3d cartoon porn
3d cartoon porn
cartoon porn pic

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

Displaying items by tag: ismet özel
Lundi, 01 Août 2011 22:27

28 Şubat

İsmet Özel'e göre, "takvimde herhangi bir gündür. Devletin her günkü doğal refleksidir."

Veysel Çolak’a göre, İsmet Özel.

[ergun tavlan] (bb 2/’05)
Mercredi, 04 Avril 2012 17:42

Tütünler Islak

Tütünler Islak

Adını, “o yıllarda Tekel’in çıkardığı sigaraların hep ıslak olmasından” alan Turgut Uyar kitabı.

(Kaynağını İsmet Özel’den alan kaynak için, bkz. Baki Asiltürk – Mehmet Sümer, “Diyalojik Okuma, Bahisleri Yükseltmek: Orhan Koçak”, Özgür Edebiyat, S. 32 / Mart-Nisan 2012, s. 86)

Geride bıraktığımız yüzyıl yüksek edebiyatı beslediğini, yeniden ürettiğine tanık olduk. Politik, iktisadi ve teknolojik gelişim yüksek edebiyatın zeminini oluşturmaktaydı. Bu yüzyılın ideolojik, politik hayal kırıklığı sanatçıların algılarında kırılmalar yaratmış dolaysıyla modernizm kökten sorgulanmış nihayetinde de ret edilmeye kadar vardırılmıştır. Modernizmin ret edilme süreci 1970’lerin başında postmodernistler ile başlandığı söylenebilir. Yaşanan bu yüzyılda birçok sanatsal arayış ortaya çıkmış ve itirazlarını eserlerine yansıtmışlardır. Bu eserler dünya çapında kayda değer okuyucu kitlesi de oluşturmuşlardır. Kitlelerin tüketim pratiklerine ve beğenilerine yanıt vermişlerdir. 20. yüzyıl başından itibaren yüksek sanatın taşıyıcısı avangart akımlar belirleyici olmuşlardı.

 

Samedi, 04 Juillet 2015 17:48

Türkçe Şiir'de arkadaşçılık

064-2nn-duman_cihat-turkce-siirde-arkadascilik

Natama Dergisi’nin ikinci sayısında “Allah’a küfür” içeren bir şiir yayımlandıktan sonra artık kâfir olduğum gerekçesiyle arkadaşlarımın yarısı tarafından terk edildim. Zaten birkaç ay sonra Gezi İsyanı çıktı, kalan arkadaşların da büyük çoğunluğu beni Kemalist olduğum gerekçesi ile reddetti, temizlendim, bir ferahlık geldi. Natama Dergisi’nin yayın kurulundaydım ve yayımlanan küfürlü şiirden mesuldüm. Gezi’ye sonradan Kemalistler dâhil olmuştu ve bundan ben mesuldüm. Biraz geriye gidelim bakalım acaba biz neden dergi çıkarıyorduk? Serüveni tersine doğru sökersek hakikate bir nebze yaklaşmış sayılacağız kanaatindeyim. Dergi çıkarttıkça arkadaşlarımızdan oluyorduk. Ya da bu arkadaşları acaba dergi çıkardığımız için mi başımıza bela etmiştik?

Dimanche, 30 Avril 2017 13:22

İsmet Özel

Sekinetten çok, meskenete benzeyen bir durgunluk. Sönmüş bir yanardağ mı, herhangi bir kaya parçası mı, bilemiyorum. Ayırıcı vasfı: müeddep olmak. Özel, 12 Mart öncesinin şımartılmış bir şairi, eski bir marksist. Marksizmden İslamiyete atlamış. Entelektüel bir tecessüs mü, dar bir dünyadan müphem, hudutları meçhul ufuklara taşmak ihtiyacından mı, bilmiyorum. İbn Haldun konferansımı dinlemek için Ankara’dan İstanbul’a geldi. Kısa sürdü balayımız. Bir miktar sekreterliğimi yaptı. Aliénation üzerine yazıları çıkıyordu. Spekülasyonlarına muhteva kazandırmak için Calvez’vi okuttum. Anlamıyordu. Hayli tercümeler yaptım. Tape edecekti, isteksizliği yüzünden Calvez’yi bıraktık. Belki daha cazip gelir diye Lamennais’yi çıkardım sahneye. İki üç seans dayandı. Aramızda buzlar vardı. Eski şair, mutlak hakikati bulmuştu. Ben, arayış içinde idim. Bununla beraber oldukça müsamahakâr davrandı. Yeni Devir’de iki yazısına konu oldum. Sonra, geldiği gibi kayboldu. Hayal kırıklığına mı uğramıştı, bilmiyorum. Siyasal Bilgiler’den Dil-Tarih’in Fransız Filolojisi bölümüne geçen Özel, her iki dünyaya da yabancı kalmıştı. Bir zaman aynı otobüste yolculuk ettik. Tanışmak için ciddi bir emek harcadığımızı söyleyemem. Sonra Yeni Devir’den ayrıldı, üç beş arkadaşı ile Yeryüzü Yayınlarını kurdular. Şimdi Devlet Konservatuvarı’nda Fransızca hocalığı yapıyormuş. Rimbaud’umuzu nasıl bir istikbal bekliyor, kestiremem. Türkçesi cılız, bodur ve musikisiz. Fransızca'yı ancak tefeül yolu ile sökmektedir. Sol, Nazım’a rakip diye alkışladığı Eskişehir’in bu kabiliyetli delikanlısını çoktan unuttu. Sağ, hiçbir zaman benimsemedi. Bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakabilecek mi? Wait and see.

 

iç. Jurnal (cilt 2), iletişim yay., 7.b. istanbul 2001 (1.b istanbul 1993), s.300-301

 

Samedi, 09 Juillet 2011 08:46

DÜNYEVİ ŞİİR (1/5)

  1. Nesnelerin “Derin Anlam”ına inanmamak, dünyevi şiirin özelliğidir.

Şiir karşıtları, ortalıktaki şiirin, hatta edebi olanın, bir içe dönüş, kendine kapaklanma, derinlik sarhoşluğu olduğunu söylüyorlar. Şiirin aptalların uğraşı olduğunu söyleyecek kadar ileri gidenleri de var.

Oysa ben de en az onlar kadar, yaşamın derinliği dediğimizde yaşamın dışından söz edip etmediğimizi merak ediyorum. Sanki bu yaşam olmayan başka bir yaşam, ve belki de bu yaşamı ıskalayan… Ateşi yakan değil ateşi seyrederek hayallere dalan kuruntu sahibi bazı kimseler, hastalık, endişelilik, vesvese… Ya da sinsilik ve bönlük… Öte dünyaya ruhlar alemine geçenler, bir hortlak…

Şiir bunlarsa, -şiir demekle aynı zamanda tüm bir şarkı sözlerini, Bediüzzaman Said Nursi’nin ahenkli mecazlarını yahut şu Ezel dizisinde olay olan Tuncel Kurtiz’in acayip laflarını (Ramiz Dayı ve Kerpeten Ali konuşması-izle), İbrahim Sadri’nin sekizyüzbin satan şiir kasedini (Şiir Patladı- Hürriyet/23.05.1999), akıp giden günleri duyguları ve olayları hep yerinde söylenen tumturaklı sözlerle birbirine bağlayan tüm dizi film diyaloglarını birden kastediyorum- gençler, yani canlılık için, haklı olarak pek de uygun olmamalıydı.  Hatta biraz da korkutucu.

Ama öyle değil işte, bunları seviyorlar.

Çünkü halk kendi konuşmalarına, hiçbir tutarlılığı bulunmayan edimlerine ve hatta hiç bir tutarlılığı bulunmayan gerçek doğaya (bu tutarlılığın özenle vurgulandığı belgeseller hariç) belirgin hiçbir ilgi beslemez.

O, yalnızca bu tek düze ve zır saçma hayatını sahte bir bilgelik şeklinde yeniden bir araya getiren; davranışları arasında iyicil veya kötücül sahte iç bağlantılar kurarak, ona bir giriş gelişme ve sonuç, bir bütünlük bahşeden hikayelere kulak kabartır. Estetik olan bir şeye; Derin Anlam’a.

Varoluşunun ve gözle görülemediğine inandığı yüce mahiyetinin tıpkı din tarafından tanıtlandığı gibi edebiyat tarafından da tanıtlanmasını ister ve de bu mahiyet kuşkusuz yaşamdan daha estetik bir şeydir. İşte şair  dindeki bu estetiği yakalamalıdır! Oyy!! Nedir bu estetik: tabi ki de açık olmayan çok kapalı olan bir şey. Böylece, kendi ruhunu göremediği gibi, ve tanrıyı da, sanatı da apaçık göremeyeceğini söylerler ona. Haz bu kapalılıktadır. Şeyh uçmaz mürit uçurur ve de neticede işçiler genç ölür. Şairler de onları tanrıların katına gömerler. Bu.

Böylece halkın ruhu, her yerde yaşam üzerine kapsamlı ve genel bir bakışın yaratılmasını teşvik eder gibidir: ahlak, yasalar, din, töre, edebiyat… Bu, yaşam üzerine basit, kısa, kapsamlı genel bir bakışın var olduğuna (hatta mümkün olduğuna bile değil var olduğuna) duydukları inançla bir ve aynı şeydir. Onlar için kutsal kitap bunun kanıtıdır.

Yine de… Her şeye rağmen doğal olmayan güçlü bir “anlama” arzularının var olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu arzu gücünü nereden alır? Pek de günlük yaşamlarından alıyor gibi değilse de ...

Ama anlama arzusu tam da orada, işlerin karıştığı saçma günlük yaşamlarının üzerinde belirir. Yaşama onu aşan bir anlam yükleme çabası, çılgın bir yaşama yetersizliğinin sonucu olarak orada doğar. Din de buradan doğar, edebiyat da, gündelik yalan da… Ve özlem ve düşüncelilik de… Düşüncesizlik de… Hepsi de açık’lıktan değil, yaşamın kaba yetersizliğinden ve insana kapalılığından doğar.

(O halde edebiyat ve yaşam arasındaki yaygın ilişki şimdiye kadar hiç masum bir yansıtma ilişkisi olmadı, daha çok bir yok sayma, inkar… Büsbütün ideolojik ve tepetaklak.)

Akhilleus’un basit bir davranışı olarak ırzına geçip öldürdüğü Troikas’dan sadece Homer (tragedya) bahseder. İlyada bir trajedidir. Truva filmi ise bir din. Film, Akhilleus’un ruhunu araştırır ve insanın bir hayvan olarak, kendinden değil türün gelişiminden kaynaklanan sebepsiz içgüdüsel davranışına bir türlü inanamadığından, “makul” bir açıklama bulamadığı Troikas’ın ölüm sebebini senaryoda gizler.

Öyleyse ortalıkta dolaşan şiir, halkın ruhsal yaşamıdır. Halk onu eşelemekte ileri gittiğinizde, size pek yüz vermese de.

Halkın bugünkü ruhsal yaşamının filolojik, antropolojik, psikolojik, politik ya da hukuksal yönden kavranması gerektiğini ileri süren pek çok değerli düşünce olabilir. Ama bunların hepsi de dilbilimcilerin ya da tarihçilerin uydurduğu palavralar. Ben şimdi bir kez daha,  o’nun (ruhsal) yaşamının yalnızca dinsel (teolojik cüce mi demişti?) yönden anlaşılabileceğini ortaya atıyorum : kaygının ve korkunun bekleme odası olarak ümitli din… Efsanelerin ilmileşmesi-bilim-politika-ölüm-öte dünya-mutlu son… Hepsi.

Faust tanrıya öyle çok öyle çok inanıyordu ki, sonunda bunun için ruhunu şeytana sattı demiş Goethe. Büyülü dine ya da büyülü sanata… Basitçe yaşamına inanmak isteyen halkı, yaşamdan fazlasına inandırmak şeytanlıktır sahiden de.

Nesnelerin Derin Anlam’ı, yaşamın kendisi yitinceye  kadar insanın hizmetine koşulmasından başka ne?

Derin anlam, imgelerin imgesi, süs, burkulmuş laf… Açmaz, örter. Din de… Ve büyü dolu şiir de…

Dünyevi şiir ise  yüzeydedir.

 

2) Dünyevi şiir; ruhun keşfini yönetenlerin ilkesi, hareket edişi ve canlılığı ise kendi ilkesi olarak tanır.

Derler ki Atina’yı yöneten asıl ilke, yöneticilerin asıl başarısı yani, şiire (sofizme) duyulan nefreti kökleştirmeleri değil, tam tersine şiiri (dünyevi şiiri, Homer’i) basitçe ikinci plana atacak denli, ruhun keşfiydi. O güne kadar yaşayan sıradan biri ruhunu bedeninin ikizi olan ve ölüm anında, ölüme yaklaştıkça bedeniyle birlikte solup gidecek, ve ölüm anında yokluğa yakın ya da duman gibi havada dağılmak üzere tek nefeste dışarı çıkacak bir gölge gibi düşünüyordu.

Yöneticiler ise, tam tersine ruhun beden soldukça yetkinleşecek ve ölüm anında ise neredeyse cisimleşerek başka bir şehre göç edecek güçte olduğunu öğrettiler. Başka türlü düşünülürse ölümün bir iyilik olduğunu umduracak sebepler gösterdiler halka.

Şiir işte tam da burada, yeni duruma ayak uydurmuş olabilir mi? Gerçek Umudun (yani canlılığın ve hareket edişin) tükendiği bir zamanda; fabrikalarda, işliklerde ve bedenin tüketildiği her yerde, tıpkı burç takvimleri, gelecekten haber veren kahinler, tarih ve öteki büyülü tüm ruhsal şeyler gibi, yitirilenin yerini almış olabilir mi yani? Bence evet.

Ona doğrudan doğruya halk tarafından biçilen işlev, dinin işlevi ile aynı sayılırdı. Yoksunluğu çekilen bu şeyi, kendi canlılığıyla üretemediği bu ahengi, canlılık ruhunu, şair, din, tarih ve yazılı olan her şey onun yerine üretsin istedi. Şiir de din gibi ruhlara hizmet ettiği ölçüde tanınacaktı. Bedenin tükenişiyle birlikte sönen gerçek umudun yerini alacak ikinci bir din, ruh üflemesi, aşk yerine aşk şiiri, seyahat yerine seyahatname, facebook, twitter, arkadaşlık siteleri, forumlar, tartışma programları, saçma yaşamı stilize eden tüm bu sözcükler, palavra… İşte böyle.

Üstelik böyle bir şiiri okuyan şüphesiz kendini kuru kuruya hayatı (bu kupkuru hayatı) yaşamaktan daha büyük bir zevke adamıştı: ölüp gittikten sonra (bu dünyada cansızken) romansı ve aşkı yaşayabilmek, pek çok heyecanı tadabilmek ne sonsuz bir zevk! Dahası hepsi kafada yapıldığı için bu suçlar yüzünden ölüme mahkum edilmek tehlikesi de yok.

Ve de diyelim ki halkın sizde beş bin yıldır görmek istediği bu şairane tutumu en başından benimsediniz (bunda şaşırılacak bir şey olmadığını söylememe gerek kalmadı sanırım, şiir dedikleri bu), o zaman da sizi, halk tarafından derhal başınıza yerleştirilecek parlak bir çelengin beklediğini zannetmeyin sakın. Halkın kendine iyilik etmek (canlılık bağışlamak) isteyen şairler karşısında haklı ve mesafeli bir tutumu vardır. Tanrı ve onun diniyle yarışa giren bu şair karşısında, halkın şüphesini de ciddiye almak gerekir. İçlerinde kendini tutamayıp bu ruh üfleme işini tanrının cennetini hiçe sayar şekilde çok ilerilere götürenler de olmuştur, karmakarışık şeyler yapabilirler ki, onların halkla işleri daha da zordur. Bazen de halkın gözünde hiç ummadıkları biçimde gülünç durumlara düşebilirler:

Derler ki Schopenhauer zengin bir sofra başında intiharı övmeye başladığında, mutfakta buna gülüşenler olmuş.

………………………………………………….

Neticede işte, tüm bu iyilikler ne işe yarar ki? Sadece en büyük iyilik olan ölümden onları biraz daha uzaklaştırmaktan başka.

Hem böyle içtenlikli bir şair bulmak gerçekten de zordur. İçlerinde kendi yazdıklarına iman etmiş, kendisiyle ilgili karanlık düşünceleri olmayan kaç tanesini bulabilirsiniz ki? Bütün ölü şairleri gözümün önünden geçiriyorum ve pek çoğu için hep aynı sahne canlanıyor: beyaz gecelikler içinde diz çökmüş, yatağına sinmiş ve gizlice yakaran: Tanrım! Bana bedenimi geri ver! Halkın bu palavrayı bilmediğini sanırsınız, içten içe, kendilerini bildikleri gibi bilirler.

Bedenin insana ihaneti (tarihin dışına düşmesi), işte bu hayal kırıklığı ve onunla gelen kin, şiiri nasıl okutuyorsa halka, şaire de öyle yazdırır: Dualar içinde!

Burada, şairin “göksel bir nimetmişçesine sunduğu yeryüzü ekmeğinin”, yani “ruh”un da  artık,  tüm canlılığını yitirmiş-bir meta-olduğunu bilmem hatırlatmak gerekir mi? Böylece şairlerin halka olan inançları, zamanla, halka olan uzaklıklarının kusursuz bir göstergesi haline gelir -bkz. İsmet Özel-.

Ama popülizm demişler, “halkçılık” zor meseledir, her zaman aynı biçimde cevaplayamam. Süslü üniformalı bir posta dağıtıcısın halk üzerindeki etkisi Eflatun’dan fazla ise, Eflatun part-time posta işine mi girmelidir? Gülünç mü geldi? Bana gelmedi. Jean Paul Sartre “Biafra’lı bir aydın olsaydım roman yazmaya devam etmezdim” demiş (nerede demiş ?).

Öyle zaten, kimse devamlı yazmak zorunda değil. Yazmazsam ölürüm diyenler yüzünden de birileri ölebilir ve de Sartre’ın yaşamı Biafralılar için zaten iyi bir yanıt.

 

Vendredi, 27 Janvier 2012 13:30

şiirpostası retro

------------------------------------------------- -tüm isimler ve yazılar uydurmadır-

“biri türk şiiri mi dedi. buradayım. 97 de ismet özel'e dedim ki sizin şiirlerinizdeki epik kökler bizim kuşakta yeşillendi. sonra ertesi günü oturdum bunu kitap haline getirdim. on dergi çıkardım. yirmibin sayfa şiir yazdım. kesmedi. hilmi’ye daldım.
ben yoksular için, halk için, allah, kars kalesi, ezra pound kara murat aşkına urun yiğitlerim. ben halk dediğimde ankaradan yerinaltından bir patırtı duyuluyor. fener dördüncüyü atıyor ve ağlamaya başlıyorum. bir kişiyim, bin üzgünüm.”

a.h.

***

“türk şiiri sözlü kültürde debelenirken ben o sırada yazılı kültürü sollayıp  poetik gerilla hareketini çoktan başlatmıştım. her üç ayda bir alışveriş merkezlerinden türkü barlara doğru operasyonlar yaptım. merze herzesini de ilk ben taşıdım. aha burada. ben devrim yaptıkça konvansiyonel hacılar görmezden geldi. görmüyor musunuz dedim. görsel şiir işine girdim. taka bir mekintoşla şuraya tıkladığınızda göreceğiniz işleri kopardım.”

ı.s.

***

“turgut uyar babasını öldürmekten korkmanın şiirini, babasını öldüremeyerek bir intikam biçimi olarak hepimizden aldı. şimdi bize düşen turgut uyarı öldürmeden onu çok severek ve nefret ederek, bacaklarını kırmak ve oradan ismetin ergenlik sivilcelerini patlatmaktır.
öyleyse mahmut sen acemilik akedemisinden mezun olduğunda ustalığın şairaneliğinin tuzaklarını kontrol ettin mi. mahmut sana diyom. beni ne kadar seviyorsun. sadece bu. mahmut. hamut, ahmut. mut. “

a.e.

***

“tam yeni caminin önünde bir kongolu gördüm. saat, telefon falan satıyordu. beni tanıdı hemen. sen dedi, o musun. ben de dedim ki, kim olmamı isterdin. baktı, tekrar baktı. bir şair olamazsın değil mi. üzgünüm dedim. sonra bir simit aldım. bayattı. dalgın bir şekilde frankfurt sokaklarında yürümeye başladım. kongo. her tuhaflıkta daha derin bir tuhaflık var. saçma.”

k.o.

***

“ let me now”. kırmızı topuklu pabuçlarımı giymişim. akşamki biralar midemde çalkalanırken son sevgilimin bacak kasları yanımda yürümeye başladı. antidepresanları çok adi yapıyorlar artık.  önünde su fışkırtan bir hortumun olmasa, olsun gene de o hortumu alır annenin hediyesi olan kaşmir kazağı ıslatırdım. sonra sevgilim ilk fırsatta benimle yatmak istediğini biliyorum ama bu kasların olmasa ben şimdi naapıcam. let me now diyorum başka da bir şey demiyorum.
e.
yani elinin körü”

ö.e.

***

“dan dan dann. bunlar böyle gelmiyorlar mı bu seslerle bu bu sokaklar bu süleyman demireller dergiciler editörler yıllıkçılardan korkuyorum. korkuyorum ama tırnaklarım uzundur sigaram kısa. uzun içiyorum ama bu bu sesler heryerden duyuluyor. bakireler evde kalmaz bilmiyorsunuz siz. dan dan. bu arada ben dedikçe patronlar birini daha kovuyorlar. servis arabaları çok kalaba ben artık daha da güzelim. anlamadım. peki. madem öyle ben küstüm.”

s.a.

***

“guguklu duvar saatinin sesi, taş plaktan bir münir nurettin  uzaktan mahler’le karışıyordu. penceredeki fesleğenlerden birinin yaprağındaki sarı lekeyi görünce gizli bahçemin artık ne gizli ne de bahçe olduğunun ayırdına vardım. fesleğenler, karahindiba serinliği ve anılar arasında  notlarımı gözden geçirdim. eski mektupların kordelalarını çözerken dışarıdan izmirli yaseminlerin hıçkırdı hıçkıracak kokuları ve tren sesleri arasında bir an her şeyin ne kadar kötü olduğunu düşündüm. e mailleri kordelalarla bağlayamamak ne kötü. pembe bir kağıt peçeteye sardığım ton balıklı sandviçimi çantama koydum. çiçeklerin vitaminlerini önerilen günlük on miligramdan fazla vermiş olabilir miyim? insanlar  hoyrat ve hanım ninemin dediği gibi hüzün bir sonbahar güneşi gibi ısıtmıyor artık bizi. “

k.h.

***

“sanat, şiir, yazılanın yazandan görece özerklik kazandığı ve paylaşımla anlam işlev kazanan bir hamur işidir. hamur işleri dostum, bu arada son zamanlarda kafakırıcı bir dönüşüm geçirdi.
her şeyden önce: demek ki : ? : 9 , ve
şiir şairine göre değil şiir bir başka şiire göre şiirlenebilir. şiirlemede amaç sanatın özgül niteliğini liberal-demokrat bir çerçevede sokmaktır.
her şeyden sonra ya da şiir rehaiku pasta fırını: ; , ….. evet.?
yani herkes kesesini silkelesin.
ayrılın diyoz oğlum anlamıyor musunuz.
her ama her ama her şeyden en bir sonra.
ben oynamıyorum.”

y.r.

***

“kızmaya gerek yok. her şey  metindir ve metinsellik kendi çevrimini, bağlamını bir sauna etkisi gibi terler.  koyar. koyar dediysem bu bilinçdışının da dışıdır. kendini de tersindirerek bozar ve yeni bir çevrimi kurmaya başlar. kızmaya gerek yok. dediğim gibi boş işler bunlar.”

ö.e.
Dimanche, 12 Avril 2015 09:45

Tarık Buğra

Son yarım yüzyılda sağ kesimde belirmiş yazarların sayısını üçe indirsek şu üç ad çıkar karşımıza: 30 kuşağından Necip Fazıl, 40 kuşağından Tarık Buğra, 50 kuşağından Sezai Karakoç. Var birkaç yazar daha. Ama bugün için kendilerini tam anlamıyla kabul ettirmiş sanatçılar bunlar. Dört deseydik bir de Peyami Safa’yı eklemek zorunda kalırdık. Beş deseydik, Cahit Zarifoğlu. Altı İsmet Özel.