cartoon porn games
famous cartoon porn
cartoon xxx

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

Displaying items by tag: ahmet hamdi tanpınar
Mardi, 19 Avril 2011 13:21

“Sinemada rejisör mühendistir”

“Filmoloji Kongresi azası” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, (Edebiyat Fakültesi) öğrencilerine sinemayı anlattığıdır. Cesaret yılları: 50’ler. (bkz. Tanpınar’ın sinema/tiyatro kıyaslaması)

[ergun tavlan] (bb 3/’05)
Mardi, 19 Avril 2011 12:39

Narmanlı Yurdu

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir dönem yaşadığı mekan. Şairlerin ressamların bir zaman gezinip durduğu garip şato.

[mehmet çilek] (bb 2/’05)
Mardi, 19 Avril 2011 01:05

Huzur

Tanpınar’ın 1949’da (48 yaşındadır) yayımlanan romanı. Selim İleri’ye göre, “bir bilgelik kitabı.”

[ergun tavlan] (bb 6-8/’06)
054-1ymem-korayhale-onlar_artik_33-mina_urgan

Hayvanlardan, özellikle köpeklerden çok şey öğrendim.

Karşılıksız sevmeyi.

Vefayı.

Dimanche, 14 Octobre 2012 18:41

Ben Neden Bir Otel Kâtibiyim

2000 yılından bu yana arada bir beni şaşırtacak türden çeşitli armağanlar alıyorum. Kimi zaman akıl almaz kılıklara bürünerek ne yapıp edip hiç beklenmedik bir anda bana bizzat hayatın kendisi kendi elleriyle sunuyor bu armağanları. Kimi zaman da, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen dostlarım sunuyor. Üstelik sadece güzel değil, aynı zamanda paha biçilmez de oluyor bu armağanlar. Sözgelimi, geçen ay Devlet Tiyatroları oyuncusu sevgili dostum Ahmet Türkoğlu’nun kitaplığından çıkarıp verdiği armağan böylesi bir armağandı; Çağdaş Eleştiri Dergisi’nin bütün sayıları...

Doğrusu, 1982’de yayımlanmaya başlayan bu derginin bir sayısını bile görmüşlüğüm yoktu. O yüzden, eve gelir gelmez masanın üstünü temizleyip hepsini önüme koydum ve içimi yakan bir gecikmişlik duygusu eşliğinde, her birini alıp büyük bir iştahla tek tek okumaya başladım. Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım tabii, tek tek okuyayım derken birini bırakıp aceleyle ötekini alıyordum elime. Derken, derginin Haziran 1982’de yayımlanan dördüncü sayısına gelince durdum. Orada, Edip Cansever’le yapılan bir söyleşiye rastlamıştım çünkü. Derginin neredeyse on beş sayfasını kaplayan bu söyleşinin sorularını Adnan Benk, Tahsin Yücel ve Nuran Kutlu soruyordu.

Tabii, kalemi aldım ve Edip Cansever’in söylediği bazı sözlerin altını çizmeye başladım hemen. “Bütüne gitmek için ayrıntıları da biraz silmek gerekiyor, çünkü şiir hiçbir zaman ayrıntı değildir, hatta sanat hiçbir zaman ayrıntı değildir. Ayrıntı vardır ama görünmeyen, silinmiş ayrıntılardır. Resimde de bu böyle, sen resmi sık sık ele aldığın için söylüyorum. Baktığımız zaman, işte bu ağaç, bu ağacın yaprağı, bu da altındaki yaprağın damarı diye bakmıyoruz resme. Bu ayrıntılar silindikten sonra kalan şey oluyor resim. Bir şeyi yürütmek, sürdürmek için ayrıntı gerekli ama ayrıntıların okurun gözünde yok olması da zorunlu. Ayrıntı bir marifet gibi kalmamalı,” sözlerinin altını çizdim önce. Hemen ardından, “Cam işçisine, üflemeye ne zaman başlayıp ne zaman son veriyorsun diye sorsak herhalde şaşkın şaşkın yüzümüze bakar. Nasıl yaptığını çok iyi biliyordur ama, bir ‘anlatılmaz’ı biliyordur. Şiirin de bitişi bazı şeylere bağlıdır. Bazen anlam bile biter de, insan gene de bir ses koymak ister yanına, ya da ses biter anlam bitmez,” sözlerinin altını da çizdim. Sonra, “Ben güzel şiir yazmak istemiyorum” cümlesiyle “Şiir kavramlarla yazılmaz” cümlesinin yanı sıra, “Bir insan yüzünde birçok insan yüzü vardır,” cümlesinin altını da çizdim. Sonra, bu sözlerin hepsini daha önce başka bir yerde okuduğum hissine kapıldım birden. Şiirlerine yüzlerce kez yakından baktığım ve bu denli çok sevdiğim bir şairin sözleri bana elbette yabancı gelmeyecek, diye bu duyguyu pek önemsemedim ilkin. Ama söyleşinin sonuna yaklaşırken, aynı duygu yeniden sardı içimi. Düşüne düşüne nerede okuduğumu hatırladım sonra, Edip Cansever’in birinci ölüm yıldönümünde (Mayıs 1987) Adam Yayınları tarafından yayımlanan Gül Dönüyor Avucumda adlı kitabı açtım ve biraz şaşırarak, vaktiyle orada da aynı satırların altını çizmiş olduğumu gördüm. Hatta, Edip Cansever’in ayrıntılara değinirken resim sanatından da söz ettiği satırların yanına, “26. ve 27. sayfaya, Cansever’in hayatına git, Tanpınar’la ilişkisine bak,” diye bir not düşmüşüm.

Bunları görünce, belleğimi tazelemek için Gül Dönüyor Avucumda'nın ilgili sayfalarına gidip Cansever’in hayatını kendi kaleminden yeniden okumaya başladım tabii. Sonra, komşuları Nigâr Hanım’ı (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kardeşi) anlattığı 26. sayfaya, oradan Ahmet Hamdi Tanpınar’la olan ilişkilerine, oradan da 17-18 yaşlarındaki Edip Cansever’in, şiirlerini göstermek için Tünel’deki Narmanlı Yurdu’na gidişine geldim. Edip Cansever’in anlattığına göre, o gün gözlüğünü takıp şiirleri tek tek okuduktan sonra, “Bu şiirler çok güzel, hepsi de güzel, ama hiçbiri şiir değil!” diyor Tanpınar. Ardından da, odanın ortasına bir sürü resim yayıyor ve Cansever’e, uzun uzun resme nasıl bakılacağını anlatıyor. Hatta, resim üzerinde çok durmasını, resmi çok sevmesini öğütlüyor.

Bu paragrafın kenarındaki boşluğa da tutmuş, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’ine git, Romana ve Romancıya Dair Notlar II’ye bak,” diye bir not düşmüşüm ben. Bu notun yanına da, altını kırmızı kalemle iki kez çizerek, “resim-edebiyat ilişkisi: Hugo, Goethe, Zola, Baudelaire...” yazmışım. Belli ki, bir yazı konusu için kendime güzergâh çizmiş ve onu öylece unutmuşum orada.

Bütün bunları gördükten sonra, bu kez de tutup kendimi başka yere gönderirim diye, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’ine gitmedim tabii. Onun yerine kalktım, İlkyaz Şikâyetçileri’nin, alışılmış vakit tanımlamalarının, “Armalar”ın, çarliston günlerinin, kiliselerin ve tentelerini toplayan pazarcıların arasından geçerek, bana görme biçimleri armağan eden sevgili şairimin yarattığı semtlerden birine, “Bezik Oynayan Kadınlar”ı seyretmeye gittim. Gidince de, Cemal’i gördüm önce; iç konuşmalarıyla birlikte, buğulu bir camın arkasında öylece duruyordu. Hem ut seslerine benziyordu durduğu yerde hem karşı bahçeden havalanan kokulara hem de hiç var olmayan Manastırlı Hilmi Bey’e. Aynı zamanda, Cemal’in dudaklarını yüzerek geçen kırmızı balığa ve bu balığa bakan annesine de benziyordu Cemal. “Anlaşılmayanın ta kendisi”ne de benziyordu. Aynı zamanda zamana dönüşmüş buğulu bir sesle, “Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları/Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum,” da diyordu sanki. Sonra, işte Cemal orada “susmanın su kenarında”ymış gibi dururken, “iki sesi taşıyan bir ses” edasıyla Cemile’nin, Seniha’nın ve Ester’in kalbinden geçip başka sokaklara doğru yürüdüm ben ve başka sokaklar dediğim bu sokaklarda, “Beni bir sardunya büyüttü belki,” diye mırıldanan hayal meyal bir adamla karşılaştım. “Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi”ne benziyordu bu adam, bir hayli solgundu, “kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi ince”ydi ve kendi dalgınlığını dalgalandırmaktan korkarcasına hem yavaş yavaş yürüyor hem de tuhaf bir sesle arada bir bana dönerek, “Ben Ruhi Bey Nasılım,” diye soruyordu. Daha doğrusu, bendeki kendisine soruyordu bu soruyu. Bendeki denizlere, bendeki bitki ve hayvan konumlarına, bendeki uzaklara ve bu uzakların uzağındaki boşluklara soruyordu.

 

Sonra, işte bu “nasıl olan Ruhi Bey” kayboldu aniden. Bir kadının ölüsü değilse bile içinden yanmış bir konağın enkazı kaldırıldı da, gövdesi hafifleyip uçuverdi sanki. Ben de, çiçeklerin aralıklarına bakan hüzünlü bir çiçek sergicisinin, içinde yaz kırıkları taşıyan bir meyhane garsonunun, sağ bileğinden yaralanmış patronun ve kürk tamircisi Yorgo’nun yanından geçerek, Umutsuzlar Parkı’nı geride bırakıp otellere doğru yürüdüm o sırada. Amacım oteller arasında duran Otel Otel’inin en üst katındaki hayali odalardan birine gidip oradan hem şehre bakmak hem de adı bende saklı bir şairin şiirini okuyup ölüm yıldönümünde Edip Cansever’i anmaktı.

Kelimelerden yapılmışa benzeyen otelin kapısından girdiğimde, “Eskiyim, renksizim, kimsesizim,” diye mırıldanıp duran otel kâtibiyle karşılaştım gene; tedirginliğiyle birlikte, silik bir soru işareti gibi öylece oturuyordu. Ben onun bir şey sormasına (“-ki otel kâtipleri sorar”) zaman kalmadan merdiven basamaklarını tırmandım hemen, odama girdim ve cebimdeki şiiri çıkarıp okumaya başladım; “bir ipeğin dokunuşu geri işliyor işte / kapatınca gözlerini / karanfil / karanfile çarpar gibi / yokluğuna akıyor susuzluğum yokluğundan / büyüyen büyüsün artık geleceğime // bu sokakları yürüme desem / içimizi dolanan / bu arzularla uyuma // her elin gölgesi ekmeğe benziyor işte / her kirpiğin ucunda bin düş yanıyor / ve şiirin çiçekevinde her sabah / karanfil / karanfilden artar gibi / Edip uyanıyor”.

Ardından da, şiiri cebime koyup şehre baktım. Şehrin ışıklarına, çizgilerine, seslerine, aşklarına, kavgalarına ve bütün bunların arasında bir belirip bir kaybolan sıkıntılı boşluklarına baktım daha doğrusu. Hatta bir oldu Cemile, bir oldu Cemal, bir oldu Ester, bir de oldu ille de Ruhi Bey gibi baktım.

Ben bakarken, otel kâtibi de aşağıda yeniden mırıldanmaya başlamıştı.

Söylediği ilk şey şuydu elbette; “Anlamadığım şu / ben neden bir otel kâtibiyim”.

 

iç. “Harfler ve Notalar”, İletişim Yayınları, 3.b, 2012-istanbul, s.121-125

Mardi, 14 Juillet 2015 17:48

Tecelliden ziyade arayış: Adalet

Sokrates der: “Adalet bir toplumda herkesin üzerine düşeni yapmasıdır.” Edebiyatçı üzerine düşeni yaptıktan sonra adalet tecelli eder mi etmez mi onu ilgilendirmez. Tecelli sadece politikacıları ilgilendiriyor...

 

064-2nn-duman_cihat-tecelliden-ziyade-arayis-adalet