cartoon xxx
3d cartoon porn
cartoon xxx

No: 102,  Septembre - Eylül - September 2018

les actuels || günceller || actuals
Jeudi, 14 Avril 2011 17:53

Koray, Hale

hale-koray----biyografik-not2

Erzurum, 1945. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi. İngiltere Royal Society of Art ve Cambridge Üniversitesi. Evrim Dergisini çıkarmış Refik Durbaş ve Gündüz Badak ile. Çevirileri ve bir deneme kitabı var. Şiirleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanmış. İngilizce ögretmenligi yapmış. Arkın Yayınevi, Gözlem Yayınevi, Grolier International'de yazar ve editör olarak çalışmış. Gözlem Yayınları'nın Büyük Türkçe Sözlüğü çeviri yazarlar kadrosunda Vedat Günyol, Ali Özdamar ile çalıştı. Hâlen ABD de yaşıyor. Bir oğlu var.

067-1ymem-koray_hale-onlar_artik_orda_oturmuyor-40

Urgancı, bir çocuğun ıssız anılarında unutulmuş kalmış siyah-beyaz bir eski fotoğraf değildir. Can çekişen  'eski İzmir’in son nefesidir bir bakıma.

Arnavut kaldırımlarında Rum-Yahudi-Müslüman, zengin-yoksul bir arada yaşanan günlerin ayak izleri.

Jeudi, 07 Mars 2013 00:45

dejavü

036-1yd-dejavu-halekoray

Bir defa daha olmuştu.

Metro'ya binmiştim Dupond Circle'dan.

Kırmızı hat.

Metro Center'de kavuniçi hatta aktarma yapacaktım.

Postayla gelen gazete çantamdaydı.

Metroda okurum diye tıkmıştım alelacele.

Üçüncü sayfanın sol alt köşesinde haber olmuş: 'Profesör Doktor Akşit Göktürk, dün falanca kentte filanca hastanede hayata gözlerini kapamış'.

Aktarma yapacağım istasyona vardığımda, gazeteyi çöp kutusuna atıp yürüdüm. Kavuniçi trene bindim.

Bu konuda konuşmamaya, ağlamamaya, hatta bu konuyu düşünmemeye kararlı. Olmadı.

Eve gelince kız kardeşimden bir telefon geldi: 'Abla senin o  sevdiğin hocan ölmüş'.

036-1yd-dejavu-halekoray-aksitgokturk036-1yd-dejavu-halekoray-aksitgokturk2

Sustum.

Hep sustum.

Bu defa da öyle yapacağım.

Ölüm intikamcı bir tanrının marifetidir.

Kuzuları kurban ettiren tanrıdan ne beklersin.

Neden hep kurban ister?

Ona sevgimizi kanıtlayalım diyeymiş. Yaff, bizi yaratan sensin, kuzuyu da.

Bizi üstelik kendi suretinde halk etmişsin.

Seni sevdiğimizi bilmezsen nasıl tanrısın sen öyle bakiyim.

Yani seni sevmeyen, kuzu kurban etse nolcak ki. Olan kuzuya olur, başka şeye değil.

 

Türkiye'ye turist olarak her gelişimde bakıyorum.

Türkiye müthiş gelişmiş. Herkesin elinde IPodlar, IPad’ler, akıllı telefonlar...

Nasıl çalıştığını bilemeyen (benim gibi), tek birini bile icat etmemiş, hatta tamir bile etmeyi öğrenemeyecek zekâda insanların elinde gırla.

Sokaklarda bağıra çağıra kendisiyle konuşan bir kalabalık. (Bluetooth varsa öyle görünüyor dışardan)

Türkiye geliştikçe,  zombileşmiş insanlarla dolup taşmakta gün be gün.

Pir Sultan'ı ipe çekenler ortalıkta salınıp duruyor.

İmparatorluk olmuş, Cumhuriyet olmuş ne fayda. Baştan ayağa Federatif  kesilse ne yazar.

Aynı insafsız, sevgisiz, vicdansız, özgüvensiz, güç önünde gerdan kıran, güçsüz önünde şaha kalkan yüreksiz güruh tutar hep pınar başlarını.

Sivas'ta Metin'in (ve 32 yazar, çizer, türkü söyler harika insanın) üzerine benzin döküp yakanlar, sizin dininizi, dindarlığınızı ayağıma çorap diye giymem.

Ya siz, Atatürkçü Jandarma komutanı ve CHP Belediye başkanı...

Hani şu, İmam Hatip'den iftiharla mezun olan kıza, iftihar belgesini, diplomasını, başı türbanlı diye vermeyen Belediye Başkanı ve Jandarma Komutanı efendiler, sizin de yurtseverliğinizi de ayakyoluma paspas etmem. O haberi veren videoyu seyrederken o tesettürlü imam hatipli kızın, önünüzde yere saplı bir bıçak gibi dikilip, kızgınlık gözyaşlarıyla  'Bana haksızlık ediyorsunuz!' demesi vardı ya, o sizi tarihin çöp bidonuna atmaya yeter de artar bile.

Asıl keyiflisi ne biliyor musunuz, bunu yazıyorum diye beni zindanlarınıza atıp, biryerlerime elektrikli cop sokamazsınız.

Yani ateş olsanız cirminiz (Kuzey Güney dizisinde Kıvanç Tatlısu’nun dediği gibi cürmünüz değil, cirminizdir doğrusu) kadar yer yakarsınız.

Türkiye'deki faşist devranda en az fireyi ben verdim.

Hatta bana büyük iyilik yapıldı.

12 Eylül’den sonra  'Ama siz artık tadını kaçırdınız gari' diye basıp gittim babanızı çiftliğiymişçesine yayılıp mayıştığınız o güzelim memleketten.

 

Sokaklarda 'Go home yankee' diye bağırdığım ülkenin şaşırtmıştı beni.

'Sen ne dersen de, sen bir insansın ve hakların vardır'.

'İlişilmeme hakkı’n (right to be left alone)’ vardır. Bu memleketi sevme, eleştir, itin şeysine sok, çıkar bütün gün.  Fark etmez. Burada doğmamışsın bile. Burayı lanetlemişsin. Ossun. Neticede sen bir insansın.' diyerek.

 

Bu satırları yazarken sevdiğim bir arkadaşım, yok yok, kardeşim ölüyor.

Karındaşım değil, kardeş olarak seçtiğim biri.

Aynı batında oluşmadı ceninlerimiz.

Ben anasının babasının sahip çıkmadığı bir çocukken, anamın babamın beni attığı yatılı okuldan İzmir Kız Lisesine geldiğim gün,  dünyanın en güzel gözleriyle -herkes ne derse desin, benim için öyleydi- bana bakıp elini uzattıydı Özel Kayatürk. Şaşkındım. (Şaşkın doğdum, şaşkın yaşadım ve şaşkın öleceğim, bunu biliyorum).

Hayatta beni kayıran tek insan, nine dediğim uzak akraba ölmüştü.

Yatılı okuldaki can arkadaşlarımdan ayrılmıştım.

Sudan çıkmış balık bile hâllice kalmıştı yanımda.

O koskoca, kalbi  taş duvarları  kadar soğumuş İzmir Kız Lisesinde, bu, her şeyiyle zarif ve çok güzel öğrenci : 'Aynı sınıfta değiliz ama olsun. Teneffüslerde ben seni arar bulurum, konuşuruz, sana şiirlerimi okurum' demişti.

'Olur, ya da olmaz' diyemeyecek kadar 'lal' olmuştum.

Ondan sonra o evlenip kim bilir nerelere gidinceye kadar hep beraberdik.

O zamana kadar gördüğüm en güzel gelin olmuştu düğünde. Komparsitayla değil, Johann  Strauss'un Mavi Tuna valsi ile açmıştı dansı. Kelebek kanatlarıyla.

Bana 'küçüğüm' (benden yaşça küçük olmadığı halde) 'minik kuş', 'küçük kuşum', 'bebek', 'yavrum' diyen, Kadifekale’nin varoşlarında (ki hepsi varoştu o zamanlar zaten) anasıyla yaşayan, bu öksüz çocuğu kardeşim seçtiydim işte o zaman.

Aslında ondan hiç ayrılmak istemeyişim aptallıktı.

Kafadan 'bir hoş' olduğumun yadsınmaz deliliydi. Çünkü âşık olduğum her oğlan, onu Özel ile tanıştırdıktan sonra beni usulca gönlünden, dolmuştan yolcu indirir gibi indirir, Özel'e aşık olurdu acele. Hiç hasetlenmez, kıskanmazdım.

'Sen olsan n’apardın' diye sorardım kendime.

036-1yd-dejavu-halekoray-la_nostalgie_n_est_plus_ce_qu_elle_etait

Simone Signoret’nin biyografik kitabı Nostalgia Isn’t What It Used To Be (Türkçeye pek güzel olarak Özlemin Eski Tadı Yok diye çevrildi), Signoret aynı soruyu sorar kendisine,  Yves Montand’ın Marlyn’e aşık olduğunu farkedince.

Özel'le aynı mekândaysan ona aşık olursun.

Kural bu.

Nemin soğuyup yağmur, suyun soğuyup kar olarak yağması gibi doğal bişey.

Kızsan, kıskansan ne yazar.

Kim ona aşık olsa, o kimin aşkına karşılık verse ya da vermese fark etmezdi.

O benim seçilmiş kardeşimdi neticede.

Ona aşık olan bana en azından tahammül etmek zorundaydı.

Çatlasa da patlasa da.

Özkan Mert, Levent Atalay, Gündüz Badak, Metin Altıok, Refik Durbaş, Cengiz Önen ve başka kimbilir kimler.

Oğlandan bol ne var. Biri gelir, biri gider ama Özel... O özeldir.

Genelde arkadaşlarıma etmediğini koymayan anam bile onu benden çok sevdi diye kızamadım ikisine de.

Aynı soru 'Sen olsan n’apardın ki'...

Annem bir gün Atıf'ta otururken gelmiş ve masadakilere 'Kızımın sizinle görüşmesine asla razı değilim' diye ortalığı birbirine katmıştı.

'Kızının görüşmesin asla razı' olmadığı insanlar arasında Metin Altıok, Refik Durbaş, Özdemir İnce, Turgay Gönenç gibi Türk dilinin en rafine şairlerinin bazıları da vardı. Ben yer yarılsa yedi kat dibine geçsem diye inanmadığım tanrılara dualar ede durayım, Özel anamı 'teyzecim, bak merak etme ben de buradayım' diye koluna girip uzaklaştırmıştı. Sonra da bana o çok bilmiş abla haliyle 'anadır kuzucum, babasız kız büyütüyor (onun anası da babasız kız büyüttü ama asla gelip kafeterya basmadı. Onu utandırmadı), kolay değil.  Senin için kaygılanıyor kadncas' diye beni teselli ettiydi.

Ben anamı sevmeyi, affetmeyi o öldükten sonra becerebildim.

O da, 'bir gün ben de ölünce beni de affetsin insanlar filan' diye.

Keyfimden değil.

 

Siz bu satırları okurken, Özel Kayatürk Arabul belki gasilhanede o mermer üzerinde upuzun ve cansız yatıyor olacbilir. Etrafında onu bilmeyen tanımayan insanlar su götürüp sabun getirecekler. Dışarda oğlu kızı, torunları ve eşi ağlıyor olabilir.

Dilerim yanılıyorum. Dilerim panikle saçmalıyorum. Dilerim onunla güleriz karşılıklı bu yazılana.

 

Ben ağlayamıyorum.

Ben ağlayamam ölünce sevdiklerim.

Kızıncaya saklarım gözyaşlarımı.

Oğlumu 1978 yılı 16 Eylülünde o mermer üzerine koydular.

Buz gibi dudaklarına, yanaklarına değdirdim dudaklarımı.

Göz kapaklarını kaldırıp baktım gözlerine.

Göz değildiler.

Cıncık gibiydiler.

Hayatsız.

Saçları da.

Kurumuş deniz yosunu gibi cansız.

Bunu kavramak uzayda yüzmekten tuhaf bir duygu.

 

Sevgili Özel. Diren lütfen.

Bana sözün var.

Artık fazla geldi.

Bu kadar ağırlıkla batar bu yürek.

 

Siz işin kolayını bulmuşsunuz. Atatürkçüler, atatürkçülerle laflayıp, türban giyene verip veriştiriyor,  dinciler ve onların yeni dostları, TC'nin Türklere yapılan en büyük komplo olduğuna inanmış liberaller,  Kürt şovenistleri, laikçilerin ne kadar ahmak olduğunu anlata anlata bitiremiyorlar.

 

98 yıl önce, lanet olası tehcirde katledilen Ermeni bebelerin, Çukurca'daki yalınayak başıkabak okula giden Kürt çocuklarının fotoğraflarını feysbuk'ta da paylaşıp ne kadar 'vicdanlı' olduğunu gösterme yarışında bazıları.

 

Daha beteri hiç tanımadığınız, sizin için, bir isim bir resimden başka birisi olmayan,  valdeniz yaşında bir hatuna özelden ilân-ı aşk edip, erotik fantezilerinizden bahsederken,  façadefteri duvarında 'Sen de Atatürk gibi bir pisliksin' yazıyorsunuz. Ya da  geçen günkü Genç Şair gibi, bir saat ne kadar büyük ve önemli bir şair olduğunuzu yana yakıla anlatıp, dinlettikten sonra :  "hale koray diye bir şair yok türkçe şiir tarihinde" yazacak kadar zavallılaşıyorsunuz. (halekorayın da çok ipindeydi ya).

 

Bir sanatçı, ömrünün semeresi bilgi, görgü, yetenek ve emeğini harcayıp bir güzellik yaratıyor. Şıppadak alıp asıyorsunuz duvarınıza. Sonra bu emeğin karşılığında sözleştiğiniz bedeli ödemiyorsunuz. Bundan utanıp saklanacak karanlık köşe aramak yerine bir de bulunduğunuz kente belediye başkanı olmaya karar veriyorsunuz. Yani o kentte insanlar size güvenip, ekmeği yiyecekler, çeşmelerinden akan suyu içecekler. Kuburdan geçen  lağım sizden sorulacak. (Benim bir tek buna itirazım yok aslında)

 

Diyelim, en hızlı mikroçipten daha hızlı bir çip yaptınız, AİDS'e deva, kansere şifa buldunuz, elin oğlu Ay'da yürüdü, siz Mars'ta dans ettiniz. Gayri Safi Milli Hasılanız 100 bin dolara fırladı. Çevre korumada o kadar hassaslaştınız ki, ormanlardan ormanlar fışkırdı, sokaklar pürü pak oldu bir gecede. Çocuk gelinleri kurtardınız, siyasi mahkumları salıverdiniz. İmparatorluk zamanında olduğu gibi, güçsüz ülkelerin elçileri huzur-u hümayunda secde ediyor 'Aman bize fütuhat eyleme, bak sana inciler, elmaslar, zümrütler ve daha neler neler' diye.

 

Bir birinize bu kadar kötü davrandığınız, bu kadar hınçla yoğrulduğunuz, insanı bu kadar kolay harcadığınız, hakbilirlikten bu kadar az pay aldığınız için bazılarınız zombilikten kurtulamayacak.

 

Birileri hep terk edip gidecek.

Arkasına bakmadan.

Sosyal Yargı teorisi [Social judgment theory (SJT) ]

ve Gerçekçi Çatışma Teorisini [Realistic conflict theory (RCT)] geliştiren Ödemişli Muzaffer Şerif,  Astrofizikçi Feryal Özel gibi.

Size kalır Rennan Pekünlü gibi rüküşler.

Ve O'nu  hapse atıp kahraman eden, daha siyasi rüküşler.

Şu, sınıfına türbanlı öğrenci almayan astrofizikçi.

T.C. Anayasasını koruyormuş.

Sen işine baksana abem ya.

Bırak başkaları korusun Anayasayı.

Hem ne mene anayasadır öyle üniversitede şunu giyemezsin bunu giyersin diyen.

 

Matematikçi Ali Nesin, Tarihçi Halil İnalcık, Edebiyatçı İlhan Başgöz döndüyse Türkiye'ye özel sebepleri var.

 

Bu ülkede kalan, ya çok güçlü ve hayatındaki sevgilere sığınmış, ya Türkiye'yi kendinden çok seven idealist, ya da kendini anti-depresanlara vurmuş olanlardır.

 

Zombilerin bir zaman sonra o güzelim topraklardan basıp gideceği güne atıyorlar zarlarını.

 

Biliyorlar ki :  'Akın var, güneşe akın! Güneşi zaptedecekler / güneşin zaptı yakın!'

O zaman ben de bohçamı alıp gelirim.

İzmir Saat Kulesi'nin altında oturup beklerim.

Metin'i, Özel'i ve ötekileri.

Gelmeyeceklerini bile bile.