurmam böyle şeyler. Ne olur ne olmaz. Yatakta kitap okuyor diye karımı boşamış adamım. Valla. Aynen. Çok laf yalansız olmaz derler. Doğru doğru. Yok yok. Kapıcı geldi galiba. İzninizle bir kapıyı açıp geliyorum. Tabi tabi kuzu gibi oturuyorlar karşımda. Efendim? Hayır hayır. Vurmadım. Vurursam bacaklarından mı vurmalıyım? Daha iyi evet. Şimdi mi? Haa! Kalkarlarsa yerlerinden. Tabi merak etmeyin siz. Aslında şimdi bi vursam. En azından birini bir bacağından bir el vursam. Bana da iyi gelir. Eh, biraz korktum açıkçası. Yok efendim ne demek. Ben bir aşçılardan korkarım bir de doktorlardan. İkisi de farklı yollarla insanı öldürebilirler memur bey. Zaten bana bunlar beraber çalışıyorlar gibi gelir. Haklısınız, doğru. Kesinlikle suç örgütü kurmuşlar. Önce aşçı hasta eder sonra doktor iyi eder ama ikisi de bu işten para kazanırlar. Birisi olmadan diğeri de olmaz. İnsan karnını doyurmalı elbette ama bunun için lüks bir restorana giderek fransızca isimli lezzetli yemeklere gerek yok. Valla doğru. Esnaf lokantaları iyidir. Siz? En sağlıklısı tabi ev yemekleri. Yengeye sahip olduğunuzdan şanslısınız. Benim ki yemek yapmazdı. Ben yapardım. Genelde pates haşlarım. Kabak. Kışın illa kereviz. Efendim? Alo alo?”

Ev sahibi sohbetinin kesilmesinden rahatsız oldu. Hırsızlar uyuklamaya başlamıştı. Onların bu birbirlerine sokulmuş ve hafifçe horlayan halleri rahatsız etti onu. Elindeki silahın namlusunu bacaklarına doğrulttu. Bir sağa bir sola oynatarak hangi bacağı vuracağına karar vermeye çalıştı. Sıska olan atılgan olabilirdi. Onu bacağından vursa sorun kalmaz, polisler gelene dek yeni arkadaşı komser için kahve bile pişirebilirdi. Ama şişman olan eskaza yerinden kalkarak ona saldırırsa, altında ezilerek ölebilirdi. Bu durumda kahve yapamazdı. En iyisi ikisini birden vurmaktı.

Kapıcı kapının önünde sabırla telefon konuşmasının bitmesini bekliyordu. Göz kapakları ağırdı. Bakkalın yeni aldığı dondurucu dolabın kapağı gibi. Elini ne zaman o dolabın içine soksa kendini kötü hissederdi. Şimdi de aynı his içindeydi ama uykusu daha ağırdı. Yorgun olduğundan diil. Sadece uykuyu severdi o. Mümkün olsa hep uyuyabilirdi. Ölüm konusunda bu nedenle pek sabırsızdı. Hayatından hiç memnun olmadığından bahsetmez, yakınmazdı. Sonuçta ölecekti. O zaman uyurdu. Hatta şimdi ölse ne güzel olurdu. Zili bir daha çaldı. İçeriden ses gelmiyordu. Kapıyı açan olmadı. Meraklandı. Sessizce merdivenlerden iner, yatağıma kıvrılır uyurum. Sabah yanıt vermezse artık kendi bilir. Gerçi insan bilerek ölür müydü? Evet tabi bilerek ölürdü. Ne anlama geliyordu ki zaten yaşam. O kadar süre her şeyi öğren hayatta kal altmış sene sonra pat sana ikramiye: Ölüm! Hayır, uyku kısmına diyebileceği bir şey yoktu bu ölüm hadisesinde ama insan hayata bir orgazm anında gelirken en azından ölümde de belli bir derece zevk beklemesi normaldi. Esnedi. Zile bastı. Karşısında iç çamaşırının üstünden sarkan göbeği, siyah çorapları ve burnundan akan sümüğü badem bıyıklarına yapışmış İlber Bey elinde bir silah tutuyordu. Eski paslanmış bir makine kimya silahıydı. Nerede görse tanırdı devlet malını. Namlu ona dönüktü. Ama silah soğuktur. Korkmadı. Bıçak olsaydı ürkebilir, koşarak yatağına döner, yorganı çeker ve hemen rüya alemine dalardı.

“İyi ki geldin. Geç içeri. Çıkartma ayakkabılarını. Bunlar girmişler zaten.” Kapıcı içeriye başını uzattı. Salonun ortasındaki koltukta şişman ve sıska iki adam oturmuş uyukluyorlardı. İlber Bey yana çekildi. İçeri girdi.

“Uyanmasam bu silahı da çalarlardı.” Hırsızların varlığından çok uyumalarından etkilenmiş olan kapıcı bir şey söylemek zahmetinde hissetmeden esnedi. İlber Bey silahı uzattı.

“Sen şunu tut. Komser gelecek. Ben kahve pişirip geliyorum. Polisler az sonra burada olur. Kımıldarlarsa, kalkarlarsa vur. Emniyeti açık silahın. İstediğini vurabilirsin aslında. Kımıldamalarına gerek yok. Ben hangisini vuracağıma karar veremedim.”

“Nasıl? Şimdi mi vurmamı istiyorsunuz? Yani İlber Bey! Uyuyana yılan bile dokunmazken siz benim bu iki yorgun hırsızı vurmamı nasıl beklersiniz!” Kapıcının gözleri açılmıştı. Sinirli sinirli bağırıyordu. Hırsızlar sıcaktan mayışmış bedenlerinin gevşemesine engel olamadıklarından hâlâ uyukluyorlardı. Sıska olanı şişmanı dirsekledi. Şişmandan hafif bir horlama çıktı. “Yoruldu tabi adam.” Diye düşündü sıska. Girdikleri kaçıncı evdi bu? Dokuz. Nihayet ev sahibi uyanmıştı ve şanslarına silahı da vardı. Artık yakalanabilirlerdi. Önlerindeki uzun kışı geçirebilecekleri en güvenli yer hapishaneye girmeleri artık an meselesiydi. Ev sahibi silahı onlara doğrultmuş, sert bir sesle “Kıpırdamayın!” diye bağırmıştı. Adamı uyandırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Burnuna fiske atmaktan, ayaklarını gıdıklamaya ki bunu isteksizce yapmıştı; bardak kırıp, televizyonun sesini açmaya varan tüm gürültülerinin ve yorucu hareketlerinin sonunda mutfakta kendilerine yiyecek bir şeyler aramışlardı. Ev sahibi inanılmaz bir biçimde duyarlı olmalıydı yemeklerine. İkiye bölünen ekmeğin sesine uyanmıştı. “Kıpırdamayın!” Emrinden sonraki ikinci cümlesi “O ekmeği hemen elinden bırak!” olmuştu. Takdir edilebilecek biriydi kesinlikle. Yakalandıklarından memnun olmuş gülümsüyorlardı. Adam da onları yakaladığından memnun gülümsüyordu. Bir süre birbirlerine gülümseyerek bakmışlardı. Doğal olarak, hırsızlığın doğası gereği kaçmaya çalışmaları gerekiyordu. Ama sekiz evden sonra böyle bir maskaralık daha yapamazlardı. Bir önceki evde ev sahibi ikisinin yanında umursamazca geçerek banyoya gitmiş, işemiş ve yatağına geri dönmüştü. Kimsenin evinde değerli bir şey olmaması zaten mesleği sona erdirmişti ama yine de insan evinin gelip geçen hırsızlar için bir yol olmasına sinirlenebilecek yaradılışa sahip olabilirdi fakat diğildi işte o herif. Altıncı ev öğrencilerindi. Ciddi bir marksizm konuştuktan sonra oradan çıkmışlardı. Sigara dumanı gözlerini yakmıştı. Çay gırtlaklarında katılaşmış, midelerini bozmuştu. Şimdi burada, bu evde keyifliydiler. Ev sahibi bir süre önlerinde ne yapacağına, ne söyleyeceğine karar vermeye çalışarak duruyordu. Ayakta, eller havada durmaktan sıkılmaya başladığında önerisini yapmak zorunda kalan şişman oldu.

“Polisi aramalısınız beyfendi.”
“Evet evet. Polis. Numarasını biliyorum. Yazmıştım bir yere. Bir dakika bekler misiniz?”
“Kaçabiliriz.”
“Bu da doğru. Eeee..? O zaman hep beraber salona geçelim. Siz oturun koltuğa, ben de telefon edip haber veririm.” Sıska araya girerek sakince başka bir öneride bulunduğunda salona giriyorlardı.
“Bence apartman kapısını açarak, hırsız! Diye bağırsanız uygun olur. Belki tüm apartman halkı ayağa kalkar ve yardımınıza gelirler.”
“Şişko bey?”
“Bağırmak hoş olmaz apartmanda.”
“Uygun düşmez di mi?”
“Yahu evinize hırsız girmiş!”
“Hırsız girdiği kapıdan çıkar.”
“Salondayız.”
“Çıkmaz salon.”
“Descartes.”
“Şavkar Altınel.”
“Osman Konuk.”
“Şiirden anlayan hırsızlara da az rastlanır.”
“Seyhan.”
“Geçen gün gazetede bir kirâlık ev ilanının altında yazıyordu ‘doğal kaz geldi’ diye. Ben güldüren şairleri severim örnek özdemir asaf.”
“Küçük harfle konuş sen.”

Yerde iki kağıt parçası bulur sıska hırsız. Üstü kargacık burgacık harflerle doldurulmuş bir öyküyü barındıran sayfaya ağır gelmiş gibidir. Merakla eğildiğinde sıska yere doğru, hareketini gören ev sahibi mutlu olur. Tetikteki parmağı kasılır. Kurşun sesi ovalara yayılır. Başı yere düşer hırsızın. Diğeri, şişko modernizmin son temsilcisi gibi horlar. Devletin resmi eli, kurşun saplı ölü kafanın altından kağıtları çeker. Devletin resmi kafası yazıyı okur. Tövbe eder. Kursağından yasa kusar. Kağıtlardaki öykü az biraz tutanağa geçer:

Kimliksiz Adam (ekmek başka telaffuz edilir)

Yavaş sesle sokak lambalarını azarlayan, sigarasını yakmak için gerekli olan ateşi yere atılan izmaritlerden sağlayan ve otuz sekiz cebinden tekinde Ellison’ın Görünmez Adam romanı, diğer ceplerinde de yaşam için gerekli saydığı: Kapısı olmayan bir anahtar, hâlâ deniz kokan tarak midyesi kabuğu, satranç tahtasına koyulduğunda hemen devrilen dengesiz bir vezir, kış soğukları için kırmızı ruj, içi doldurulması gereken kutu, buzdolaplarının üstüne asılan başka kentlere ait mıknatıslı minik afişler, 97 senesinin Karmen operasına ait bilet, bir çift kadın küpesi, minik dikiş seti, televizyon kumandası, artık kimseye ait olmayan vesikalık fotoğraflar, diş fırçası, üflenerek şişirilen yastık, 654 tane farklı kitap ayracı, pembe firketeler, don lastiği, otellerin mini barından çıkan boş içki şişecikleri, sert telli yer fırçası, kemer tokası, rahatça katlanabilen tulum altlığı, mor bi duvak, iki altın alyans vardır. O geri kalan çıkıntılarında da sigara, cep kanyakları, elma, peynir, sucuk, ekmek bulundurur. Çok yer. Bu yüzden iki saatte bir sıçmaya gider; genelde iki arabanın arasında işeyerek sıçar ve götünü ekmekle, sucuğun sarıldığı gazete kağıdına siler. Tok olduğunda ekmeği de kullanmıştır. Belki de bu nedenle cebinde hep francalı vardır. İkiye böler. Yarısını yerken diğer yarısıyla temizlik işlerini halleder. Kanyakla anüsünü yıkar. Donların ufak bez parçaları olmasına rağmen tüm dünyada zorunlu ihtiyaç olarak addedilip, tuhaf rakamlara satılmasından hep rahatsız olduğundan don giymez. Çocukluğunda annesi ona pahalı külotlar alır “Malın sağlam yerde durmalı oğlum” der ve bir gün baba olduğunda sen de aynısını yap çocuklarına, öğüdünü verirmiş. O böyle söyledi bir akşam bana. Sonra cebinden boş kutusunu çıkarttı. İçine baktı. Kapattı. Hangi cebine koydu göremedim. Onun yürüyen bir hazine sandığı gibi dolaştığını düşündüğümden her seferinde hayal kırıklığına uğrarım. Kutuda değerli bir armağan görmeyi, bunu bana vermesini hayal ediyorum. Hayalimi anlamış gibi bakıyor bana.

“Eskiden, şişelerde kanyak diil de mükemmel yapılmış teknelerimin olduğu zamanlarda bu kutu doluydu. Şimdideysek, eğer şimdi varsa, neredeyse her şey ve herkes altüst etti beni diyebilirim. Ama hepsinden evvel aklımın dip suretini ters çevirmeye çalıştığım ve yarın öleceğime olan sarsılmaz inancımla savruk, budalaca, korkusuz ve cüretkar yaşadığımdan kendimi altıokka insan denizine attım. Bu beni boğdu. Seni de boğduğum, tavırlarımla mütemadiyen bir rüya görüntüsüne çoğullandığım için özür dilerim. Kanyak içer misin?” Bir sokak meczubu, delisi, başıbozuk için anlamayacağım kadar edebi konuştuğunda mutlu olurum. Kanyağı, şişe boşalana dek içtim. Cebinden başka şişe çıkarttı. Hangi cepti göremedim. Aklım hâlâ kutudaydı. Sigara çıkarttı. Gözlerini yere uzattı. Sokak lambasını azarladı. Kafamdan geçeni ona söylemek istedim. Vazgeçtim. Görünüp görünüp kaybolan izmaritlerden en ateşlisini yerden almak için yaslandığımız demir parmaklıklı kapıdan iki adım attı. Bu saatte boş olan sokağa karısından gizlenen kocalardan tekinin pencereden fırlattığı sigarayı yerden aldı. Ateşini kuvvetlendirmek için üfledi. Yaktı. Ben sigara içmem. Kokusunu severim. Zayıfımdır böyle şeylere. Aynı zamanda kalem bacaklıyımdır. Sıskayım. Siyah, kıvırcık saçlarım, kahverengi gözlerim, kepçe kulaklarım, dik sırtım, dar omuzlarım, ince kollarım, çıkık elmacık kemiklerim, sola doğru yatmış burnum, kalın dudaklarımla kaşlarım, kemikli ve kalın nasırlı ellerimle ayaklarım, uzun tırnaklarım ve kirpiklerim, sarı dişlerim vardır. Yüz altmış santim boyumla O’nun küçük yüzünü iyice saklayan pislikten telleri birbirine yapışmış uzun saçı sakalının gölgesinde kalırım. Yüz doksandan fazla boyuna oturan kafası sonradan eklenmiş gibidir. Hep gölgede kalan yüzüne oyulmuş gibi bakan rengini anlayamadığım gözlerini sürekli ovduğu kocaman elleri vardır. Dayandığımız lambanın altında heyulaya dönüşen bu iri yapısı ve karanlık görünüşü korkutur beni. Konuşuncaya dek sürer bu korkum. Sonra kesilir. Yiter. Sesi şimdiye dek işittiklerime benzemiyor. Bilmediğim kelimeler ve konuşurkenki sessizliği cesaret verir bana. Eğlenceli hikâyeler anlatmakta üstüne başkasını tanımam. Evet, bazen üzüntü verici laflar da eder. Eğer yapraklar kımıldamıyor ve hava bi tuhafsa öylesine durur. Sokak lambasıyla yaptığı uzun sohbete mola verir boynunu bükerdi arasıra. Benim gibi O’nu tanıyan biri için bile bu görüntüsü dehşet yaratırdı.Yine de sokakta yanında olmak güvenlidir. Gerçi tüm serseriler, evsizler arkadaşımın yürüyen hazine olduğunu bilirlerdi. Her gece öldürülebileceğini düşünürüm. Ya da öleceğini ve ceplerine ben sahip olduktan sonra, onun yerini alacağımı hayal ederim. Boğazına bıçak saplayacak kadar cesaretim yok. Şimdiye dek çoktan yapmış olurdum eğer öyle biri olsaydım. Korkak olmak iyi bir şey. Islık çalarak ruhumu korurum ben. Şarkı söylemem. Çalışmam. Dilenirim. Fırsat bulursam aşırırım. O ıslık çalmaz. Türkü söyler. Sesi güzel. Ayakkabı tamir eder. Boş şişe toplar. Bazı adamlar ona okusun diye kitap verirler. Alır. Okur ve satar. Yazdığını görmedim. Okur satar olmak iyi bir şey. Bir sevgilisi oduğuna eminim. Kazağı temiz kokar. Yeşil bir atkısı var. Mavi cepli paltosuna siklamen diyor. Sordum. Kırmızı demekmiş. “Kırmızı hiçtir. Kırmızı aynıdır. Aynı yani hiç. Bir nesne olduğumdan beri severim bu rengi. Eskiden insanmışım. Üstümü değiştirirdim. Huyumu, sevgilimi, arkadaşlarımı da değiştirir başka sokaklara da girer çıkardım.” Umrumda bile değildi anlattıkları aslında. Fakat kelimeleri güzel. Bu sokakta yatar kalkardı. Başka bir şehirden geldiğini bilirdim. Geldiği yerin adını söylemezdi. Kızarım ben böyle şeylere. Kızmak ve küfretmek iyidir. Zenginler kendilerinden az bahsederler. Orospu çocuğu zengin bi aileden geliyordur. Buna kalıbımı basarım. Duraksız, tramvay gibi hızlı konşmasından belli zaten. Ben kekelerim. Kekemeler yoksul olurlar. Zenginler ders alır. Kusurlarını örtmeyi parayla becerir. Sikimde diil. Ama arada bu herif gibi konuşmayı isterdim. Kanyağı uzattı. Yine kutusunu çıkarttı. Hangi cebinden çıkarttı göremedim. İçtim. Geri verdim. Gülümsediği ya da ağladığı anlaşılamaz ki bu adamın. Çok içtim diye kızıyor mu yoksa? “Şu parayı al. Kanyak bitti.” Bi kere de bira iç be adam! Ölür müsün sanki? Hep kanyak. Leş gibi kokuyor geceleri. Soğuk olduğunda sarılırım ona. Paltosu sıcak tutar beni. İt gibi sırnaşırım. Sesini çıkarmaz. Mırıldanır. Uykusunda titrer. Sarsılır. Böyle zamanlarda anlamam ama üzülürüm ona. Sıçrayarak uyanır bazen de. Korkarım. Ayağa fırlar. Etrafına bakar delicesine. Koşar. Sokağın sonuna gelmeden durur. Yere çöker. Yüzü iyice küçülür. Gözleri gömülür. Kocaman ellerini pis uzun saçları arasına sokar. Kaybolur eller. Kafasını eziyor sanırım. O ellerle kolay. Benim ellerim küçüktür… Nasırlıdır tamam ama küçük. Kısa, çirkin ve kemiklidir parmaklarım. O’nun uzun parmakları var. Sigaradan uzun. Bazılarına elini uzatır. O’na kitap verenlerin suratındaki ifadeden canlarının yandığını anlarım. Bu eller sıkılmaya gelmez. Yine de uzatılan el geri çevrilmemeli. Bana elini uzatmadı hiç. Neden biliyorum. Ona kitap vermedim diye. Şimdi, kanyak almaya giderken bi kitap araklamalıyım. Buradan. Bu kitapçının gözleri kör. Neden okuyamadığı kitapları satar anlamam ya. Çaldım bir tane. Kanyağı da aldım. Kendimi kutlamak için açıp çektim. Kitap roman gibi. İyidir herhalde. Kör mör ama kötü kitap satmaz. Öyle derler. Diyorlardır. Benim hakkımda da iyi çocuktur, diyorlar. Doğru. İyiyimdir. Korkağım da ondan. Kavgadan korkmam gerçi. Dayaktan korkmam. Tanrıdan korkmam. Polisten hiç korkmam. Sadece yerden korkarım. Yer ben çocukken açıldı. Üstüme devrildi her şey. Sıcaktı. Uyudum. Uyandığımda yine bendim. Yer korkutuyordu beni. Ama ben bendim. Başkası olmayı istedim. Başka birisi olamadım. Kendim kaldım. Sonra başka birileri beni başkası yapmaya çabaladılar. Bu şehre getirdiler. Evlerine aldılar.. Başlangıçta beni güzel ağırladılar. Küçüktüm. Sabahları süt verdiler. Okula gönderdiler. Okulu sevmedim. Akşamları et yedirirlerdi. Et sevmem. “Büyüyorsun, güçlenmek gerek.” derlerdi. Büyümeye başladığımda beni ağırlamaktan yorulmuşlardı. Bırakıp gittiler. Nereye gittiklerini umursamadım. Bomboş evde tek başıma uzun zaman kaldım. Su içtim. Dönmelerini mi bekledim? Emin olamam. Evden kovuldum. Sokaktaydım. Hastalıklıydım. Polisler beni yakaladı. Tıktılar. Kimlik verdiler. Yemek yedirdiler. Yatabileceğim, benim gibi çocukların olduğu yetimhaneye götürdüler. Kaçtım. Atık topladım. Atıkçıda yattım. Tecavüze uğrayınca oradan da kaçtım. Buraya, bu sokağa geldim. Yokuşun hemen başında bu sokak. İskeleye açılıyor. Vapurlar yanaşır. Binip karşı kıyıya geçmedim hiç. İnsan selidir. Vapur saatlerini bilirim. Yolcuların görebilecekleri bir köşede dikilirim.  Ufak tefek paraları ellerime tutuştururlar. İskelede dikilmek gündüz işi sayılır. Akşamları üst sokaklardaki meyhanelerden çıkanlar daha çok para verir. Kazandığım paraları saklaması için O’na veririm. Alır, ceplerinde kaybolur. Hangi cebe koyar hiç görmedim. Sıçmak dışında hareket etmez. Hiç iskeleye inmez. Uzaktan denize bakar. Sorar bana “Esiyor mu kıyı?” Estiğini söylediğimde sesi mutlu çıkar. Durgunsa hava hemen para uzatır ve beni kanyak almaya yollar. Kendime de bira alırım. Bi de kraker. Severim. Pahalı ama en sevdiğim de bu. İnsanın sevdiği bi şeyin olması iyi. Ona da sormayı düşünüyorum. Neyi sever? Beni sever biliyorum. Soğuk bir kış gecesiydi. Geçen kış. İskeleden beni denize ittiler. Hastalandım. Beni bizim sokağın köşesindeki hamama götürüp, iyice ter atana dek keselemişti. Sonra, giyineceğimiz zaman ceplerindekileri göstermişti. Teker teker çıkartmış, teker teker paltosunun içinde sihirbaz gibi kaybetmişti.  Bana bu kadar güvendiğine göre, sevdiği bir şey olup olmadığını da söyler. Kanyağı severek içmediğini biliyorum. Sert diye çekiyor. Sarhoş mu ayık mı hiç anlamadım. Belki hep kafası iyi dolaştı. Sikimde diil. Bu kitabı vericem ona. Önce canımı acıtarak elimi sıkar. Sonra sorarım ona. Kutunun neden boş olduğunu da sormalıyım. Neden anahtara, kapısı olmayan anahtar, diyor. Neden var o duvak. Şu alyansları neden satmıyor merak ediyorum. Gerçi boş iş. Yalan söyler herhalde. Veya uzun bir cümleye girişir ve daha başında ben ne sorduğumu unuturum. Şu işe bak! Muslukçu geçiyor. Bağırıyor “muuusluuukçuu” diye. Yine sopa yer bizimkinden. Bu adam da tuhaf.  Avucunda bir tornavida bir penseyle elini kolunu sallayarak dolaşıyor. İşçi adam tabi. Ben çalışmam ama ben de elimi kolumu sallarım. Ceplerim boştur. Ayaz olduğunda ellerimi ceplerime sokar dolaşırım. Ağaçlara bakarım.. Her ağacın diğerinden ne kadar da farklı olduğunu dallara tırmanmayanlar bilmezler. Şehrin sokaklarında ağaç olması iyidir. Ben tırmanırım onlara. Polis indirir. Milleti mi dikizliyorsun ulan! Bağırır, tokatlarlar beni. Gözleriyle dallarda sallanan kovuklarda uyuyan yaşlılar ve elleriyle sapan yapmaya meraklı kuş katili çocuklar hariç kimse ağaca tırmanmaz bu şehirde. Ufku küçülmüş bir şehir burası. Bu şehirde milyon insan yaşıyor. Milyon artı O ve ben. Elleri yine saçlarının arasında kaybolmuş yine sokak lambasına ana avrat düz giderken bulurum O’nu hep bu şehirde. Bu sokakta. Şimdi de öyle ve her seferinde aynı sözler çıkar ağzından. Her gecikişimde aynı iki söz.

“Neredeydin? Susadım.” Kanyağı uzattım. Kitabı uzattım. Gözlerime baktı. Şişe açık tabi. Kafaya dikti. Hemen bitti. Sokak lambasına dayandı. Bana döndü. Elimdeki kitaba uzandı.  
“Okudun mu bunu?”

Başımı salladım. Sakalından damlalar düşüyordu. Bıyıkları iyice sararmıştı. Gözleri yine gömüldüğünden korktum. Suçluyor muydu beni? Kitap çalmanın kötü bir şey olmadığını söylemişti. “Güzel!” Kitabı aldı ve ceplerinin arasında kaybetti. Hangi cepti göremedim. Elini uzattı. Elimi uzattım. Haklıydım. Kitap karşılığındaydı el sıkışma. Sertçe sıktı. Acımadı ama. Belki biraz. Mutlu oldum. Elimi bıraktı. El paltosunun içinde kayboldu. Kutuyu çıkarttı. Açtı. İçine baktı. Kapattı. Hangi cepten çıkıyordu bu lanet olası sandık! “Kendine de iki bira al. Bi de kraker.” El gözüktü. Para. Hangi cepti göremedim. Mutlu mutlu geriye döndüm. Büfeden krakerleri alır almaz ağzıma attım. Bira açtım. Bozuklukları cebime salladım. Şıngırdadılar. Kanyaklar ve biralar. Kraker. Mutluluk. Yıkıntılardan beni çıkarttıklarında ilk uzattıkları bu krakerler olmuştu. Şekerli su ve bu muazzam tuzlu şölen mutfakta ölen annemle babamı, kızkardeşimi unutturmamıştı bana. O sabah omlet yapmıştı annem. Okul kıyafetimi giymiştim. Ocakta çay vardı. İlk o devrilmişti. Babam sigarasını içiyordu. Masayı tutmuştu. Annem yere, kaynar suyun üstüne düşmüştü. Kızkardeşimin aniden kaybolduğunu anımsıyorum. Düşmeye başlamıştım. Hızla düşüyordum. Sonra karanlık basmadan önce babamın sigarasının ateşini gördüm. Sigarayı sevmem. Kokusu iyidir. Beni orada nasıl bulduklarını bilmiyorum. Çıkarttıklarında tiyatro sahnesindeki bir aktördüm sanki. Alkışlar ve gülümsemeler. Büyük bir oyunun altından başarıyla kalkmıştım. Şaşkındım. Ne olduğunun farkında diildim. Uyumuşum. Uyandığımda başımdakiler bana acıyarak bakıyorlardı. Ne annemi, ne kızkardeşimi ne de o boktan eve bizi taşıttıran babamı sormadım. Yoklardı. Ben de kendimdeydim. Kendimdim. Hâlâ ben bendim ve bundan nefret ediyordum. Ediyorum. Şu kravatlı çocukların okula giderken somurtmalarından nefret ediyorum. Bana ayıplarcasına, yargılayarak bakan köşedeki lokantacıdan nefret ediyorum. Atıkçıda bana tecavüz eden o şişko karıdan nefret ediyorum. Leş gibiydi. Çirkindi. Kocaman götünün altında ezildiğimde bağırmak istemiştim. Diğer çocuklar gülmüştü. Gülünecek bir şey yoktu. Beni soymuş ve vücudumdaki izleri görmüştü. “Amma da çirkinsin sen.” Sonra iğrenç kafasını bacaklarımın arasına sokmuştu. Kopartacak sandım. Kustum. Korkmuştum. Sesimi çıkartmadım. Diğerleri gülüyordu. Sikim kalkmadı diye alay etti karı. Tokat attım. Vurdum. Siktir git orospu! Tekmeledim. Ağladım. Çığlık attım. Yatıştıramadılar beni. Kaçtım oradan. Uzağa. Buraya, bu sokağa. İskelenin önündeki sokakta ilk o karşıladı beni. Gece yatacak yer gösterdi. Kanyak uzattı. Sucuk ve ekmek verdi. Kokuyordu. Ceplerinden sürekli değişik bir şey çıkarıyordu. Büyücü gibi. Kutuyu çıkarttığında hayran kalmıştım. Açıp içine bakıyor, kapatıyor ve cebine koyuyordu. Boynunu büküyor, ardından kanyaktan çekiyordu. Her boynunu büktüğünde ağlıyor muydu anlamamıştım. Mutlu mu mutsuz mu? Sarhoş mu ayık mı? Korkmuştum. Korktuğumu mu anlamıştı? Bilmiyorum. Ağzını bıçak açmamıştı. Ayağa kalkıp sokak lambasına dayandığında, saçı sakalının arkasında mezar gibi gözleri belirmişti. Orada öylece dikilip durmuştu. Dev gibi cüssesiyle korkutuyordu beni. Sonra konuştu. Dinledim O’nu. İyi geliyordu bana. Uzun uzun anlamadığım şeyler anlattı. Kanyak içtik. Sabah vapuruna yetişmek için koşanların attıkları izmaritlerle sigarasını yakıyordu. Misafirperverliğine karşılık ateş uzattım ona. Bakkaldan aşırdığım, üstünde ABSOLUT yazan şeffaf bi çakmak. “Çakmak kibrit, kibrit çakmak! Bunların fenerlilerini de çıkartmışlar. Geçen gün gördüm. Çinliler işte. Pratik insanlar. Biliyor musun orada bomboş şehirler vardır. Evler, binalar diil: Terkedilmiş, eskiden yüz binlerce insanın yaşadığı şehirler. Bi gün yürümeliyiz oraya.”  Elimde çakmak dinliyordum onu. İyi geliyordu bana. Hayalet şehirler hoşuma gitmişti. Adamı sevmiştim. Çakmağı tekrar uzatmıştım lafının arasında, istemediğini söyledi. “Çakmak, kibrit sevmem. Ağırlık yapıyorlar.” demişti. Umursamadım. Hâlâ umursamıyorum. Biraz çatlak olmak iyidir. Küçük çatlaklar. Annemle babamın yatak odası bu çatlaklarla doluydu. Küçük haritalardı onlar. Yüzler. Nehirler. Yağmur camlara çarpardı. En çok bunu hatırlıyorum. Severdim. Damlalardan tekini seçer, seçtiğim diğeriyle yarışa sokar ve benim damlam yarışı kazanırsa sevinirdim. Kızkardeşimi yanağından öper, sıcak yatağıma girip rüya görürdüm. Güzeldi. Kızkardeşim. Kekemeliğimle alay etmezdi. Babam ederdi. Annem üzülür bana kek verirdi. Sonra hepimiz ses çıkartmadan, konuşmak ayıpmışçasına televizyonun karşısındaki yerlerimizi alır, gözlerimiz kızarana dek dizi seyrederdik. Bazen cep telefonu çalardı babamın. İçerideki odaya gider, orada konuşurdu. Babamın sesi güzeldi. İyi konuşurdu. Kibardı. Parası da vardı. Ölü ve iyi bir baba, kötü ve yaşayan bir babadan iyidir.

Sokağa geldim. Yine azar işitiyor sokak lambası. Kanyakları uzattım. Tekini eline aldı, diğeri kayıp yine. Bir sigara çıkarttı. “Sen de başlamalısın artık sigaraya. Yaşadığını anımsatıyor insana. Yalnız kalmadığını, uyumadığını, ölmediğini, kargaları, akbabaları. Biliyor musun dünyadaki en neşeli hayvanlardır kurbağalar. Neşeli olmak zor. Yunuslar ve maymunlar dışında oyun oynayan tek canlı insandır. Homo Lindus muydu neydi!” Ben biramı, O kanyağını içmeye devam ettik. Kurbağaları zıplatarak Mısır denilen ülkeye götürdü. Ayaklanmalardan bahsetti. Ayakları oradan aldı ve eski arkadaşının tren kazasında bacağını kaybettiği Oregon’a götürdü. Oregon’dan uçağa bindirdi arkadaşını. Hindistan’da bir manastıra soktu. Manastırın duvar taşlarını söktü, şehrimizdeki binanın bir duvarına yerleştirdi. Sonra bu binayı yıktı. Yerine alışveriş merkezi yaptı. Alışverişi takas yoluyla gerçekleştiren eski insanlar zamanına gitti. Parayı icat ettikten sonra kanyağını bitirdi, yenisini açtı. Bir şiir okudu. Sokak lambasını azarladı. Gittim yeni kanyak ve bira aldım. İnsanlar geldiler. O’na kitap verdiler. Ellerini acıttı. Altı çift ayakkabı tamir etti. “Okudum, zaten okumam, dursun gece okurum.” Diye kitapları ayırdı. Sahafa gittim. Kitapları sattım. Sucuk ekmek aldım. Başka bir bok da yemez. Döndüğümde elinde kitap, yanıp sönen sokak lambasına bağırıyordu. “Devamlı yanacaksın ulan!” Hava karardığında geç açıyorlardı artık lambayı. Işığa ihtiyacı vardır hep. Kitap okur. Sesli okur. Ben yokken de böyleymiş. Haykırır. Bu yüzden kör bir sürü insan gece gelir sokağa. Körler sokağı adı da buradan işte. O okur. Onlar dinler. Yorulup sızana dek böyledir bu. Kanyaktan yudum almak ve kutusunu açıp bakmak için duraksar. Bir an önce başlasın tekrar diye beklerim. Başlar. Balıkçılıkla ilgili bir kitap okuyor bugün. Adamın teki bir kolunu kaptırmış balığın ağzına. Balığı öldürse kolu gidecek. Sandalda tek koluyla küreği çekiyor. Denizin orta yerinde daireler çizip duruyor. Sevdim. Sevmek iyidir. İyi olan şeylerse sıkıcıdır ama. Kötülükler daha eğlencelidir. Ben kötülük yaptım. Yaşıyorum. Eğlenceli bir şey bu. Ölmek iyidir, diyorlar. Sıkıcı olduğunu biliyorum. Hastanedeyken yanımdaki yatakta ölen bir çocuk vardı. Okuldan tanıyordum. Benimle alay ederdi. Ölürken çok ağladı. Çok canım sıkıldı. Ölmenin, cennete gitmenin ve cennetin iyi bir yer olduğunu söyleyenlerin ağzının orta yerine sıçmak lazım. O buna marketing diyor. Cennetin reklamını yapıyorlarmış. “Bir yahudi vardır peygamber olur. Babası tanrıdır. Tanrı insan olur. Adamın anasını sikmiş. Kadın da evli. Kutsal zina! Sonra hep beraber hesapta cennette mutlu mesut yaşamışlar. Ne palavra ama. Ben zina yapsam ayıplanırım. Bunların tanrısı yaptığında kutsallık oluyor. Gerizekalılar.” Der ve sonra dinler tarihini anlatır O. Bu zamanlar çok severim O’nu. Tanrıyı sevmem. Bana yalancı biri gibi geliyor. “Mutlu insanların tanrısıyla, mutsuz insanların şeytanı aynıdır.” Doğru söz. Aklımda tutarım böyle şeyleri. Kafam biraz çalışıyor. Geçen gün işçiler gördüm anıtın orada. Yanlarında öğrenciler vardı. Etraflarını polisler çevirmişti. Polisleri sevmem. Çoğunu tutukladılar. Dövdüler önce. Kızın tekine öyle sopa attılar ki saklandığım ağacın dibinden kalçasının, bacaklarının kırıldığını işittim. Yanına gidemedim. Polisler beni her seferinde tutuklarlar. İki üç gün aç bırakıp, sonra yetimhaneye yollarlar. Oradan aynı saat kaçıp sokakta alırım soluğu. O buradadır. Burası güvenlidir. Döndüğümde işçilerle öğrencilerin sloganları aklımdaydı. Hepsini ezbere biliyorum. Duvarlara yazmaya başlarım bunları. Geceleri hava güzelken dolaşmayı severim. Bir gece iskelenin orada balıkçıların hâlâ yarı canlı olan balıkları unuttukları tahta kasayı bulmuştum. Kucakladım. Balıklar kuyruklarını çırpmaya devam ede dururken sokağa girdim. Sokak lambasına dayanmış yüksek sesle kitap okuyordu. Kör, sakallarını kızıla boyayan kel bir kör elinde şarap, ağzının kenarından sarkan sigarasıyla O’nu dinlemeye dalmıştı. Balık dolu sandığı önüne koydum. Okumasına ara vermeden göz ucuyla baktı. Sonra durdu. “Balık yahu bunlar!” dedi, “Üsttekiler pagrus pagrus, mangır da derler. Öbürü dülger. Bak şu. Zeus faber adını takmışlar garibana. Bak iki yanındaki iri siyah beneklere. Derler ki hiristiyan peygamberinin havarilerinden Peter halkını doyurmak için balık tutmaya çalışmış. Beceriksiz enayinin şansı yaver gitmemiş hesapta. Bu balık da sudan kafasını uzatıp, al götür beni aç kalan halkına yedir, demişmiş. Peter de hümanist ya eşeoğlueşşek balığı eline alıp okşamış, sevmiş. Madem balık tutamadım bugün, sen de yaşamaya devam et… filan işte bu yan taraflardaki benekler de Peter’in parmak izleriymiş. Oysa bunun derisi kalındır. Ayakkabı bile olur bundan. Zaten Faber nalbant demek. Neyse beneklerin bilimsel nedeni herifçinin yüzme kesesinin olması. Aha bu da trança! Nerden bulmuşlar bunu beee! Delidir bu deli. Lan lan isparoz bile var. Ne yaptın hocam sen!! Koş rakı kap. Lan kör ateş yakabilir misin sen? Yok yakamazsın. Senden de hayır yok. Gel lan geri…”
Balıkları açık meyhane bulursam götürüp satmamı, gelirken de kanyak almayı unutmamamı söylemiş, sonra okumaya geri dönmüştü. Ben zaten balık sevmem. Yüzmeyi severim. Balık gibi yüzerim.
Last modified on Mercredi, 13 Février 2013 20:41
More in this category: « yüzümsüz laleli »
Login to post comments