cartoon xxx
porn cartoons
cartoon xxx

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

Displaying items by tag: ilhan başgöz

30. bölüm yayınlandıktan sonra  Balıkesir eski AKP milletvekili Dr. Turhan Çömez'den bir e-mail aldım. :

<<<COK TESEKKUR EDERIM.

O SEYAHATIN ANISINA

SELAM VE SAYGIYLA>>> yazan  e-postaya şu fotoğraf ilmeklenmiş.

Ayvalık dönüşü İlhan hocanın Güre’deki Kültür Vakfı’na uğradık.

Söz vermiştim hocaya.

Bir hafta kalıp birlikte çalışacaktık.

Fulya’ya “sen istersen doğru İstanbul’a geç, Güre köylük yerdir rahat edemezsin” dedim.

Çok titiz bir insan benim arkadaşım Fulya.

Belli bir hayat tarzına alışmış. Salaş yerlerde rahat edemez.

Ayvalık’ta Badavud diye bir koy bulmuştuk. Orda berbat bir motelde kaldık bir gece.

Sevimli insanlar tanıdık orda.

Bize güzel ev yemekleri yaptılar.

Bizi gerçekten aileden biri gibi sarıp sarmaladılar yüreklerinin üstüne.

Fakat gerçekten çok döküntü bir yerdi. Fulya çok rahatsız oldu. Apar topar kaçtık.  Ordan da anladım ki arkadaşım  öyle benim gibi olur olmaz yerde kalamayacak.

Oysa bana insan gerek. Gerisi fasa fiso. Ben Şırnak’ta da rahat ettim.

Kızıltepe’de de. Yeter ki, insanca birşeyleri paylaşabileceğim dostlar olsun.

Sevgi, saygı, onur.

 

Prof. İlhan Başgöz ile beraber olmak bir imtiyazdır.

Her an bir şey öğrenirsiniz ondan.

Bedava üniversitedir İlhan hocanın refakati.

Kişiliği de cabası.

Güleryüzlü, zeki, esprili, hiçbir şeyi sorun etmeyen, Türklere özgü garip alınganlıklarla anı zehirlemeyen bir insandır.

Konusunda tek, tam bir otorite.

Onunla geçireceğimiz bu haftayı iple çekmiştim.

Ne yazık ki ordan da apar topar kaçmak zorunda kaldık.

 

Döndükten sonra ben Ankara’ya gittim. Dostlarımı ziyaret edememiş, kimisini bu nedenle gücendirmiştim. Kısa da olsa uğrayıp görmeliydim.  Fulya buna ne gerek var filan diye homurdandı fakat ben kararlıydım. Onun hâlinde bir tuhaflık seziyordum arada sırada. Acaba yük mü oldum, fazla mı kaldım, tedirgin mi ettim, tasaları arasında hep, yok öyle olsa söyler bana. “Aramızda bu tür teklif, teşrifat olamaz” diyordum. “İyi misin arkadaşım, biraz rahatsız görüyorum seni” dedikçe “Aman Hale, sen ve şu paranoyan... Yok birşey sadece kulağım ağrıyor.” diyordu.

Kulağının ağrıdığını hatta işitme duyusunu kaybetmekten korktuğunu biliyordum.

Ayvalık’ta doktora gidelim demiştim.

“Yok eve gidince kendi doktoruma giderim” dedi. “Şimdilik idare ediyorum.”

Yukarda da belirttiğim gibi, Ayvalık’a gitme fikri Fulya’nındı.

Hatta plana göre eşi Tarık da bizimle gelecekti. Daha önce kaldıkları bir otelde yer ayırttık.

Çam Otel. Şahane bir deniz manzarası olan temiz pak bir oteldi.

Ne yazık ki plajı yoktu.

“Zaten plajdan girilmez denize” dediler. Günübirlik motor gezilerine katılacaktık.

O koy senin bu adacık benim gezecektik bu olağanüstü güzel, kadim, etnik dokusu zengin Ege kentinde. Yemeğimize, içkimize kadar veriyordu motor sahibi.

Yalnız bir sorun vardı. Bu günübirlik motor gezilerinde kulakları sağır edercesine yüksek sesle garip bir müzik çalınıyordu ve insanlar sanki transa girmişcesine eller havada dans desen dans değil, folk oyunu desen hiç değil bir çırpıntı ile sallanıp duruyordu.

Bir turizm rehberi kitabının yazarı  bu müziğe “cıstak cıstak” adını vermişti.

Gerçekten de kolayına kaçıp, keyboard denen ve sadece belli notaların içine hapsedildiği bir elektronik cihazdan çıkan cıstak cıstak sesi arasında, sözleri anlaşılmayan bir bağırtıydı insanların popolarını kıvıra kıvıra oynadıkları ritimdi hepsi.

O kadar yüksek bir sesti ki bu, bir süre sonra sevip sevmediğinizi düşünemez oluyorsunuz. Beyniniz, kulağınız uyuşuyor. Sadece cıstak kalıyor geriye.

Beethoven’in beşinci senfonisi, Puccini’nin Madam Butterfly’ındaki ünlü arya ve Ruhi Su’nun Seferberlik Türküleri albumündeki Sarıkamış türküsü

 

yüzbaşılar yüzbaşılar
tabur taburu karşılar
yağmur yağar gün değişir
yatan şehitler ışılar..

ibrişimin kozaları
batsın avşar kazaları
sarıkamışta kırıldı
gonca gülün tazeleri

 

dışında  sesini çok yükselterek dinlemekten hoşlandığım çok az müzik vardır.

Yüksek sesle konuşan insanların yanında da fazla oturamam.

Kalbim göğüs kafesinden fırlayacak gibi olur.

Fakat bu cıstak yüksek sesle çalınmasının ötesinde de bana batıyordu.

Yeni bir kuşak oluşmuş Türkiye’de. Kendine öz müziğe de yabancı, dünya müziğine de.

70’li yıllarda arabesk batardı müzik estetiği duygularımıza. Hiç değilse orada bir acının haykırılması sözkonusuydu. Teslimiyetçilik, kendine acıma, sosyal apati de cabası.

Başa geleni sineye çekip “bu da geçer” ya da Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinde yazdığı “Aldırma gönül aldırma” şiirindeki   (Başın yere eğilmesin, ağladığın duyulmasın)  “Başa gelen çekilir. Sızlanmayı bırak düşünmeye,  işe yaramaya bak” mesajı yerine,   “Tanrım beni baştan yarat/ bu defa yüreğimi taştan yarat” sentimentalizmini, vıcık vıcık kokuşmuş ucuz bir duygusallığı kutsaması, yüceltmesiydi arabesk müziğine tepkili olmamızın sebebi.

Fakat bu cıstak başka bir olaydı.

Sanki birileri Türkiyenin kültürel dokusuna işlemesi ve onu yavaş yavaş öldürmesi için bir organizma geliştirmiş ve damardan zerk etmişti. İlacı da yoktu.

Hastalığın belirtisi genç, güzel akıllı gibi görünen insanların ellerini havaya kaldırıp, kıçlarını, bellerini kırıp, kıvırtarak zıplamaları...

Üyelerinin zehirli yaban mantarı yedikten sonra transa geçtiği egzotik kültlerdeki gibi.

Kült liderine (Latince cultus-yani tapınma sözcüğünden gelir) tapınır müridler. Onlar çalkalar, lider seyreder. Filmlerde filan görmüşsünüzdür. Burda ise kült lideri yerine diskjokey dedikleri CD değiştiren (o CD ler değiştikçe, aynılaşıyor) delikanlı ya da genç bayan vardır – ki o da transa katılır zaman zaman-.

Biz bu sorunu da çözmüştük hemen.

Baktık biri ilan vermiş: Doğayı Dinlemek İsteyenler İçin Motor Gezisi. Bir kaç kuruş  fazla ödedik ve o motora attık kendimizi.

Ne de iyi etmişiz.

Cıstak alerjisinden mustarip başkaları da varmış.

Bir ara kaptan, anlaşmamıza rağmen Hadise – kim olduğunu o gün öğreniyorum- hanımın  Düm Tek Tek albumünü sıkıştırdı araya…

Şarkının sözleri İngilizce ve şöyle gidiyor:

Baby you’re perfect for me
you are my gift from heaven
this is the greatest story of all times
we met like in a movie
so meant to last forever
and what you’re doing to me
feels so fine

Angel I wake up
and live my dreams
endlessly
crazy for you

 

(Tercüme etmeyeceğim. Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Mademki Türkiye’de meşhur olmuş bilselerdi)

 

Bugün  okudum internette bu şarkıyı bestelemek yedi dakika sürmüş. Hiç şaşmadım.

Bu Eurovizyon şarkısını onikinci defa çalmaya kalkışınca masamızı paylaştığımız genç hanımlar kazan kaldırdı. Kaptan da “Ama hanımlar olmuyor, tamamen de müziksiz olur mu. Nasıl çalmayayım bu şarkı Erovizyonda derece aldı” filan dediyse de biz kızlar galip çıktık.  Yine de hakkaniyetli olmak için söyleyeyim, bu Düm Tek şarkısının diğer jenerik cıstak yanında Adana deyimiyle, allahı vardı.

 

Deniz olağanüstüydü gerçekten.

Bu maviyi, bu suların serinliğini, Ege’nin dantel kıyılarını nasıl özlemişim.

Kanserden sonra bir süre yüzememiştim. Sular çok soğuk geliyordu. Ama bu defa hiç çıkmadım sudan. Fulya da yüzüyordu. İleri yaşına rağmen bikini giymesi çok güzeldi. Bedeninin daha fazlası suyla doğrudan temasdaydı. Vücudunu da iyi korumuştu aslında. Çok güzel, tatlı bir kadındı Fulya. Canım arkadaşımdı benim. Ah ne kadar seviyorum ben arkadaşımı. O mutlu olsun istiyorum, soyunsun acıların göğneğinden. Uçarılaşsın.

Silifke’nin yoğurdu, kız seni kimler doğurdu havasıyla  tahta kaşık oynasın istiyorum.

Bir de şu saçlarını unutabilsin istiyorum.

Ege’nin o  güzelim Ege sularında yüzerken başında kırmızı bandanası..

Su değecek de fönü bozulacak  diye kafa hep su üstünde. Fulya, alkolsüz kendini kapıp koyuveremeyen insanlardan.

Onun için belki içmeyi seviyor. Ancak o zaman kendisiyle barışık, rahat, korkusuz.

Onun dışında hep tasa, hep kaygı içinde.

Hep derinden homurdanan bir yanardağı gibi sessiz ve kızgın bir kıpırtıyla varoluyor.

Bacakları güzel değilmiş (ona göre) pantalonla gezmek zorunda, saçlar ıslanacak suya dalamaz, sokaklar, ev içleri ve bilumum tuvaletler her yerde hep temiz olmalı, yoksa kendisini hakarete uğramış hissediyor.

Onunla birlikteliğin en zor yanı ise, düşündüğünüzü söyleyememeniz.

Hoşuna gitmeyecek birşey ise,  en ufak en dostça, kardeşçe iyi niyetle yapılan  bir eleştirimtrak bir söz dahi olsa, hemen kara kaplı deftere geçer sonra bedeli ödetilmek üzere.

O bedel de kan akıtmaktan beter eder eleştireni.

Hacamatı göze almadan eleştiri zinhar yapılmaz.

Tabii ben bunları henüz bilmiyorum. Onun için de keyfime diyecek yok.

Tarık’ın bizimle gelmek istememesini bile alınganlıkla karşılamıyorum.

Sıcakta gezmek istemezmiş. Olabilir. Kalp ameliyatı geçirdi. O da mantıklı.

 

Bu insanlar neden bu kadar samimiyetsiz olsunlar ki. Bana illa da gel lilla da gel diyen onlar değil mi? Ben Türkiye’de doğdum büyüdüm. Onlarsız tatil yapamaz değilim.

Bugüne kadar tatillerimi kimseyle paylaşmadım.

Tatillerim sırasında güzel isanlar tanıdım.

Yıllar boyu süren dostluklar uç verdi bu tatillerde.

Fulya benimle olmak istemese, neden olsun ki.

İçim rahat.

Yürüyüşlere çıkıyoruz sabahları erken.

Ayvalık çok güzel eski evlerle dolu.

Çoğu Rumlardan kalma. Mübadelede bırakıp gitmiş evini ocağını herkes.

Girit’ten, Rodos’tan da Türkler kaçıp gelmiş hiç bilmedikleri adı Türkiye olan bir ülkeye.

Bir ülkeyi vatan yapan sadece o ülkedeki dili konuşmak, dine inanmak değildir ki.

Kuşaklar boyunca yaşamış insanlar bir yerlerde.

Orada doğmuş, orada büyümüş, ilk aşklarını orada yaşamışlar.

Ölüleri o topraklarda gömülü. Yalnız o topraklardaki sarmaşık adlarını, kuş adlarını biliyorlar.

 

Sonra birileri savaş istiyor. Ölen kurtuluyor da kalanın vay haline.

Ayvalık’ta sokak sokak dolaşırken bunları düşünüyoruz konuşuyoruz Fulya ile.

Ne şanslıyım o beni bunca yıl sonra arayıp bulduğu için.

Aklına, yüreğine sağlık be Fulya’m.

Seni çok seviyorum inan.

Biliyorum sen de beni.

Yoksa neden benimle geçiresin yaz tatilini.

Onca arkadaşın, eşin dostun vardır. Kızın var, amcan, kocan. Sağol kardeşim, varol sen.

Fulya sağa sola telefon edip  Binnaz ile Ergun’ın adresini öğrenmeye çalışıyor. İyi fikir. Gider ziyaret ederiz. Onlara, o kara günlerimde yanımda oldukları için, desteklerini esirgemedikleri için gönül borcum var. Unutmadım.  Bilsinler istedim.

Bildiler.

Kapanmıştır bu “fasıl”.

Açılmamacasına.

Genç Abdal (Genci) [1] den şu Alevi deyişinde anlatılıyor anlatamadıklarım:

Gaflet uykusunda yatar uyanmaz
Can gözü kapalı gafilan çoktur
Hak sözü dinlemez asla inanmaz
Kalbi çürük fesad cahilan çoktur

Mürşid-i kamile vermez özünü
Gaflet uykusundan açmaz gözünü
Taşdan katı beter söyler sözünü
Bed amelli fesad münkiran çoktur

Nefs atına binmiş gezer boşuna
Hak’sız olanların Hak’ta işi ne!
İblis gibi düşmüş insan peşine
Şeytan dolabına aldanan çoktur

Bildiğinden şaşmaz nasihat almaz
Aslı münkir olan imlaya gelmez
Hakk’ını yitirmiş kendini bilmez
Nefsiyle oynaşan pehlivan çoktur

Genç Abdal’ım herkes mest olur sanma
Her koyun derisi post olur sanma
Her yüze güleni dost olur sanma
İçi kafir, dışı müslüman çoktur…

***

Fulya ile tatil yapmaya kalkışmadan önce, Henry  Brooks Adams’ın [2] şu sözünü okumuş olsaydım , iyi olurdu.:Arkadaşlık yaşamda paralellik,  düşüncede birlik gerektirir…”

Fulya ile aramızdaki  yüzeysel benzerliklere kapılıp aramızda bir bağ olduğuna inandırdık kendimizi.  Aramızdaki benzemezliklerdi belirleyen bu ilişkiyi oysa.

Sık sık duyarız “insanlar inanmak istediklerine inanır” sözünü.

En çok da inanmak istediklerine inananların ağzından duyarız bu sözü.

Ah vah onun hakkında ne kadar yanılmışım vesaire alaturkalığına kapılmayacağım.

Çünkü benim onun hakkında yanıldığım kadar o da benim hakkımda yanılmıştır bence.  Yaşamda paralellik, düşüncede birlik yoktu çünkü.

Dergilerdeki bulmacalar gibi noktalı boş yerleri kafamızda doldurduk.

Hayal ile, laf-ı güzaf ile.

Şarap ile, mehtap ve deniz ile.

Dostluk, sevgi, güven üzerine iri laflar ile.

Birlikte  iki katlı bir ev alacaktık.

Kitap okuyup, birşeyler yazacak,  muhtaç çoluk çocuğu toplayıp onlara destek neyin olacaktık. Derslerine  yardım edecektik.

Tarihlerimizi  anlatacaktık  muharip gaziler gibi.

O yaz tatilinin, paçavralaşmış,  sevgisiz, riya çamuruna bulaşmış  bir insan ilişkisine dönmesi hesapta yoktu.

 



[1] Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak belli olmamakla beraber 19. yüzyılda yaşamış olduğu sanılıyor.  Eskişehir’e gelerek burada Seyyid Gazi ve   Sücaaddin Veli tekkelerinde bir dönem yaşadığı bilinmektedir.

[2] Henry Adams (1838-1918), Amerikalı yazar, tarihçi ve edebiyat eleştirmeni. Henry Adams’ın Eğitimi adı altında topladığı anılarıyla ölümünden sonra, kendisine  1919 yılı  Pulitzer Armağanı verildi

Lundi, 10 Novembre 2008 10:12

[Gemerek nire, Bloomington nire...]

086-1y-korayhale-gemerek_nire

Benim Prof. Dr. İlhan Başgöz’ü sevdiğim, saydığım kadar sevdiğiniz saydığınız birileri, kendisinden öğrenecekleriniz olan birileri varsa oralarda bir yerlerde ve “Bir fırsatını bulsam da gidip yanında bir süre kalsam, feyzinden yararlansam.” deyip duruyorsanız ve “Ah işte ne edeyim, hayat gailesi, günün meşgalesi... İnşallah bir gün ...” diye erteliyorsanız bu ziyareti, hemen şu anda bırakın elinizdeki kağıt kalemi, bilgisayar klavyesini, burnunuzu çeke çeke soğan soyduğunuz bıçağı, çifti, sapanı, traktör ya da taksi direksiyonunu. İndirin tozlu valizi yüklükten, iki takım fanila, tuman, bir kaç çift çorap bir kutu da çifte kavrulmuş fıstıklı lokum düşün yola.

Ben öyle yaptım geçen hafta.

İlhan hoca İndiana Eyaleti’nde Bloomington adlı küçük bir üniversite kentinde yaşıyor. Aslında bu tam doğru değil. İlhan hocanın mekanı bol. Edremit, Güre’de bir vakfı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde, Ankara Bilkent Üniversitesi yakınında bir göz odası var. İlhan hoca kaldığı yerin hacmine kulak asmıyor. Kitapları sığsın yeter ona. Arada sırada benim gibi, çalışma ritmini aksatan dostlara ayıracağı bir döşek yorganı da varsa tamam. Keyif binbeşyüz.

Jeudi, 07 Mars 2013 00:45

dejavü

036-1yd-dejavu-halekoray

Bir defa daha olmuştu.

Metro'ya binmiştim Dupond Circle'dan.

Kırmızı hat.

Metro Center'de kavuniçi hatta aktarma yapacaktım.

Postayla gelen gazete çantamdaydı.

Metroda okurum diye tıkmıştım alelacele.

Üçüncü sayfanın sol alt köşesinde haber olmuş: 'Profesör Doktor Akşit Göktürk, dün falanca kentte filanca hastanede hayata gözlerini kapamış'.

Aktarma yapacağım istasyona vardığımda, gazeteyi çöp kutusuna atıp yürüdüm. Kavuniçi trene bindim.

Bu konuda konuşmamaya, ağlamamaya, hatta bu konuyu düşünmemeye kararlı. Olmadı.

Eve gelince kız kardeşimden bir telefon geldi: 'Abla senin o  sevdiğin hocan ölmüş'.

036-1yd-dejavu-halekoray-aksitgokturk036-1yd-dejavu-halekoray-aksitgokturk2

Sustum.

Hep sustum.

Bu defa da öyle yapacağım.

Ölüm intikamcı bir tanrının marifetidir.

Kuzuları kurban ettiren tanrıdan ne beklersin.

Neden hep kurban ister?

Ona sevgimizi kanıtlayalım diyeymiş. Yaff, bizi yaratan sensin, kuzuyu da.

Bizi üstelik kendi suretinde halk etmişsin.

Seni sevdiğimizi bilmezsen nasıl tanrısın sen öyle bakiyim.

Yani seni sevmeyen, kuzu kurban etse nolcak ki. Olan kuzuya olur, başka şeye değil.

 

Türkiye'ye turist olarak her gelişimde bakıyorum.

Türkiye müthiş gelişmiş. Herkesin elinde IPodlar, IPad’ler, akıllı telefonlar...

Nasıl çalıştığını bilemeyen (benim gibi), tek birini bile icat etmemiş, hatta tamir bile etmeyi öğrenemeyecek zekâda insanların elinde gırla.

Sokaklarda bağıra çağıra kendisiyle konuşan bir kalabalık. (Bluetooth varsa öyle görünüyor dışardan)

Türkiye geliştikçe,  zombileşmiş insanlarla dolup taşmakta gün be gün.

Pir Sultan'ı ipe çekenler ortalıkta salınıp duruyor.

İmparatorluk olmuş, Cumhuriyet olmuş ne fayda. Baştan ayağa Federatif  kesilse ne yazar.

Aynı insafsız, sevgisiz, vicdansız, özgüvensiz, güç önünde gerdan kıran, güçsüz önünde şaha kalkan yüreksiz güruh tutar hep pınar başlarını.

Sivas'ta Metin'in (ve 32 yazar, çizer, türkü söyler harika insanın) üzerine benzin döküp yakanlar, sizin dininizi, dindarlığınızı ayağıma çorap diye giymem.

Ya siz, Atatürkçü Jandarma komutanı ve CHP Belediye başkanı...

Hani şu, İmam Hatip'den iftiharla mezun olan kıza, iftihar belgesini, diplomasını, başı türbanlı diye vermeyen Belediye Başkanı ve Jandarma Komutanı efendiler, sizin de yurtseverliğinizi de ayakyoluma paspas etmem. O haberi veren videoyu seyrederken o tesettürlü imam hatipli kızın, önünüzde yere saplı bir bıçak gibi dikilip, kızgınlık gözyaşlarıyla  'Bana haksızlık ediyorsunuz!' demesi vardı ya, o sizi tarihin çöp bidonuna atmaya yeter de artar bile.

Asıl keyiflisi ne biliyor musunuz, bunu yazıyorum diye beni zindanlarınıza atıp, biryerlerime elektrikli cop sokamazsınız.

Yani ateş olsanız cirminiz (Kuzey Güney dizisinde Kıvanç Tatlısu’nun dediği gibi cürmünüz değil, cirminizdir doğrusu) kadar yer yakarsınız.

Türkiye'deki faşist devranda en az fireyi ben verdim.

Hatta bana büyük iyilik yapıldı.

12 Eylül’den sonra  'Ama siz artık tadını kaçırdınız gari' diye basıp gittim babanızı çiftliğiymişçesine yayılıp mayıştığınız o güzelim memleketten.

 

Sokaklarda 'Go home yankee' diye bağırdığım ülkenin şaşırtmıştı beni.

'Sen ne dersen de, sen bir insansın ve hakların vardır'.

'İlişilmeme hakkı’n (right to be left alone)’ vardır. Bu memleketi sevme, eleştir, itin şeysine sok, çıkar bütün gün.  Fark etmez. Burada doğmamışsın bile. Burayı lanetlemişsin. Ossun. Neticede sen bir insansın.' diyerek.

 

Bu satırları yazarken sevdiğim bir arkadaşım, yok yok, kardeşim ölüyor.

Karındaşım değil, kardeş olarak seçtiğim biri.

Aynı batında oluşmadı ceninlerimiz.

Ben anasının babasının sahip çıkmadığı bir çocukken, anamın babamın beni attığı yatılı okuldan İzmir Kız Lisesine geldiğim gün,  dünyanın en güzel gözleriyle -herkes ne derse desin, benim için öyleydi- bana bakıp elini uzattıydı Özel Kayatürk. Şaşkındım. (Şaşkın doğdum, şaşkın yaşadım ve şaşkın öleceğim, bunu biliyorum).

Hayatta beni kayıran tek insan, nine dediğim uzak akraba ölmüştü.

Yatılı okuldaki can arkadaşlarımdan ayrılmıştım.

Sudan çıkmış balık bile hâllice kalmıştı yanımda.

O koskoca, kalbi  taş duvarları  kadar soğumuş İzmir Kız Lisesinde, bu, her şeyiyle zarif ve çok güzel öğrenci : 'Aynı sınıfta değiliz ama olsun. Teneffüslerde ben seni arar bulurum, konuşuruz, sana şiirlerimi okurum' demişti.

'Olur, ya da olmaz' diyemeyecek kadar 'lal' olmuştum.

Ondan sonra o evlenip kim bilir nerelere gidinceye kadar hep beraberdik.

O zamana kadar gördüğüm en güzel gelin olmuştu düğünde. Komparsitayla değil, Johann  Strauss'un Mavi Tuna valsi ile açmıştı dansı. Kelebek kanatlarıyla.

Bana 'küçüğüm' (benden yaşça küçük olmadığı halde) 'minik kuş', 'küçük kuşum', 'bebek', 'yavrum' diyen, Kadifekale’nin varoşlarında (ki hepsi varoştu o zamanlar zaten) anasıyla yaşayan, bu öksüz çocuğu kardeşim seçtiydim işte o zaman.

Aslında ondan hiç ayrılmak istemeyişim aptallıktı.

Kafadan 'bir hoş' olduğumun yadsınmaz deliliydi. Çünkü âşık olduğum her oğlan, onu Özel ile tanıştırdıktan sonra beni usulca gönlünden, dolmuştan yolcu indirir gibi indirir, Özel'e aşık olurdu acele. Hiç hasetlenmez, kıskanmazdım.

'Sen olsan n’apardın' diye sorardım kendime.

036-1yd-dejavu-halekoray-la_nostalgie_n_est_plus_ce_qu_elle_etait

Simone Signoret’nin biyografik kitabı Nostalgia Isn’t What It Used To Be (Türkçeye pek güzel olarak Özlemin Eski Tadı Yok diye çevrildi), Signoret aynı soruyu sorar kendisine,  Yves Montand’ın Marlyn’e aşık olduğunu farkedince.

Özel'le aynı mekândaysan ona aşık olursun.

Kural bu.

Nemin soğuyup yağmur, suyun soğuyup kar olarak yağması gibi doğal bişey.

Kızsan, kıskansan ne yazar.

Kim ona aşık olsa, o kimin aşkına karşılık verse ya da vermese fark etmezdi.

O benim seçilmiş kardeşimdi neticede.

Ona aşık olan bana en azından tahammül etmek zorundaydı.

Çatlasa da patlasa da.

Özkan Mert, Levent Atalay, Gündüz Badak, Metin Altıok, Refik Durbaş, Cengiz Önen ve başka kimbilir kimler.

Oğlandan bol ne var. Biri gelir, biri gider ama Özel... O özeldir.

Genelde arkadaşlarıma etmediğini koymayan anam bile onu benden çok sevdi diye kızamadım ikisine de.

Aynı soru 'Sen olsan n’apardın ki'...

Annem bir gün Atıf'ta otururken gelmiş ve masadakilere 'Kızımın sizinle görüşmesine asla razı değilim' diye ortalığı birbirine katmıştı.

'Kızının görüşmesin asla razı' olmadığı insanlar arasında Metin Altıok, Refik Durbaş, Özdemir İnce, Turgay Gönenç gibi Türk dilinin en rafine şairlerinin bazıları da vardı. Ben yer yarılsa yedi kat dibine geçsem diye inanmadığım tanrılara dualar ede durayım, Özel anamı 'teyzecim, bak merak etme ben de buradayım' diye koluna girip uzaklaştırmıştı. Sonra da bana o çok bilmiş abla haliyle 'anadır kuzucum, babasız kız büyütüyor (onun anası da babasız kız büyüttü ama asla gelip kafeterya basmadı. Onu utandırmadı), kolay değil.  Senin için kaygılanıyor kadncas' diye beni teselli ettiydi.

Ben anamı sevmeyi, affetmeyi o öldükten sonra becerebildim.

O da, 'bir gün ben de ölünce beni de affetsin insanlar filan' diye.

Keyfimden değil.

 

Siz bu satırları okurken, Özel Kayatürk Arabul belki gasilhanede o mermer üzerinde upuzun ve cansız yatıyor olacbilir. Etrafında onu bilmeyen tanımayan insanlar su götürüp sabun getirecekler. Dışarda oğlu kızı, torunları ve eşi ağlıyor olabilir.

Dilerim yanılıyorum. Dilerim panikle saçmalıyorum. Dilerim onunla güleriz karşılıklı bu yazılana.

 

Ben ağlayamıyorum.

Ben ağlayamam ölünce sevdiklerim.

Kızıncaya saklarım gözyaşlarımı.

Oğlumu 1978 yılı 16 Eylülünde o mermer üzerine koydular.

Buz gibi dudaklarına, yanaklarına değdirdim dudaklarımı.

Göz kapaklarını kaldırıp baktım gözlerine.

Göz değildiler.

Cıncık gibiydiler.

Hayatsız.

Saçları da.

Kurumuş deniz yosunu gibi cansız.

Bunu kavramak uzayda yüzmekten tuhaf bir duygu.

 

Sevgili Özel. Diren lütfen.

Bana sözün var.

Artık fazla geldi.

Bu kadar ağırlıkla batar bu yürek.

 

Siz işin kolayını bulmuşsunuz. Atatürkçüler, atatürkçülerle laflayıp, türban giyene verip veriştiriyor,  dinciler ve onların yeni dostları, TC'nin Türklere yapılan en büyük komplo olduğuna inanmış liberaller,  Kürt şovenistleri, laikçilerin ne kadar ahmak olduğunu anlata anlata bitiremiyorlar.

 

98 yıl önce, lanet olası tehcirde katledilen Ermeni bebelerin, Çukurca'daki yalınayak başıkabak okula giden Kürt çocuklarının fotoğraflarını feysbuk'ta da paylaşıp ne kadar 'vicdanlı' olduğunu gösterme yarışında bazıları.

 

Daha beteri hiç tanımadığınız, sizin için, bir isim bir resimden başka birisi olmayan,  valdeniz yaşında bir hatuna özelden ilân-ı aşk edip, erotik fantezilerinizden bahsederken,  façadefteri duvarında 'Sen de Atatürk gibi bir pisliksin' yazıyorsunuz. Ya da  geçen günkü Genç Şair gibi, bir saat ne kadar büyük ve önemli bir şair olduğunuzu yana yakıla anlatıp, dinlettikten sonra :  "hale koray diye bir şair yok türkçe şiir tarihinde" yazacak kadar zavallılaşıyorsunuz. (halekorayın da çok ipindeydi ya).

 

Bir sanatçı, ömrünün semeresi bilgi, görgü, yetenek ve emeğini harcayıp bir güzellik yaratıyor. Şıppadak alıp asıyorsunuz duvarınıza. Sonra bu emeğin karşılığında sözleştiğiniz bedeli ödemiyorsunuz. Bundan utanıp saklanacak karanlık köşe aramak yerine bir de bulunduğunuz kente belediye başkanı olmaya karar veriyorsunuz. Yani o kentte insanlar size güvenip, ekmeği yiyecekler, çeşmelerinden akan suyu içecekler. Kuburdan geçen  lağım sizden sorulacak. (Benim bir tek buna itirazım yok aslında)

 

Diyelim, en hızlı mikroçipten daha hızlı bir çip yaptınız, AİDS'e deva, kansere şifa buldunuz, elin oğlu Ay'da yürüdü, siz Mars'ta dans ettiniz. Gayri Safi Milli Hasılanız 100 bin dolara fırladı. Çevre korumada o kadar hassaslaştınız ki, ormanlardan ormanlar fışkırdı, sokaklar pürü pak oldu bir gecede. Çocuk gelinleri kurtardınız, siyasi mahkumları salıverdiniz. İmparatorluk zamanında olduğu gibi, güçsüz ülkelerin elçileri huzur-u hümayunda secde ediyor 'Aman bize fütuhat eyleme, bak sana inciler, elmaslar, zümrütler ve daha neler neler' diye.

 

Bir birinize bu kadar kötü davrandığınız, bu kadar hınçla yoğrulduğunuz, insanı bu kadar kolay harcadığınız, hakbilirlikten bu kadar az pay aldığınız için bazılarınız zombilikten kurtulamayacak.

 

Birileri hep terk edip gidecek.

Arkasına bakmadan.

Sosyal Yargı teorisi [Social judgment theory (SJT) ]

ve Gerçekçi Çatışma Teorisini [Realistic conflict theory (RCT)] geliştiren Ödemişli Muzaffer Şerif,  Astrofizikçi Feryal Özel gibi.

Size kalır Rennan Pekünlü gibi rüküşler.

Ve O'nu  hapse atıp kahraman eden, daha siyasi rüküşler.

Şu, sınıfına türbanlı öğrenci almayan astrofizikçi.

T.C. Anayasasını koruyormuş.

Sen işine baksana abem ya.

Bırak başkaları korusun Anayasayı.

Hem ne mene anayasadır öyle üniversitede şunu giyemezsin bunu giyersin diyen.

 

Matematikçi Ali Nesin, Tarihçi Halil İnalcık, Edebiyatçı İlhan Başgöz döndüyse Türkiye'ye özel sebepleri var.

 

Bu ülkede kalan, ya çok güçlü ve hayatındaki sevgilere sığınmış, ya Türkiye'yi kendinden çok seven idealist, ya da kendini anti-depresanlara vurmuş olanlardır.

 

Zombilerin bir zaman sonra o güzelim topraklardan basıp gideceği güne atıyorlar zarlarını.

 

Biliyorlar ki :  'Akın var, güneşe akın! Güneşi zaptedecekler / güneşin zaptı yakın!'

O zaman ben de bohçamı alıp gelirim.

İzmir Saat Kulesi'nin altında oturup beklerim.

Metin'i, Özel'i ve ötekileri.

Gelmeyeceklerini bile bile.