3d cartoon porn
cartoon xxx
lesbian cartoon porn

No: 102,  Septembre - Eylül - September 2018

nouvelle || öykü || story

nouvelle || öykü || story (12)

 

Orta büyüklükte bir Anadolu kentinde bulunan emektar gecekondu evinde konuk olacağız. Yaşlı ve çok sevilen bir ninenin evine gidiyoruz. Bolca gecekonduların bulunduğu mahalleden bahsederken insanın aklına çok çeşitli renkler ve şekiller gelmiyor değil. Kimilerine göre gecekondu mahallesi iğretiliktir, üstünkörülüktür, varoştur, salaştır.Günümüzde varoş sözcüğü sanırım bu tür yerler için çokça kullanılır oldu.
Genelde pek düzlükte olmaz böylesi yerleşimler. En olmadık yamaçlara, sanayi sitesininin, yağhanelerin-tabakhanelerin ardına, çöp toplama merkezlerinin yanı başına, ya da dağın başına kurulurlar. Alt yapıları yetersizdir ve sokaklardan hep pis sular akar. Sokaklar duruma göre toprak, mıcır, moloz ya da taşlıktır. Asfaltsa genelde dar, çatlak, bol çukurlu ve kalitesiz olur. Her evin sahibi bir başka çeşittir. Kimisi demiryollarından emekli, diğerleri emekçi, sinemada biletçi, pavyonda müzisyen, tapu memuru, öğretmen, satış elemanı, gariban, pazarcı, seyyar satıcı...
Yapı cinsi ve çevre düzenlemeleri ise gözlemlemeye değer güzelliklerdir. Sormayın sakın ‘gecekonduda güzellik mi olur?’ diye, olur. Kimisi evin önüne tamamen beton atar ve orası ayrıcalıklı olur. Üstüne de beyaz boya çekti mi evin önü türbenin önü gibi olur, varsın olsun temizlemesi de kolay olur. Evlerin bazıları aslında bir mimarlık harikasıdır. Yapıların mühendislik açısından bakıldığında belki de en kötü yanı temelsız dogrudan toprağa oturuyor olmasıdır. Bir bodrumu olmadığı için bağımsız bu evler kışın zor ısınır, çünkü toprağın soğuğunu ve nemini aynen emer. Ama o tenekelerin, taşların, briketlerin, asmolenlerin, tuğlaların, camın ve ahşapın kullanılma biçimini iyi gözlemleyen de hayretler içinde kalır. Bu insan yaratıcılığının çeşitliliği ve güzelliğiyle ilintili bir durumdur. Neyin nerede kullanılacağı hiç mi hiç belli olmaz. Soba boruları evin duvarından, çatısından, camın yanından da çıkar. Renk seçimleri de başlı başına bir ekoldür. Koyu pembe, beyaz, çivit mavi, içinde hafif sarı olan koyu türbe yeşili, açık pembe ya da şampanya. Bazılarının harika camekan girişleri olur, oralarda kışın nineler çaylarını yudumlarken geçen mahaleliyi seyrederler. Ama o camekanların demirleri hep asimetrik boyanmıştır. Çoğunda yağlı boya cama akmış ya da kenarlardan bulaşmıştır. Camlarda çatlaklar olur, camın kenarına yakın yerlerde ise bu çatlaklar affedilir, ön cephede değilse, ortalardaki çatlaklar da sorun değildir.
Odaların ölçüleri yaratıcılığın başka bir güzel boyutudur. Bazı odalar öyle küçüktür ki, bir odaya üç kişi anca girer. Bir başka oda ya da salonun büyüklüğüyse voleybol sahasını andırır. Duvarın bir ucundan diğer ucuna kadar ince uzun bir sedir olur. Yerlerde kat kat halılar kışın soğuğa karşı koruyucudur. Tavanlarda kontraplak, beşon tahta, kara beton, gazete ve daha neler... Elektrik kablolarının yerleşimi, geçtiği köşeler, prizler için seçilen yerler şaşırılacak kadar eğlencelidir. Standard dediğimiz normal konutlarda, dairelerde veya günümüz villalarında böylesine hiç rastlayamayız.
Kar yağdığı zaman bu mahallelerin sokakları da bambaşka şenlenir. Etrafı duman kaplar, kayganlaşan yollara sobalardan artan küller serpiştirilir, böylece kaygan yollara gariban çözüm bulunur. El örgüsünden yün çorap kullanan, ‘mest’ denilen lastik ayakkabılar giyen, yollarda iki elini arkasında birleştirmiş şekilde yürüyen yaşlıları görürüz. Ayakları kaymasın diye mestlerin üzerine delinmiş eski çorapları geçirirler. Bazı çocukların eldiveni bile yoktur, onlar da kartopu oynamak için ellerine çorap geçirirler. Bu gariplerin yanakları soğuktan al aldır. El yapımı, hurda tahtadan kızaklara binerler. Simitçiler, eskiciler, bohçacılar geçer gider mahallenin içinden. Bazıları kek kırıntısı, kuru iğde veya şuruplu tatlı satar. Buralar kentin bir başka yüzüdür ve konuk olduğunuzda kendinizi çabucak evinizde hissedersiniz. Çocuklar mahaleye yeni adım atan insanları hemen ayırt eder, çoklukla da sorarlar,
“Kime geldiniz? Kimi göreceksiniz? Kimi aradınız ağabey?’’
“O eve biz sizi götürürüz. Götürelim mi?”
İçlerinden biri kime gittiğinizi öğrenir öğrenmez koşmaya başlar ve konuğun gitmekte olduğu eve haberi uçurur,
“İkbal nine misafiringiz var. Şekerimizi isterik.”
Bizim için haber uçuran olmadı, biz bu çocukların devriyesine denk gelmedik, belki de kuka oynuyorlardı ya da birinin evinde toplanmışlardı ve film seyrediyorlardı. Gözden kaçtık ama valide evin yerini bildiği için kolayca bulduk. Eve girerken biraz şaşırdım, nitekim güneş alan camlı bir giriş bölümünden geçerek ve merdivenler çıkarak ikinci kata ulaştık, çünkü kabul alanı oradaydı. İkbal Nine’nin elini öpüp salonda yerimizi aldık. Boşuna hayran olmamışız, bu ev gerçekten görülmeye ve anlatılmaya değermiş. Gecekondu mahallesinde bir bey evi sanki. Kapısında Maşallah da asılı, ne de olsa bulundugumuz yer bir Anadolu kenti.
Ninenin yaklaşık yetmiş yedi yaşında olduğunu biliyorduk. Evde bizimle beraber bir de komşusu vardı, o da konuk olarak gelmişti. İkbal Nine’nin bir hayli sağlık sorunu vardı. Romatizma, şeker, solunum problemleri, parmakları tutmuyor, dizleri çözülüyor ve daha neler neler. Ak pak-kaneviçe dantellerle süslenmiş bir divana oturmuş hem anlatıyor, hem de bizi dinliyordu. Doktorların reçetelerinden bahsediyor, ilaçların fayda etmediğinden, en etkili ilaçları yazan çok sevdiği doktorun ise Merzifon’a tayin edilmiş olduğundan yakınıyordu.
Sonra konu dönüp dolaşıp en önemlisine geçim derdine geliyordu. Pahalılıktan yakınıyordu bize. Beyinden kalma emekli maaşıyla geçinemez hale geldiğini anlatıyordu. Yanıbaşında sıkı sıkı sarıldığı örgü naylonu vardı, ama yine de o ne moher ne de baklava örgülerden, yalnızca güncel ekonomi ve gitikçe ağırlaşan koşullardan bahsediyordu,
“Maaş on beş gün zor gidiyor. Kızlarım ve damatlarım da kendi dertlerine düşmüşler. Hiç param olmadığını kimseye söyleyemiyorum inanın. Akrabalar ya da eski dostlar istersem az da olsa bir sıkma atıyorlar, o da her zaman değil, yoksa Tanrı sizi inandırsın darülacezeye düşeceğim.”
Bir an gözlerim evin içine kaydığında, önce beyaz kireç duvarlardaki asimetrik çatlaklıklar gözüme ilişiyordu. Ne abstrakt ve kübistik tablolar oluşturmuş bu çatlaklar. Çatlakların estetik güzelliği geçen zamandan kaynaklanıyor. Kısa sürede oluşmuş olsalar bu kadar alımlı olamazlardı. Çatlaklar odanın havasını ısıtıyor, bizi tarihle kucaklaştırıyordu. Onları seyrederken sanki bir kaplıca havuzunda dinleniyormuşçasına huzur buluyorduk. Duvarda bir firmanın bedava verdiği yapraklı takvim, takvimde de gaz tüpü resmi vardı. Vezüv marka gaz sobası, lale desenli perdeler ve altında görülmeye değer tül. Bu tül perde de alışılagelmiş değil karışık desenli hem de çok renkliydi. Yerde kahve ve kiremit renk tonlarının ağırlıkta olduğu bir göbekli alaturka halı, halının üstünde Anadolu desenleri vardı. Gördes halısı olduğu kesindi. Çaydanlık Denizli yapımı, güğüm sanırım Bursa olmalı. İkbal Nine divanının üstünde tahta kurulmuş gibi oturuyor. Yaslandığı yastıklar tam Anadolu usulü içleri ot dolu sert yastıklardı, kenarları dantel örtüleriyle süslenmişti. Duvarlar biraz isli ve badana istiyor ama çatlaklara laf yok onları sevdim...
Bu evin içinde gözlerim dolanırken aklıma Türk filmleri gelmiyor değil. Hani Memduh Ün ya da Kadri Yurdatap diyelim bir film çekimi sırasında bir memurun ya da dar gelirli emeklinin iki göz odalı fakirhanesinde çekim yapmak istese tam yeri burası. Hani bir ricayla gönlünü alsalar İkbal ninenin evi tam anlamıyla bir kültür odağı. Anadolu orta direğinin kusursuz bir kesitiydi.
Bunları düşünüp İkbal ninenin biricik kızının demlediği çayı altın yaldızlı bardağından içerken gözüm elektronik eşyalara takılıyor. Ha unutmadan o plastikten üretim kırmızı beyaz desenli çay tabaklarından bahsetmeden geçemeyeceğim. O tabaklar kamyoncu barınaklarında, kahvehanelerde, kantinlerde sözcüğün tam anlamıyla has çayın içildiği her yerde bulunurlar. Burada da ortam doğal olarak aynıydı.
Televizyon çok yeni tip bir geniş ekran televizyon. Müzik seti de oldukça yeni teknoloji ürünlerden biri gibi görünüyordu. Her ne kadar dar gelirli de olsa da ninemiz, elektronik eşyalar konusunda oldukça düzeyli ve zevk sahibi olduğunu gösteriyordu. Perdenin tam üstünde en yeni model Arçelik klima monte edilmiş durumdaydı. Elektronik eşyalara gözümün takıldığını hisseden nine hemen söze girdi,
“Elektronik eşya konusunda dikkat etmek lazım. Kalitesiz mal aslında daha pahalıya mal olabiliyor. Eskiden tamirciler kalenderdi, yaşlıya saygı vardı. Şimdi doğru dürüst tamirci bulmak da zor. Geçen gün duydum kalfası ağlayarak anlattı, çamaşır makinelerini tamir eden usta geçim derdinden, alacaklı korkusundan bunalıma girip intihar etmiş. Görüyor musun oğlum ne günlere geldik? Ben taksitle, kimi zaman da gazete kuponlarıyla alıyorum bunları. Amma ve lakin yeni alıyorum, artık kullanılmışa itimadım yok. Bak oğlum gir mutfağa oradaki su ısıtıcısını da gazeteden aldım.”
İkbal Nine’nin isteğini kırmıyorum, kabul ediyorum ve mutfağa giriyorum. Bu sırada hanım kızı da bana bir tabak kurabiye veriyor, teşekkür ediyorum. Mutfakta gazete kuponlarından kazanılan su ısıtıcısını tam anlamıyla gölgede bırakan bir alet var. Dev büyüklükte dört yıldızlı ve “no frost’’ buzlanma yapmayan ‘Ariston’ marka buzdolabı. Heybetli bir makine bu, ve üzerine plastik çiçekli bir vazo konulmuş. Vazonun altındaki harika dantel işleme buzdolabının önüne doğru sarkıyor. Mıknatıslı ve büyükçe bir nazar boncuğu da süslemiş Ariston buzdolabını.
Tekrar kurabiye ve çayımla misafir odasına geçiyorum, orası daha sıcak ve konforlu. Çaylarımız tazelenirken ben de dışarıyı seyrediyorum. Sokak satıcıları bağırırken, ardından hurdacı geliyor. Gençler çöplerden kağıt ve cam parçaları topluyor. Çöpte hastalıklı maddeler, kan bulaşmış camlar, daha neler neler olabilir. Gençler bu olasılıklara aldırmadan ganimeti tahtadan bir el arabasına doldurup, yorgun argın başka bir çöplüğün yolunu tutuyor.
İkbal Nine’den anılarını dinliyorum. Demiryolcu kocasının işi yüzünden yaşamının geçtiği kasabaları ve kentleri anlatıyor bana. Zor koşulları, o koşullarda nasıl çocuk büyütebildiğini anlatıyor. Çocuklarını bir sobanın önünde leğende nasıl yıkayabildiğini, ilkokula nasıl hazırladığını anlatıyor,
“Oğlum zaman geliyordu inan çocuklarıma yedirecek margarini zor buluyordum. Akşam yemeğinde makarna ve ekmek yiyorduk. Bu teyzen neler çekti neler bir bilsen.”
Birden İkbal Nine’nin yüzü sertleşiyor ve kararlı kararlı,
“Amma hiç pes etmedik, umudumuzu hiç yitirmedik, gene de Mustafa Kemal Paşa’yı unutmadık ve her zaman da duacıyız oğlum.”
Sonra eski şarkılardan, Hamiyet Yüceses’ten, Zeki Müren’den, Müzeyyen Senar’dan, Safiye Ayla’dan söz ediyor. Eski konser anılarını anlatıyor:
“Şimdi artık o güzelimkonserler de kalmadı. Görüyorsun oğlum, televizyonlarda bir gösteri bir gösteri. Boş konuşuyorlar, çiğ köfte yoğuruyorlar, şarkı söylüyorlar, pis şakalar yapıyorlar, kimileri telefonla katılıp ya yağ çekiyor ya da saldırı yapıyor. Eskiden böyle değildi, sanatçıya saygı üst sınırdaydı. Onların konserlerini heyecanla beklerdik, paramız olursa onları sevredip dinlerken çok keyif alırdık. Onların özel yaşamlarını pek kurcalayan olmazdı. Şimdi görmüyor musun? Sanatçıların içi dışı meydanda yahu. Onların mahremine giriyorlar, incitiyorlar oğlum. Bizim zamanlarımızda onlara saygı öğretilirdi. Sanatçılar öylesine gerçek, öylesine duyguluydular ki ahhh...”
Kızı İkbal Nine’yi kendisini fazla yormaması ve üzülmemesi için uyarıyor. Çaylarımız tazelenirken konu da biraz dağılır gibi oluyor. Derken yeniden geçim derdine, taksitlere ve gerekli ev eşyalarına geliyor laf. Bu arada bizimle beraber oturan komşu da katılıyor konuya,
“Bir Arçelik buzdolabı aldım, taksit taksit ödüyorum. Spotçulardan aldım ama taksit yapınca biraz daha pahalı oldu. Bayağı yeni bir buzdolabı, yeni olsun dedim ne yapayım her zaman alınmıyor ki. Belki de bu buzdolabı bozuluncaya kadar biz hakkın rahmetine kavuşuruz.”
İkbal Nine hemen atılıyor,
“Nee! Spotçuya taksit mi yaptın? Taksitle zaten yeni fiyatı gibi olur o. Ne tip buzdolabı?”
“Arçelik!..”
“Tamam da onun ne tipi? No frostu var mı?”
“Frost mu ne bilmem, bayağı yeni işte işimizi görüyor.”
“Olur mu? No frostsuz?! Kaç para verdiniz?”
“Bin ikiyüz. Ama herhalde o frostu yok.”
İkbal Nine alaycı bir şekilde gülümsemeye başlıyor ve başını yana doğru eğiyor,
“O frost değil yahu komşu, no frost no. Yani buzlanmadır, karlanmadır yapmıyor. Arada bir buzlarını temizlemeye gerek kalmıyor, İşte o tip. Şimdi bana söyle buzluğu nasıl? Büyük mü? Buzlanma yapıyor mu?’’
Komşu zor durumda, elektronik terimler konusunda oldukça yardımsız ve bilgi azlığı çekiyor. Biraz da konudan kaçmak istemekte. Ne diyeceğini şaşırıyor,
“Bilmem pek karlanmıyor, daha yeni aldık bakarız.”
İkbal Nine bastırdıkça bastırıyor, oturduğu yerde kıpırdanmaya başlıyor. İçi içine sığmaz şekilde başlıyor bilgilendirme harekatına,
“Niye Ariston almadınız kız? No frost. Buzdolabı dedin mi Ariston’dan başkasını kesinlikle tanımam. İkibin beşyüz lira verdim.’’
İkbal Nine yerinde duramıyor, romatizmalı elleri de canlanıyor. Birden bire uzmanlık alanı olan bir konuda adeta konferans vermeye başlıyor. Onu şaşkınlıkla seyredip dinliyoruz. Ariston’un kapasitesinden, soğutma özelliklerinden, kolaylığından söz ediyor. Birden meraklanıyorum ve ufak su dökmek bahanesiyle misafir odasından çıkıyorum. İçeriden sesler halen geliyor,
“Ariston, Ariston...’’
Tuvalete gider gibi yapıp mutfağa süzülüyorum. Aslında bir yakalansam rezil olacağım.
Heyecanla buzdolabını açıyorum. İkibin beşyüz liralık buzdolabının raflarında adeta fareler yan değnegiyle geziyorlar. Bir şişe ve bir diğer plastik sürahide su. Yemek bölümünde bir küçük tabakta üç buruşuk zeytin, bir parça teneke peyniri, yarım kavanoz reçel. Meyveliği açmıyorum çünkü sürgülü ve ses çıkartabilir, ancak bulanık camların arasından bir lahana ve üç-dört domates görünüyor. Buzluğu açıyorum, bir kabın içinde yaklaşık ikiyüz gram donmuş kıyma. Başka yiyecek yok. Buzluğun da buzdolabının da kapağını kapatıyorum. Gülme tutuyor, gözlerimden yaş geliyor. Bu yüzden kendime çok kızıyorum. “ Sen az mı yoksulluk çektin sanki ” diye kendime içerliyorum. Tuvalette biraz bekleyip gülme krizini atlatıyorum ve yüzümü yıkıyorum.
Tuvaletin durumu ve görünüşü de harika. Örneğin alaturka deliğin fare ve kokuya karşı bir kapak düzeni var ki tam bir teknoloji harikası. Aşağıya doğru açılıyor ama yukarı doğru açılmıyor. Yani fare kesinlikle o yolu kullanamaz. Gece lambası gibi bir düzenek kurulmuş. İnce bir kablo bir yerlerden tuvalete sarkıtılmış, sanırım bir adaptörden geçiyor ama adaptör tuvalette değil. Kablo tavana yakın bir yerde bitiyor ve duvara bir şekilde çiviyle beraber çakılmış. Çivi kabloyu tutabilsin diye burulmuş. Kapak falan yok, tek başına küçük bir çıplak mor ampul. Herhalde insanımız tuvalette biraz ürküyor. Yani tuvaletteki gerçekler gün ışığı ya da çıplak gözle rahat görülemiyor. Tuvaletteki dışkı ve cinsel organ gibi gerçekler sanırım biraz örtülmek isteniyor. Ancak tamamen aydınlatabilmek için de lamba var, bunun kullanım zamanı muhtemelen temizlik olmalı. O lamba da çıplak bir kırklık ampul ve giriş kapısının üstüne bir yere monte edilmiş. Böylece su falan fışkırırsa diye iki lamba düzeneği de yeterince tehlikeden uzağa yerleştirilmiş durumda. Bu tam bir sertifikasız profesyonel işi. Görsem ustanın elini öpeceğim. Tuvaleti daha yakından incelemiyorum, bu konuda da vicdanım rahatsız, çünkü halen buzdolabının etkisindeyim.
İyice bir nefes alıp tekrar misafir odasına dönüyorum. Yüzlerine fazla bakamıyorum, göz göze gelsek ağladığımı sanıp beni soru yağmuruna tutacaklar. Çünkü gözlerimden yaş geldi. Bunun için utanıyorum, içim büklüm büklüm. Belki güldüğümü de anlayabilirler, foyamız meydana çıkabilir. Duygularımı nasıl anlatacağım onlara? Konuşmalara kısa ve öz olarak katılıyorum, yüzüm halıya dönük ve desenleri etüt ediyorum. Soru gelirse ya ‘evetle’ ya da ‘hayırla’ kısa yanıtlar verip gülmemi zor tutuyorum. Aslında o anda neden bu kadar güldüğüme de bir anlam veremiyorum. Yokluk mu, yoksa başka bir nedeni mi var? Yoksulluksa yoksulluk, insan hali hiç de komik değil.
Biraz sonra el öpüp misafirlikten dışarı çıkıyoruz. Misafirlikte beraberimde olan anneme mutfağa gittiğimi ve o meşhur Ariston buzdolabının içinde neler gördüğümü, özellikle no frost buzluğun içinde neler gördüğümü anlatıyorum... Birbirimize sarılıp gülüşüyoruz. Değil Avrupa Birliği, hangi birlik ya da ekonomik işbirliği konferansları örgütleri olursa olsun, böylesi bir tüketim toplumu bulamazlar. Hani atalar bile demişler ya zaar; “ Ayranı yok içmeye, tahteravanla gider sı..maya diye.’’ Burası melmeket gardaşım, yok öyle!
Orta büyüklükte bir Anadolu kentinde bulunan emektar gecekondu evinde konuk olacağız. Yaşlı ve çok sevilen bir ninenin evine gidiyoruz. Bolca gecekonduların bulunduğu mahalleden bahsederken insanın aklına çok çeşitli renkler ve şekiller gelmiyor değil. Kimilerine göre gecekondu mahallesi iğretiliktir, üstünkörülüktür, varoştur, salaştır.Günümüzde varoş sözcüğü sanırım bu tür yerler için çokça kullanılır oldu.
Jeudi, 05 Juillet 2018 19:37
Published in nouvelle || öykü || story
Written by
Read more...

Meşe Ağacı bir sabah uyandığında, gövdesinin genç ve yaşam hevesiyle yüklü dalına, bir baltanın saldırdığını görerek telaşlanmış

"Hey Balta!" diye seslenmiş. "Ne yaptığının ayrımında mısın?"
Balta boynunu bükmüş:
"Ben ne yaptığımı biliyorum!" demiş. "Lakin yaptıran ben değilim. Sapımı tutan EL' in acıması yok!"
Meşe Ağacı bu sefer El'e çıkışmış:
"Hey El!" demiş. "Ne yaptığının farkında mısın?"

Dimanche, 15 Octobre 2017 10:03
Read more...

Yaşam sanki bir yazın türü: Uzun yaşayanlar roman, erken ölenler öykü, çocuk yaşlarda göçenler birer fıkra bırakıyorlar geriye!

Seksen dört yaşımdayım ve romanımın son bölümlerini yaşıyorum. Birkaç yıl önce geçirdiğim ameliyattan sonra, doktorum yazılarıma birkaç boş sayfa daha ekledi. Yapıtımı sürdürüyorum!
Kolay olmuyor elbette! Örneğin eskisi gibi o dağ senin bu dere benim koşup fotoğraflar çekemiyorum. Ayaklarımda bir tembellik var, yürürken sendeliyor bazen düşmemek için ucunda yeşil yapraklar açmış bir dal arıyorum!
"Dallarım size kurban olsun!" dese de bir incir ağacı, benim olmayan dallara güvenim kalmadı!
Dün akşam annem rüyama girdi! Tanıyorsunuz siz onu::
"Çok abartıyorsun!" dedi. "Ölüm, anlatıldığı gibi bir yaşam süreci değil. Dünyaya gelmeden önce neredeysen, oraya dönüyorsun!"
"Öteki dünya, cennet, cehennem?"
Gülüyor annem:
"Huri kızlarını, kevser şaraplarını unutuyorsun!" diyor.
Hınzırlık bu ya:
"Erkekleri anladım da!" diyorum, "Kadınlara kaç huri erkeği veriyorlar?"
Annemin kahkahalarıyla uyandım. Oysa annem, yaşamı boyunca bu kadar gülmemişti. Gülüp eğlenmek için her olanağı vardı. Örneğin İkinci Dünya Savaşı' nın en civcivli günlerinde bir lokma ekmek, bir çanak yemek bulabiliyorduk.
"Benim karnımı doyurmam, yağmur sularının akmadığı bir çatının altında yatmam, hele hele ocağımdaki ateşin sönmemesi, mutlu olmama yetmez. Ben yalnız kendim değilim, ben herkesim! Herkes salim olmadan ne sağ olabilirim, ne de salim!"
Gelin de böyle bir annenin çocuğu olun! Böyle bir anneden kan taşıyın, çevrenizde açlıktan kıvranan insanları görmezden gelin!
Anneciğim! Bana devrettiğin düşünce ve davranış koşullarını, yattığın yerden kalk da sen yaşa bakalım!
"Ya beni ben yapan yaşadıklarım?" diye soruyor annem. "Ne genç kızlığımı yaşadım, ne olgunluğumu. On altı yaşımda savaşlardan bıkıp Sakız Adası' ndaki evimizi barkımızı arkadaşlarım Maria'yı, Yorgi'yi bırakıp Anadolu topraklarına sığınmak zorunda kaldım. Oysa ben bir keman virtüyözü olacaktım. Müzik öğretmenim Madam Koharik öyle diyordu. Çeşme'ye geldiğimizde aylarca kemanım bana baktı ben ona! Siyah kutusundan çıkarıp bir kez bile okşayıp koklayamadım. Sakın: 'Keman kokar mı?' diye sorma. Senin olan, sevdiğin her nesne sana mis gibi kokar!"
Ben bu kadını anlayamıyorum! Altı Şubat 1978 günü yetmiş iki yaşında göçüp giden ve beni altı ay tasalar içinde bırakıp, yemeden içmeden uzaklaştıran bu kadını!
"Madem ki beni bırakıp gidecektin, neden rüyalarıma giriyorsun? Yoksa hala annelik görevini mi sürdürüyorsun? Yaşamayı nasıl benimseyip alışmamı sağladınsa, şimdi de beni ölüme mi hazırlıyorsun? Boşuna heveslenme anne! Öldüğümde madem ki yanına gelmeyeceğim, ölümüm ölümden sayılmayacak. Birkaç küçük madde olarak toprakta yaşayacağım. Yarın bir kır papatyası olarak yer yüzüne çıkmayacağımı kim bilebilir? Belki küçük kızıl saçlı bir çocuk, hatta adı Cavit bile olabilir, beni koparmaya kalkabilir:
"Cavit, dur çocuğum!" diye bağırabilirim. "Kendini koparma!"


[22.07.2017 / facebook]

Mardi, 01 Août 2017 10:03
Read more...

İzmir'de doğup büyümüş, Kız Lisesi'nin orta bölümünü bitirerek Lise'ye kaydını yaptırmış bir genç kızdı. Sarışın, mavi gözlü, boylu poslu bir Ege dilberi işte!
Bir sabah yaz aylarında çalıştığı tütün mağazasına giderken, adamın biri gel sen yolunun önüne dikil ve gözlerini ayırma genç kızdan. Adamın biri dediğimize bakmayın, yirmisinde ancak ya var ya yok!
Cemal ile Gülperi birbirinin yüzüne dalıp gittiler. Sanki ateşe düşmüşler gibi titrediler. Sonra birkaç sabah daha aynı rastlantıyı yaşamak için ayaklarını sürüdüler!
Cemal dedi ki:
"Ben Karaburun'da yaşıyorum. Anam, babam, kardeşlerim oradalar. Kabul edersen seni götüreyim yanlarına!"
Karaburun Karaburun olalı, bu kadar güzel bir kız görmemişti sanki!
"Kim kız, o kız?"
"Behçet'in Cemal, tutmuş kolundan getirmiş, Hem güzel hem hanım! Gülüzar Yenge: 'Gelinim diye demiyorum!' diyor, ' Vallahi de tallahi de çok cana yakın maksum. Bana: 'Anne!' diyor, başka bir şey demiyor!"
Üç gün sonra mı, yoksa beş gün mü? İskele'nin bu güne kadar on çuval un elemiş bir avuç kadını, oturmuşlar öğlene yetiştirecekleri ada soğanı böreği için yufka açıyorlardı.
Birisi:
"Öyle geriden bakmakla olmaz Gelin Hanım!" dedi. 
"Otur birkaç yufka da sen aç bakalım!"
Gülperi oklavayı ilk kez alıyordu eline. Yine de sesi çıkmadı, bir topan hamuru açmaya çalıştı. Yufka elbette eğri büğrü olmuştu. Başka birisi:
"Gelin Hanım!" dedi. " Git bitişik komşu Bahriye Abla'ya söyle, sana tirsekli tavayı versin!"
Bahriye Hanım:
"Kızım!" dedi, " bunlar seninle dalga geçmişler. Ben şimdi onların hadlerini bildiririm!"
Bahriye Hanım önde, Gülperi arkasında kadınların yanına varmışlar:
"Kız orospular!" diye bağırmış Bahriye Hanım. "Bu genç taze ile alay edeceğinize, biriniz gösterip öğretseniz olmuyor muydu?"
Orospu sözcüğü Karaburunlu kadınlar arasında bir övgü sayılıyordu. Görmüş, geçirmiş, yaşamış, hatta usta olmuş anlamına geliyordu. 
İçlerinde en genç olanı, Gülperi'yi yanına çağırdı:
"Gel otur yamacıma!" dedi. " İçlerinde kötülük yok. Hatta seni çok seviyorlar. Buraya ilk geldiğimde bana yaptıklarını desem şaşar kalırsın. Karabunlu bunlar, akıllar fikirleri şakada, oynaşta!"


[03.07.2017 / facebook]

Mercredi, 26 Juillet 2017 10:03
Read more...

Karaburun İskele'de deniz kıyısında durun ve yüzünüzü kuzeye çevirin! Tam karşınızda bir ada var: Buraya Büyükada diyorlar!
Her sonbaharın başlarında, Gümrükçü Subhi Bey ile kızıl saçlı oğlu Cavit, beni götürüp bu adaya salıyorlardı.
Ben sonbaharı, kışı, hatta ilkbaharın ilk günlerini burada geçiriyordum. Adada yiyecek çok boldu, Balıkçılar da yalakları taze sularla doldururlar, sıkıntı yaşamazdık!
Cavit beni çok severdi, ben de onu çok severdim! Birbirimizden ayrılmamız yüreklerimizde acılar oluştururdu ama ben bir keçiydim, çabuk unuturdum. Cavit beni unutamaz, bazı geceler yastık kılıfını göz yaşlarıyla ıslatırdı!
Mart ayının sonlarına doğru, büyük kayanın tepesine çıkar, adaya yaklaşan tekneleri izlerdim. Sonunda Cavit ile babası gelip beni alırlardı. 
"Kız sen ne kadar şişmanlamışsın?" derdi bana Cavit!
Ona adanın en yakışıklı tekesiyle yaşadıklarımı anlatamazdım!
Bir keçinin doğum yapması ile, bir yazarın öykü yazması arasındaki yakınlığı gel de anlat bu çocuğa!
Her seferinde üç yavru getirirdim dünyaya, üçü de bana benzerdi. Anne olmayan bilmez: Yavrularımı emzirirken duyduğum sevinci! Yaşıyor olmanın ve doğanın beni zorunlu kıldığı görevleri yerine getirmenin mutluluğunu!
Ben yeşil çimenlerin üzerinde uzanıp yatarken, çevremde koşup eğlenen çocuklarımı izleyip, bir bal arısının getirdiği nergisi koklardım!
Ayrılık günü gelip çatardı. Cavit:
"Üzme kendini!" derdi bana. "Bijen Hanım iyi bir kadındır. Üstelik okumuş, etmiş! Onun da iki oğlu var. Senin çocuğunu da öz evladı gibi bakacaktır!"
Çocuğum iri yarı bir adamın omuzlarında yeni evine giderken, Bijen Hanım:
"El bebek gül bebek büyüteceğim ben bunu! Boynuna altın kolye bile takacağım!" diyerek bana bakıyordu.
Çocuğum avaz avaz bağırıp uzaklaşırken, kardeşleri:
"Anne!" diyorlardı. "Nereye götürüyorlar Yusuf'u?"
Benden habersiz Yusuf mu koymuşlar çocuğumun adını?
"Peki, sizin adlarınız ne?" diye soruyorum.
"Ben Hamdi!" diyor birisi. Öteki: "Benim adım da Uğur!" diyor. 
Hamdi ile Uğur'u kimselere vermedim. Okuttum, eğittim. Hamdi Doktor bile oldu!


[04.07.2017 / facebook]

Mardi, 18 Juillet 2017 10:03
Read more...

087-1yo-basosmanfrat-otekilermonologu

[TIKLA]

iç. beşparmak, S. ? / Ocak-Şubat 2003, s. 3

Vendredi, 26 Mai 2017 13:30
Read more...

078-1y-pinarfatih-pervani

 

 

Yaklaştıkça uzaklaşılan bir yere doğru gidiyoruz. 92 km’lik yolu bir gün boyunca alamamızdan belli. Tek bildiğimiz doğuya doğru gittiğimiz. Olmayan bir yere, hayali bir ülkeye gittiğimiz duygusu ‘Deşt-i Buhara Geçidi: 1410 metre’ tabelasını görünce yerini Fizan’a gittiğimiz duygusuna bırakıyor. ‘Danila Geçidi: 1565 metre’ tabelasını görünce arabadan inip sol yanımdaki Botan Nehri’nin aktığı vadiye bakıyorum. Aklım yuvarlanıp gidiyor. Coğrafyanın da delirebileceğini görüyorum. Eğer varsa Fizan, ancak böyle bir yer olmalı. Kendime gelmek için başımı kaldırdığımda karşımda 2444 metrelik Körkandil Dağı’nı, arkamda 2838 metrelik Herekol Doruğu’nu görüyorum. Zaten vertigoya ilk kapıldığım yer burasıdır. Ne zaman dengemi kaybetsem kulaklarımda Botan’ın uğultusu çınlar. Başım dönüp düşecek gibi olsam, sırasıyla Şırnak, Van, Bitlis, Batman ve Mardin’i görür, olduğum yere, Pervari’ye yığılır kalırım.
Dimanche, 21 Août 2016 17:25
Published in nouvelle || öykü || story
Written by
Read more...

Çağın birinde, Kimler ülkesinin Kimsecikler ilinde Kimcik adında bir kılağıcı varmış. Artık kullanılamaz denilen bıçakları, nacakları ağızlar; yeniden uç açar, kılağılarmış.

Kılağıladığı ağza düşen bir akasya yaprağı iki olur inermiş yere. Gizini kimseye söylemez, kimseye göstermeden işini yaparmış.

Suskunluk suyundan çıkmayan, kırçıl sakalını ince beline iki dolam saran Kimcik, konudan komşudan, kurttan kuştan sesini esirger, ellerini göstermekten de sakınırmış.

Her dirinin başına geleceği gibi, Kimcik'in de tükendiği gün gelmiş. Bir baltanın körelmiş ağzıyla didişirken; dirim güresi bitiverince yıkılmış oracığa.

Kondaşları, komşuları kapı açık olsa bile içeri girmezlermiş. Dışarıdan seslenerek, alırlarmış kılağılanmış gereçlerini. O gün de iki orak ile bir sındıyı almaya gelen komşuları, uzun uzun seslenmelerine karşın; Kimcik'e duyuramamışlar kendilerini. Akşama doğru gelir alırız diyerek ayrılmışlar oradan. Günbattı sularında gelip, yine seslenmişler içeriye. Yanıt gelmeyince, bu kez bitişik komşusu çanakçıyı çağırıp; birlikte girmişler içeriye.

Kimcik gömüldükten sonra, çanakçı komşusu Kimcik'in sesini işitenin yalnız kendisi olduğundan söz etmiş. Ellerini görüp görmediği sorulunca kapı komşusu Kimcik’e öykünmeyi seçmiş; suspus olmuş.

Çok iyi bir usta olduğundan, kılağı alırken elini kesmeyeceğini savlayanların yanında, sol elinin bilekten kesik olduğunu söyleyenler de çıkmış. Nedir, kimse bir tırnağının ucunu bile görmediğinden, ne dedilerse belleklerde yer etmeden uçup gitmiş. Derken biri orağının, öbürü tırpanının öyküsünü anlatıp; yirmi yedi yıldır ona komşuluk yapan çanakçı da bilmiyorsa kimsenin bilemeyeceği üzerinde birleşmişler.

Yıkayıcı geç gelmiş olsa da onların hangi bilinmeyenin eteklerine dolanıp yorulduklarını anlamış. Ayağa kalkıp, kıçlarıyla yerden aldıkları tozu silkerek yola koyulmakta olan kondaşlarına Kimcik’in sol başparmağını görüp görmediklerini sormuş. Hepsi bir ağızdan  “hayır” diyeceklerken, ağızları açık kalakalmış. Yıkayıcı, kendisine dönmüş sasıyan açık ağızlara daha çok dayanamayınca sıkılığıyla övündüğü ağzını açmış. Kimcik’in sakalına sinmiş kılağılardan girmiş, yağlı kara taşa dönmüş sol başparmağının kemiğinden çıkmış.

Kimcik, kılağıladığı bıçakların, orakların, sındıların ağzındaki kılağıları payam yağı sürdüğü başparmak kemiğiyle alıyor, sakalıyla siliyormuş.

Mardi, 26 Juillet 2016 17:23
Read more...
075-3nn-pinarfatih-ingalig_koyu

2002 yılında ve Batman’ın Sason ilçesindeyiz. Daha doğrusu Sason’un Dağları’ndayız. İnsanın aklını başından alan bir hava. Doğanın çıldırdığı bir mevsim: İlkbahar. Dağlar, gövdesi bahar yeşili, başı kar beyazı, etekleri su mavisi bir bayram çocuğu gibi. Börtü-böcek, insan-kuş kim varsa sevinçten çıldırmış, bayram çocukları gibi birbirine sarılıyor. Bir gün 3000 metrelik Meleto Dağı’nın tepesindeyiz, diğer gün mavi bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla akan Sason nehrinin kıyısında. Batıya gitsek Diyarbakır’dayız, doğuya dönsek Bitlis, aşağısı Batman yukarısı Muş.

Dimanche, 05 Juin 2016 09:23
Published in nouvelle || öykü || story
Written by
Read more...

Bir gözüm annemde. Epeydir ama. Bir açım… Bir açım… Öyle böyle değil; kavruluyor midem. Bir şey geçmedi şu döküntülü boğazımdan.  İki gündür.

Baktım bir gözüm yetmiyor anneme bir şey demeye. İki gözümü saldım üstüne. Akıntılı, kurumuş çapaklarla yarı kapalı. Yarım gözlerle bakıyorum demektir…  İki yarım bir eder;  doğrusu bir gözle bakıyormuşum. Görüyor beni, biliyorum. Tanımıyormuş gibi oralı olmuyor. Küçüğüm daha. Çok küçük; üstelik ayaklarımdan biri birazcık kısa. Hangisi? Bilmiyorum hangisi.

Dimanche, 15 Mai 2016 15:59
Read more...

Sen dersini yine doğru yapmamışsın Meryem. Gel bakalım yanıma!

İsteksizce kalkardın arkadaki sıradan. O yol bitmesin diye adımlarını kısacık atar, tombul ayaklarını sürüye sürüye, korkarak ve tiksintiyle giderdin masasına. Giysilerine sinmiş sigara kokusunu ve sana çarpan nefesini sevmezdin. Sararmış bıyıklarını, kahverengiye çalan dişlerini, kirpiklerine yapışıp kalan o kurumuş çapakları yakından görmek istemezdin. Önlüğünü beline sıyırarak seni kucağına oturtuşundan, yamuk yumuk kocaman bir “A” çizerken sen; onun kıllı ve kocaman ellerinin vücudunda dolaşıyor olmasından hoşlanmazdın. Çocuk bedenini ileri geri sarsmasından, seni kucağına sıkı sıkı bastırmasından, gittikçe hızlanan soluğundan nefret ederdin. Kocaman A’yı yine doğru yapamazdı titreyen ellerin. Bir daha yazdırırdı sana, bir daha, bir daha… Sonra sıra kocaman bir B’ye gelirdi. Sınıfa umutsuzca göz gezdirirdin. Biri fark etsin isterdin. Bir anormallik vardı sanki. Altı yaşındaki çocuk yüreğinle hissederdin; yok muydu acaba? Emin olamazdın. Ders böyle mi yapılırdı? Bilemezdin. Artık acıyan canın ders yapmak istemez nemlenen gözlerini de kimsecikler görmezdi.

Mercredi, 06 Avril 2016 18:28
Read more...

I

Biraz sonra yönetim katındaki  toplantıda buluşacaklarından habersiz, asansörde bulunan bu üç kişinin ortak yönü aynı iş yerinde çalışıyor olmak. Göz aşinalığı sadece... Işıkların bir an sönüp tekrar yanması, asansörün kısa duraklamadan sonra  gidilmek istenen yönün tersine hızla yukarıya çıkması, hepsinin  gözlerinden  saçılan korkuyu dört metre kareye yığdı. Kadın kıpırtısız kaldı. Siyah saçlı delikanlı –yirmi beşinde ya var ya yok- şaşkınlığını kısa bir ünleme sığdırdı: “Hoppalaaa!”. Jölenin sultasında arkaya taralı, simsiyah saçları onun kadar şaşırmadı, kıpırdamaları yasaktı galiba. Kumral seyrek saçlı, kelli felli adam, korkudan   kanatlarıyla kendini oradan oraya atmaya başladı.

Lundi, 25 Janvier 2016 14:23
Published in nouvelle || öykü || story
Written by
Read more...