cartoon porn games
cartoon xxx
porn cartoon

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

Displaying items by tag: hazırlayan: ipek çavuşoğlu
Samedi, 04 Août 2012 16:07

bir ‘acemi’ usta

“Şöyle bir 15 yıl geriye dönüp hayallere daldığımda, sinemacıların deyimiyle ilginç bir ‘resim’ geliyor gözlerimin önüne: Bebek’te Şadırvan’ın, denizin tam üstünde kaptan köşkü gibi havalı ve sakin barı.aylardan mayıs olmalı. Henüz yazlık bar mevsimi tam başlamamış, akşamüstü olmasına rağmen ortalık tenha. Karşıda uzak planda, Kandilli ve Küçüksu sırtları erguvanlar içinde. Barın ahşap tezgahı üstünde iki votka kadehi ya da cin, ne bileyim. İçinde bol buz, yeni çıkmış ve getirilmiş Bodrum mandalinasından iki yeşil dilim ve birer küçük nane dalı. Martı sesleri ve Karadeniz’den ırıptan dönen balıkçı motorlarının uğultusu.

… Ve bara tünemiş susan iki sıkıntılı adam: Turgut Uyar ve Edip Cansever. İkisi de içkilerini yudumlarken Avrupa’da oturup Asya kıtasındaki erguvanlara bakıyorlar ve şiiri düşünüyorlar.

Onlar yirmi dört saat şiir düşünürlerdi.

Günümüzün çeşitli yaşlarda, çeşitli alanlarda yaşayan sanatçılarını sizlerle birlikte daha yakından tanımak, onlara bir küçük selam göndermek amacıyla icat ettiğimiz bu sütünları, birden bire ‘Ölü Ozanlar Derneği Lokali’ne çeviren bu ısrarlı resim nereden çıktı? Sadece sevgili Handan Şenköken ‘Bu hafta Turgut Uyar’ı anıyoruz’ dediği için mi?

Sanmıyorum. Nedenlerden sadece biri bu. Ya da unutuşa isyan? Belki.

Ama hiç kuşkusuz asıl neden, hem şiirin hem de yaşamın kıyılarını yalayarak uzun bir yol kateden ve sonunda ölümün uçsuz bucaksız denizine açılarak kaybolan bir dostluğun kendisi. Bu yüzden hiç umulmadık zamanlarda, bir nedeni olsun olmasın, hatırlıyorum ikisini de.

Edip de Turgut da çok eski dostlarımdı.

Kapalıçarşı’da, Halıcılar Bedesteni’nde, bir antikacı dükkanının kemerli ve daracık üst katında, tepedeki pencereden süzülen solgun bir ışığın altında, oymalı bir ceviz masaya eğilmiş, şiir yazdığı ya da nadir çevirilerinden Eliot, Thomas, Pound okuduğu yıllardan tanırım Edip Cansever’i. Turgut’u ise Terme’den Ankara’ya geldiği, çok yakışıklı ve üniformalı, ama içi sivil bir subay olduğu yıllardan.

Elbette Turgut Uyar’ın şiiri söz konusu olduğunda, benim söyleyebileceğim, yazabileceğim şeyler, örneğin bir Füsun Akatlı’nın, bir Mehmet H. Doğan’ın daha önceki yıllarda yaptıkları son derece yetkin değerlendirmelerin yanında yetersiz kalır. Ama ben onun en yakın şiir arkadaşı Edip Cansever’in şu sözlerinden cesaret alıyorum:

“Anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerinden biridir yalnızca. Dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki bu yarı saydam dizilişi bir bir soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız. Denilebilir ki en diplere inmeyen okurlar bile rahatlıkla tat alabilirler onun şiirlerinden.”

Bu tadı, ben daha lise öğrencisiyken okuduğum, ‘Arz-ı Hal’de ‘Papatya gibi yalnızdı, kuşyemi gibi yalnızdı…’ dizesinden nasıl dolaysız biçimde aldıysam, hem beynim hem de ondan sonraki otuz yılımızda, almaya devam ettim. Şiir kitapları başucumdan hiç eksilmedi. O, son şiirlerinden birinde, şu dizeleri yazıncaya kadar:

“… Yalnız bir bahar akşamında

Akşamın kendisinden başka

Nereye varabilirim ki

Hangi erince hangi hangi

İşte ne varsa bu

Bütün elimdeki avucumdaki…”

Tıpkı Edip gibi Turgut da, kişilik olarak çocuksu yanlar taşımasına karşın erişkin (adulte) bir şairdi. Ama sala ‘adultére’ değil. Ne kendine ihanet etti ne de şiirine. Şiirin, ülkenin, toplumun, yeryüzünün ve genel olarak yaşamın tüm gerçeklerinin farkındaydı. Hem yaşamla iç içe, hem de biçimiyle, edasıyla, yenilikleriyle, dil özellikleriyle yaşama eklenen bir şiirdi onunki. Dünyanın kıyısında değil, ortasında değil, ama gene de kuşbakışını koruyarak oturur; herkesle, her şeyle ilgilenerek kendi şiir kozasının ipliğini örerdi.

Şiirdeki tüm ustalığına karşın, ‘ustalığa’ izin vermezdi. Ne güzel yazıyordu şu satırları, yıllar önce ‘Efendimiz Acemilik’ başlığı altında:

“Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz, yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız.

Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunlar yeni biçimlerle söylemelidir.”

“Belki de asıl ustalık budur,” diyordu bir başka yazısında, “her zaman acemi olmayı bilmek.”

Turgut Uyar, çağdaş şiirimizin büyük ustalarından biriydi..

Bir süre Ankara’da yaşamasına karşın Turgut Uyar da tıpkı Edip Cansever gibi İstanbullu bir şairdi. Bu saptamayı, çeşitli çağrışımlar ve anımsamalarla çoğaltabiliriz. Hem kendi toplumumuzun ve yeryüzünün kültürel geçmişinin farkında, hem de onu  yenilemeye hazır bir ‘kentli’. Ne çarıklı uyanıklığı vardı, ne taşra aceleciliği ne de gelenekçiliğin dar kafallığı. Bir kültür kentinin, yüzlerce yıldan süzülmüş inceliklerini taşıyan o hem yalınve açıksözlü, hem zengin ve karmaşık çizgilerine, sesine sahipti.,nedense, hep onu Edip’le birlikte bir Boğaziçi manzarasında, sıkıntılı, ama düşmanca olmayan bir yüzle, susarken, şiir düşünürken anımsıyorum. Bu yüzden, onlar Şadırvan’ın barında, buzlu kadehlerinin buğusu ardında ağır ağır kaybolurlarken kulaklarımda Edip Cansever’in Turgut Uyar’ın ölümünden sonra yazdığı şu dizeler çınlıyor.

“… Dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki

Bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik

İki tek votka içtik varmadan Aşiyan’a

Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık

Az sonra kalkıp gitti o

Kalakaldım ben oracıkta

Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk

-garson! Bize iki tek votka daha…”

 

Onat Kutlar

iç/in “Şiirde Dün Yok Mu” , Can Yayınları, 1.b, 1999, s.117-120

069-2nf-uyar_tomris-bir_adn_vard_senin_tomris_uyard
“Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı”

15 Mart’ta 70 yıl olacak Tomris Uyar doğalı. Oysa o, 4 Temmuz 2003’ten beri 62 yaşında... İlk kitabının da 40. yıldönümünde belki onunla hiç karşılaşmamış olanlar için ipuçları taşır bu yazı; Tomris Uyar ‘değer’ hayatlarına...

Dimanche, 14 Octobre 2012 18:41

Ben Neden Bir Otel Kâtibiyim

2000 yılından bu yana arada bir beni şaşırtacak türden çeşitli armağanlar alıyorum. Kimi zaman akıl almaz kılıklara bürünerek ne yapıp edip hiç beklenmedik bir anda bana bizzat hayatın kendisi kendi elleriyle sunuyor bu armağanları. Kimi zaman da, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen dostlarım sunuyor. Üstelik sadece güzel değil, aynı zamanda paha biçilmez de oluyor bu armağanlar. Sözgelimi, geçen ay Devlet Tiyatroları oyuncusu sevgili dostum Ahmet Türkoğlu’nun kitaplığından çıkarıp verdiği armağan böylesi bir armağandı; Çağdaş Eleştiri Dergisi’nin bütün sayıları...

Doğrusu, 1982’de yayımlanmaya başlayan bu derginin bir sayısını bile görmüşlüğüm yoktu. O yüzden, eve gelir gelmez masanın üstünü temizleyip hepsini önüme koydum ve içimi yakan bir gecikmişlik duygusu eşliğinde, her birini alıp büyük bir iştahla tek tek okumaya başladım. Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım tabii, tek tek okuyayım derken birini bırakıp aceleyle ötekini alıyordum elime. Derken, derginin Haziran 1982’de yayımlanan dördüncü sayısına gelince durdum. Orada, Edip Cansever’le yapılan bir söyleşiye rastlamıştım çünkü. Derginin neredeyse on beş sayfasını kaplayan bu söyleşinin sorularını Adnan Benk, Tahsin Yücel ve Nuran Kutlu soruyordu.

Tabii, kalemi aldım ve Edip Cansever’in söylediği bazı sözlerin altını çizmeye başladım hemen. “Bütüne gitmek için ayrıntıları da biraz silmek gerekiyor, çünkü şiir hiçbir zaman ayrıntı değildir, hatta sanat hiçbir zaman ayrıntı değildir. Ayrıntı vardır ama görünmeyen, silinmiş ayrıntılardır. Resimde de bu böyle, sen resmi sık sık ele aldığın için söylüyorum. Baktığımız zaman, işte bu ağaç, bu ağacın yaprağı, bu da altındaki yaprağın damarı diye bakmıyoruz resme. Bu ayrıntılar silindikten sonra kalan şey oluyor resim. Bir şeyi yürütmek, sürdürmek için ayrıntı gerekli ama ayrıntıların okurun gözünde yok olması da zorunlu. Ayrıntı bir marifet gibi kalmamalı,” sözlerinin altını çizdim önce. Hemen ardından, “Cam işçisine, üflemeye ne zaman başlayıp ne zaman son veriyorsun diye sorsak herhalde şaşkın şaşkın yüzümüze bakar. Nasıl yaptığını çok iyi biliyordur ama, bir ‘anlatılmaz’ı biliyordur. Şiirin de bitişi bazı şeylere bağlıdır. Bazen anlam bile biter de, insan gene de bir ses koymak ister yanına, ya da ses biter anlam bitmez,” sözlerinin altını da çizdim. Sonra, “Ben güzel şiir yazmak istemiyorum” cümlesiyle “Şiir kavramlarla yazılmaz” cümlesinin yanı sıra, “Bir insan yüzünde birçok insan yüzü vardır,” cümlesinin altını da çizdim. Sonra, bu sözlerin hepsini daha önce başka bir yerde okuduğum hissine kapıldım birden. Şiirlerine yüzlerce kez yakından baktığım ve bu denli çok sevdiğim bir şairin sözleri bana elbette yabancı gelmeyecek, diye bu duyguyu pek önemsemedim ilkin. Ama söyleşinin sonuna yaklaşırken, aynı duygu yeniden sardı içimi. Düşüne düşüne nerede okuduğumu hatırladım sonra, Edip Cansever’in birinci ölüm yıldönümünde (Mayıs 1987) Adam Yayınları tarafından yayımlanan Gül Dönüyor Avucumda adlı kitabı açtım ve biraz şaşırarak, vaktiyle orada da aynı satırların altını çizmiş olduğumu gördüm. Hatta, Edip Cansever’in ayrıntılara değinirken resim sanatından da söz ettiği satırların yanına, “26. ve 27. sayfaya, Cansever’in hayatına git, Tanpınar’la ilişkisine bak,” diye bir not düşmüşüm.

Bunları görünce, belleğimi tazelemek için Gül Dönüyor Avucumda'nın ilgili sayfalarına gidip Cansever’in hayatını kendi kaleminden yeniden okumaya başladım tabii. Sonra, komşuları Nigâr Hanım’ı (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kardeşi) anlattığı 26. sayfaya, oradan Ahmet Hamdi Tanpınar’la olan ilişkilerine, oradan da 17-18 yaşlarındaki Edip Cansever’in, şiirlerini göstermek için Tünel’deki Narmanlı Yurdu’na gidişine geldim. Edip Cansever’in anlattığına göre, o gün gözlüğünü takıp şiirleri tek tek okuduktan sonra, “Bu şiirler çok güzel, hepsi de güzel, ama hiçbiri şiir değil!” diyor Tanpınar. Ardından da, odanın ortasına bir sürü resim yayıyor ve Cansever’e, uzun uzun resme nasıl bakılacağını anlatıyor. Hatta, resim üzerinde çok durmasını, resmi çok sevmesini öğütlüyor.

Bu paragrafın kenarındaki boşluğa da tutmuş, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’ine git, Romana ve Romancıya Dair Notlar II’ye bak,” diye bir not düşmüşüm ben. Bu notun yanına da, altını kırmızı kalemle iki kez çizerek, “resim-edebiyat ilişkisi: Hugo, Goethe, Zola, Baudelaire...” yazmışım. Belli ki, bir yazı konusu için kendime güzergâh çizmiş ve onu öylece unutmuşum orada.

Bütün bunları gördükten sonra, bu kez de tutup kendimi başka yere gönderirim diye, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’ine gitmedim tabii. Onun yerine kalktım, İlkyaz Şikâyetçileri’nin, alışılmış vakit tanımlamalarının, “Armalar”ın, çarliston günlerinin, kiliselerin ve tentelerini toplayan pazarcıların arasından geçerek, bana görme biçimleri armağan eden sevgili şairimin yarattığı semtlerden birine, “Bezik Oynayan Kadınlar”ı seyretmeye gittim. Gidince de, Cemal’i gördüm önce; iç konuşmalarıyla birlikte, buğulu bir camın arkasında öylece duruyordu. Hem ut seslerine benziyordu durduğu yerde hem karşı bahçeden havalanan kokulara hem de hiç var olmayan Manastırlı Hilmi Bey’e. Aynı zamanda, Cemal’in dudaklarını yüzerek geçen kırmızı balığa ve bu balığa bakan annesine de benziyordu Cemal. “Anlaşılmayanın ta kendisi”ne de benziyordu. Aynı zamanda zamana dönüşmüş buğulu bir sesle, “Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları/Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum,” da diyordu sanki. Sonra, işte Cemal orada “susmanın su kenarında”ymış gibi dururken, “iki sesi taşıyan bir ses” edasıyla Cemile’nin, Seniha’nın ve Ester’in kalbinden geçip başka sokaklara doğru yürüdüm ben ve başka sokaklar dediğim bu sokaklarda, “Beni bir sardunya büyüttü belki,” diye mırıldanan hayal meyal bir adamla karşılaştım. “Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi”ne benziyordu bu adam, bir hayli solgundu, “kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi ince”ydi ve kendi dalgınlığını dalgalandırmaktan korkarcasına hem yavaş yavaş yürüyor hem de tuhaf bir sesle arada bir bana dönerek, “Ben Ruhi Bey Nasılım,” diye soruyordu. Daha doğrusu, bendeki kendisine soruyordu bu soruyu. Bendeki denizlere, bendeki bitki ve hayvan konumlarına, bendeki uzaklara ve bu uzakların uzağındaki boşluklara soruyordu.

 

Sonra, işte bu “nasıl olan Ruhi Bey” kayboldu aniden. Bir kadının ölüsü değilse bile içinden yanmış bir konağın enkazı kaldırıldı da, gövdesi hafifleyip uçuverdi sanki. Ben de, çiçeklerin aralıklarına bakan hüzünlü bir çiçek sergicisinin, içinde yaz kırıkları taşıyan bir meyhane garsonunun, sağ bileğinden yaralanmış patronun ve kürk tamircisi Yorgo’nun yanından geçerek, Umutsuzlar Parkı’nı geride bırakıp otellere doğru yürüdüm o sırada. Amacım oteller arasında duran Otel Otel’inin en üst katındaki hayali odalardan birine gidip oradan hem şehre bakmak hem de adı bende saklı bir şairin şiirini okuyup ölüm yıldönümünde Edip Cansever’i anmaktı.

Kelimelerden yapılmışa benzeyen otelin kapısından girdiğimde, “Eskiyim, renksizim, kimsesizim,” diye mırıldanıp duran otel kâtibiyle karşılaştım gene; tedirginliğiyle birlikte, silik bir soru işareti gibi öylece oturuyordu. Ben onun bir şey sormasına (“-ki otel kâtipleri sorar”) zaman kalmadan merdiven basamaklarını tırmandım hemen, odama girdim ve cebimdeki şiiri çıkarıp okumaya başladım; “bir ipeğin dokunuşu geri işliyor işte / kapatınca gözlerini / karanfil / karanfile çarpar gibi / yokluğuna akıyor susuzluğum yokluğundan / büyüyen büyüsün artık geleceğime // bu sokakları yürüme desem / içimizi dolanan / bu arzularla uyuma // her elin gölgesi ekmeğe benziyor işte / her kirpiğin ucunda bin düş yanıyor / ve şiirin çiçekevinde her sabah / karanfil / karanfilden artar gibi / Edip uyanıyor”.

Ardından da, şiiri cebime koyup şehre baktım. Şehrin ışıklarına, çizgilerine, seslerine, aşklarına, kavgalarına ve bütün bunların arasında bir belirip bir kaybolan sıkıntılı boşluklarına baktım daha doğrusu. Hatta bir oldu Cemile, bir oldu Cemal, bir oldu Ester, bir de oldu ille de Ruhi Bey gibi baktım.

Ben bakarken, otel kâtibi de aşağıda yeniden mırıldanmaya başlamıştı.

Söylediği ilk şey şuydu elbette; “Anlamadığım şu / ben neden bir otel kâtibiyim”.

 

iç. “Harfler ve Notalar”, İletişim Yayınları, 3.b, 2012-istanbul, s.121-125

Vendredi, 29 Novembre 2013 20:44

şiir üstüne

Birisi bana bir şiirini okuyup da düşüncemi soracak diye korkarım. Bazı bazı oluyor, ne diyeceğimi şaşırıyorum. Kara bir duygu çöküyor içime. Bana başkalarının verdiği önemi, kendim de kabullenirmişim de bilgiçlik taslarmışım sanıyorum. Utanıyorum, sıkılıyorum.

Dimanche, 29 Décembre 2013 19:46

efendimiz acemilik

Hep bunu düşünüyorum. Zorlamadan, kendiliğinden düşündürüyor beni. Sanıyorum bu, sanatla falan değil doğruca yaşamanın kendisiyle ilgili. Düşünün, on yıl önce bir şiir yazmışsınız; bazı evrimler, gelişmeler geçirmişsiniz ama bugün de aşağı yukarı o eski yapıda, eski durumda başka şiirler yazıyorsunuz. Dünyada ve zaman içinde durduğunuz yer değişmemiş yani. Yahut eteğinizi bir yere çakmışsanız, siz yürüyorsunuz  sözüm ona, ama ardınızdan bir iplik uzuyor. Sizi o çakıldığınız yere bağlıyor. Diyorum ki insan,  nerede ise orada olmalıdır. Hiçbir dükkânda, hiçbir otelde, hiçbir komşuda bir şeyinizi unutmayınız. Bağlarınızı koparın. Derli toplu, hemen gitmeye hazır, köksüz.

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-001
The students of the sixth class of the (Imperial) Military Medical School
052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-002
Students, high school, Denizli
052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-003
The huts where chemicals are kept at the cartridge factory in Kırkağaç

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-004

The carpentry workshop at the Imperial Tophane Factory

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-005
The ammunition magazine in the Pen Kuyrucak
052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-006
The Imperial School of Engineering, seen from the direction of the Harbiye (War Academy)

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-007

Interior of the Imperial Fez Factory

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-008
The entrance to the Imperial Fez and Military Uniforms Factory
052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-009
Quarters for gendarmes and soldiers who have recently arrived from the provinces
052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-010
The courtyard of the great Selimiye Barracks
052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-011
A group of doctors and their students at the Military Hospital at Haydarpaşa

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-012

View of the (Military) Hospital at Maltepe

052-BVBY-Coll_of_II_Abdulhamid-013
View of the great barracks at Ramiz
Page 1 sur 6