porn cartoons
cartoon porn tube
cartoon xxx

No: 100, Juillet - Temmuz - July 2018

les actuels || günceller || actuals
Jeudi, 01 Mars 2012 14:12

Biçer, Birol

birolbicer-biyografik-not2

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur.

Mustafa Düzgünman’a çıraklık yapmış olan Aydın Gülan’dan ebrû sanatını öğrenmiştir.

2000-2005 yılları arasında İSMEK bünyesinde ebrû dersleri vermiştir. Fransızca ve İngilizce bilmektedir.

Miami, Cenevre, Köln ve İstanbul gibi şehirlerde kişisel ve karma sergileri bulunmaktadır.

Lundi, 02 Avril 2012 13:55

ebrû sanatına dair

025-bicerebru-ebrusanatinadair

Suyun üzerine boyaları serperek rengârenk şekiller elde etmeyi ve sonra bunu kağıda geçirmeyi ilk olarak kimlerin aklettiğini bilemiyoruz. Ebrû Sanatının ortaya çıkışı gibi, tarihi macerası da bizce kâfi ölçüde malûm değil. Ama kesin olarak bildiğimiz bir şey var ki o da bu gün dünyada bilindiği şekliyle Ebrû Sanatı ya da Batılıların verdikleri isimle Marbling ya da Papier Marbré, Osmanlı imzasını, bir başka deyişle Türk imzasını taşıyor. Batılı seyyahların o dönem teknolojide olduğu kadar ilim, kültür, mistisizm ve sanat alanında da en ilerisi olan Osmanlı topraklarına yaptıkları seyahatlerin bir semeresi olarak 16. yüzyıldan itibaren ülkelerine götürüp tanıttıkları türlü eşyanın arasında ebrûlu kâğıtlar da var. Tarih içerisinde önemli-önemsiz yer alan bir çok hadisenin içerisinde minik bir teferruat olarak görülen ebrûlu kâğıtların bir süre sonra 18. yüzyıl Avrupa’sında çok moda olacağı, dönemin neredeyse tüm kitap ciltlerine damgasını vuracağı, ebrûmanya da denilen bir yaygınlık devresinden sonra tekrar bir kenara itileceği o zamanlar kimin aklına gelirdi. O devrin Avrupa’sında ebrûnun da tüketim kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.

Bizdeki seyri ise aynı olmamış. Ebrû uzun süre bir kenarda, hatt ve ciltçilik için bir yan ürün olmakla iktifa etmiş, başlı başına bir sanat hüviyetini kazanması için 20. yüzyılın sonunu, günümüzü beklemiş. Aslında bizde ebrû, derviş meşreb bir azınlığın elinde, kalenderâne icra edilerek bir yandan kendi muhtevasını doldurup, manevi altyapısını oluşturarak, sessiz ve ağır ağır terakki ederek gelmiş. Ve tam bu sanat yok olma derecesine geldi derken, bu onun yeniden dirilişi, tanınışı yaygınlaşması olmuş. Sûfî meşrep icracılarının elinde uzun yıllar muhafaza edilmesi neticesinde, batıdaki macerasında desenli kâğıttan ibaret kalmış olma yozluğuna düşmeden ve son dönemlerdeki dirilişi ile kendini ve desenlerini tazeleyerek, hızla serpilerek başlı başına bir sanat hüviyetinde bugün yeniden zuhûr etmiştir.

 

Ebrû Sanatı’nı batıda uygulanan usûller ya da Uzak Doğu’da icra edilen akrabası Suminagashi gibi benzer tekniklerle yapılan sanatlardan ayıran ölçüler malzeme, boyalar, renkler ve motiflerden ibaret değildir. Tüm bu sayılan unsurlar açısından Ebrû Sanatımızın kendi hususiyetleri söz konusudur. Ama esas olarak ebrûya özünü ve şahsiyetini kazandıran şey, ait olduğu medeniyet ve kültürün renklerini, anlamlarını, ruh ve his iklimini, derûnî felsefesini, tasavvufî boyutunu aksettirmesidir. Kısaca gelenek tabir ettiğimiz şeydir. Bu mefhumu âdetler, ananeler ve yapılagelen işlerle karıştırmamak gerekir.

 

Hâlen rahatlıkla diyebiliriz ki, dünyanın en güzel ebrûları Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da bizim sanatkârlarımız tarafından yapılmaktadır. Ebrû Sanatımız geçmişle kıyaslanamayacak bir motif ve tarz zenginliğine ulaşmış ve estetik açıdan oldukça tatmin edici seviyede eserler meydana getirilmektedir. Üstelik ebrû artık sır olmaktan çıkmış, İstanbul başta olmak üzere bir çok merkezde talim edilir bir hâle gelmiştir. Popüler Ebrû Sanatı bugün gelmiş bulunduğu noktada, popüler olmanın getirdiği kültürel değerlere ait bir çok meselenin de etkisiyle bir yol ayrımına gelmiş intibaı uyandırmaktadır: Ebrû Sanatımız ya ait olduğu medeniyet ve kültürün evrensel bakış açısını, derûni felsefesini de yansıtarak devam edecek, ya da bu güne kadar kuşanmış olduğu hüviyetin sembollerinden sıyrılarak başka bir çok alanda olduğu gibi çok çeşitlilik arz eden ama neye ve kime ait olduğu belli olamayan bir desen sanatına dönüşecektir. Günümüzde Ebrû Sanatımız, toplumsal dönüşümümüzün iki kutbunu temsil eden bu iki eğilim arasında varlığını sürdürmektedir.

 

Ebrû Sanatı’nı bize ait ve dair kılan ne olmuştur? Diğer sanatlar içerisinde en az sembolik motifi ihtiva etmesine rağmen, bugün bir çoğumuz için Ebrû Sanatı’nın tasavvufî bir intiba uyandırması nedendir?

 

Üsküdar Özbekler Tekkesi mensupları başta olmak üzere tarih içerisinde ebrû sanatını icra edenler ve bugüne dek bu sanatı bir silsile halinde yaşatarak getirenler kendi ruh ve mânâ iklimlerini, yaşadıkları manevi atmosferi, hayatlarına aksettirdikleri değer ve tasavvurlarını, estetik duygularını artık bir çokları için ayrılmaz bir sûrette Ebrû Sanatı’na sindirmişler.

 

Özbekistan’dan gelen ve tekkede konaklayan hacıların iaşesini temin için sahaflara gönderilen ebrûlu kâğıtlar, sükûnet içinde tekne başına geçip zihnini dünyevî meşgalelerden tecrit eden derviş tabiatlı insanlar, ebrûlarını yangından kurtarmak isterken hayatını kaybettiğine dair şayialar bulunan Hatip Mehmed Efendi, kitapları ebrû desenli kâğıtlarla ciltleyen mücellitler, Şeyh Sadık Efendi’ler, mistik tarafı bir yana mükemmelen yapmadığı fen ve sanat kalmamış olan Hezarfen Ethem Efendi’ler, gülleri ve hattıyla meşhur Üstad Necmeddin Okyay ve onun her bakanda hayranlık uyandıran lafzâ-i celâl yazılı esrarlı ebrûsu, yıllarca Üsküdar’da bir aktar dükkanında ebrûyu yaşatan Mustafa Düzgünman ile Ebrûname’si ve onlardan intikal eden geleneği usûlü ve ruhuyla yaşatmaya çalışanlar bu atmosferi ebru sanatına ve geleneğine sindirenlerin başlıcaları olarak sayılabilir

 

Bunların yaşadığı ve yaşandığı bir iklimin kokusu üzerine sinen Ebrû Sanatının, kültürümüzdeki çiçeklerin sembolizmiyle de kuşanınca artık herhangi bir desen sanatı olarak telakkisi imkânsızdır.

 

GELENEĞE DAİR

Ebrû sanatının gelenekselliği folklorik bir yaklaşımdan ya da şekle dair muhafazakarlıktan kaynaklanmamakta, bunların çok daha ötesinde esaslara dayanmaktadır. Ebrû sanatımızdaki geleneği şekli kaygılardan sıyırıp, bir köke, bir üslûba hatta daha ötesinde bir kültür ve medeniyetin metafizik mülahazalarına bağlamak daha doğru bir yaklaşım olur. Bu noktada İslam sanatlarının tamamının temel anlayışını oluşturan düsturların hâkim olduğu bir iklimin ürünü olarak gelişen, nesilden nesle nakledilen ve neredeyse icracılarının tamamı bu iklimin atmosferini teneffüs etmiş ebrû sanatı geleneğini bu suretle oluşturmuş ve geleneğe de bu suretle bağlanmıştır. Ait olduğu ve varlık sahası bulduğu kültür atmosferinin rengini alması ve karakterini bu atmosfere dair bir süreç içerisinde kazanmış olması esas olarak geleneğini belirler. Lâleler, sümbüller ya da diğerleri ebrûnun kendisi dolayısıyla değil, bu geleneğin, bu kültürün idraki dolayısıyla anlam kazanırlar. Bu gelenekle rabıtasını koparırsa ebrû, bir desen sanatı olmaktan öteye gidemez.

 

Günümüze kadar bu sanatı icra edenlerin, Özbekler Tekkesi mensupları başta olmak üzere, ekseriyetle ehl-i tasavvuf olmaları, en azından bu kültüre aşina insanlar olmaları dolayısıyla Ebrû Sanatı’nın kazanmış olduğu tasavvufî sembolizmi gözardı etmemek gerekir.

 

Ebrû Sanatı’nda gelenek sadece bununla kalmaz, aynı zamanda kullanılan doğal malzemeler ve bunların hazırlanışı da bu işin diğer bir cihetini teşkil eder.

 

Geleneğe bağlı kalmak demek ise, sürekli aynı desen ve motifleri katı bir disiplin içinde tekrarlamak demek değildir. Aslında bu sanatın ve İslam sanatının temel felsefi ve teknik düsturları içerisinde kalmak demektir belki. Soyutlama, stilizasyon, çeşitleme, uhrevîleştirme gibi unsurlara riâyet etmek ve böylelikle varlığa daha derûni ve öze yönelik bir bakış açısını kaçırmadan sanatı icra etmek demektir.

 

Bir gonca gül motifinde vahdeti temsil ederken, açılmış gül ile vahdetten neşet eden kesrete işaret eden bu anlayışta, gül artık kemal noktasına ulaşmış bir mânâ zenginliğini ve vahdet-kesret arasındaki türlü idrâk mertebelerini de içinde barındıran bir numune teşkil eder. Aynı mânâ zenginliği başka bir motifle verilemez. Bu sebeple o konuda gülün yerini başkası dolduramaz, nakıs kalır. Bu sembolik mânâ zenginliği ve mana mertebeleri ise her seferinde başka bir motifle değil, gül motifi üzerinde yapılacak çeşitlemelerle baskın olan mertebesi öne çıkarılırken, diğer mertebeler feda edilmeden, gözardı edilmeden verilmiş olur. Halbuki tek mertebe itibarı ile bakılsa vahdet-kesret ilişkisini lahana da fevkalade temsil etmektedir. Ama gülün ifade ettiği zenginliğin semtine bile uğramadan.

 

Ebrû Sanatı’ndaki gelenek-yenilik tartışması aslında gerçek yerine oturtulamamış bir tartışmadır. Kültür-Kimlik ve Aidiyet karmaşasının bir yansımasıdır. Eğer böyle bir karmaşa içerisinde kalmış ya da bırakılmış zihinlerin bir eseri olmasaydı şekiller ve desenler eksenli bir tartışma olmak yerine sanatın felsefesini, temelini teşkil eden düsturlar eksenli olması gerekirdi. Ama unutmamak gerekir ki, her ne olursa olsun bu tartışmalı durum söz konusu düsturların farkına bile varılmadan heba edilmesi, yok edilmesine sebebiyet vermektedir. Bu yanlış zemine oturtulmuş tartışmanın neticesi olarak icra edilen sanat ise görünüşte geniş imkanlar sunan bir denizin sathına yayılırken, derinlerden vazgeçmek anlamına da gelmektedir.

 

EBRÛ SANATI’NIN BAZI MANEVÎ HUSUSİYETLERİNE DAİR


Doğrudan bir kendini ifade sanatı değildir.

Sanatkâr kendini ya da kendisi ile ilgili bir şeyleri ifade etmek, yansıtmak kaygısında değildir. (Eğer böyle bir intiba hasıl oluyorsa, bu aslında sanatkârın üslûbunun ve renklerinin tabii aksinden ibarettir.) Hatta eserde tercih edilen motifler bile herhangi bir fikir ya da kavrama atıfta bulunuyorsa, sanatkârın ifade etme kaygısından değil, o desen ya da motifin ait olduğu kültür içerisinde kazanmış olduğu objektif değer ve sembolik mananın çağrışımlarından kaynaklanmaktadır.

 

Aslında ebrû (geleneksel usûldeki ebrû) bir içe yönelme, kendine yönelme, zâhirde var olanı ve katman katman örtüleri sıyırarak zihni aslî benliğe doğru farkında olmadan bir seyahate alıştırma sanatıdır; tabii ki bu maksada uygun çalışanlar için. Ancak ebrû bu maksada ulaşmada esas yol değil, zihni ister istemez varlığı işgal eden fikir ve kaygılardan sıyırmaya, soyutlamaya bir vesile olma cihetiyle bir alıştırma ve yönlendirme, belki bir konsantrasyon vasıtasıdır.

 

Yani sanatkârın kendisi yada kendisine ait farz ettiği ne varsa onları ifade etmek değil, bilakis onlardan soyutlanarak kendisine bir yol aralaması söz konusudur. Diğer İslamî sanatların da ruhunda bu olmakla beraber, onlarda aynı zamanda Sanî-i Hakiki veya onun sanatlarına dair bir kısım objektif düsturları aksettirme, ifade etme gayreti hâkimdir. Ebrû Sanatı’nın tabiatında ise sanatkârın iradesi özel olarak böyle bir amaca yönelmedikçe bu husus yoktur. Doğrudan soyutluk hâkimdir.

 

Mesaj verme kaygısı yoktur. Entelektüel bir çaba mecburiyeti yoktur.

Aslen bir ifade sanatı olmama hüviyetiyle doğrudan alâkalı olarak ve içeriden dışarı değil dışarıdan içe yönelme özelliğinin tabii bir neticesi olarak bir fikrin, duygunun, izlenimin ya da inancın aktarılması ebrûnun tabiatında yoktur. Bunu sağlamak için iradî olarak özel bir çaba gereklidir. Ya da çeşitli motiflerin zaten ait oldukları medeniyet ve kültür ikliminde kazanmış oldukları objektif anlamlar sanatkârın iradesi ve çabasının dışında izleyene kendiliğinden mesajını nakleder. Aslında tabii hâliyle ve soyutluğu sebebiyle ebrû eseri her müşahede edenin zihninde, ona has sübjektif bir anlam ya da mesaj niteliği kazanır ve bu herkes için farklı olabilir.

 

Bireysel bir sanattır. Hatta malzemesinden, yapımına kadar kişiye özeldir.

Tâlim ve seyir aşamasında birden fazla kişiyi gerektirse de, tatbikat aşaması son derece ferdîdir. Hatta geleneksel usûlde Ebrû Sanatı’nda, mecburiyet olmamakla beraber, kullandığı tüm malzemeyi sanatkâr kendisi temin eder ve hazırlar. Buna ne kadar riâyet edilirse, tüm aşamalarıyla ve malzemeleriyle o kadar sanatkâra ait bir süreç yakalanmış olur. Sadece ortaya çıkan desen değil, kullandığı malzeme, boya ve diğer malzemelerini hazırlamadaki mahareti ve renkleri de sanatkârın ve eserin kıymetini veren hususiyetlerdendir. Başından sonuna bir eserin vücuda getirilmesi sürecinde gereken tüm unsurların mümkün mertebe bizzat sanatkârın kendi elinden çıkmış olması ebrûdaki ferdiyet unsurunu güçlendirir ve bunun sanatkârın sanattan aldığı haz ve faydaya tesiri büyüktür.

 

Bu yönleriyle bir zihni rahatlama, dışarıdan yavaşça soyutlanma ve içe yönelme sağlar. Dolayısıyla bir konsantrasyon ve rehabilitasyon aracıdır.

Zihni yormaması, soyutlanarak iç dünyaya yönelinmesi, gevşetici bir hususiyetinin olması dolayısıyla tam bir rehabilitasyon aracıdır. Bilhassa psikolojik sıkıntılara, strese düçâr olanların istifade etmesi gerekir. Bu denenmiş ve müsbet neticeler alındığı söylenmiştir.

 

Cüz’î İrade Küllî İrade ayrımının en bariz tezahürü.

Varlığın her alanında basiret sahipleri İrade-i Küllî ile İrade-i Cüz’î’nin tecellilerini ve yerini müşahede etmekle beraber, ünsiyet ile veya sebepler planında şartlanarak gözü kamaşmış aklın bu ikisinin zuhurunu müşahade etmesi her zaman kolay olmuyor. Ebrû Sanatı cüz’î iradenin Küllî irade karşısındaki yerini ya da bu ikisinin tefrikini en bariz gösteren bir sanattır. Rastlantının esasen yeri olmamakla beraber, sanatkârın sebeplere riâyet ederek yerine getirdiği fiillerin neticesinde ne yaparsa yapsın zihninde tasarladığı sureti aynen gerçekleştirmek gibi bir gücü bulunmuyor. Kimi zaman tasavvur edilenin çok fevkinde bir netice almak da mümkün. Sanatkârın zihninde eser esasen bir siluet olarak bulunmakta, tekneye düşen boya damlacıklarının teknede şekillenmesiyle sanatkâr yönlenmekte ve neticede vücuda getirmeye kesb ettiği zihnindeki bu siluetin nasıl ortaya çıkacağını son tahlilde sanatkâr net ve yüzde yüz olarak belirlememiş olmaktadır. Ebrû ıstılahında bu durum “son sözü tekne söyler” diye de ifade edilmektedir.

 

Dıştan İçe, Kesretten Vahdete doğru yönelme.

Ebrû Sanatı’nın insanı içe döndüren ve dış varlıklardan zihnen uzaklaşmasını sağlayarak Kesret’ten Vahdet’e doğru yönlendirmesi. Dış dünyanın gittikçe insanı sarmalayan tahakkümünden içe ve kendine yönelmekle bir kaçış.

 

Varlığın su üstündeki dalgalar ve şekilller gibi geçici olması ile Ebrû Sanatı arasındaki paralellik.

Ebrûcu su üstüne resmettiği bu son derece geçici sûretleri başka bir satha naklederek onları kalıcı kılan kişidir. Fanî varlıkları başka bir düzlem ve boyutta bâkî kalabilme ve onlara hüküm ifade etme şansı verir. Geçici dünya misali su yüzeyinde oluşan şekillerin, ahiret misali daha kalıcı olan kâğıt yüzeyine nakledilmesi bu hakikate işaret eder.

 

Varlığın fenaya ve bekaya bakan iki yüzü vardır. Şekiller her ne kadar kendileri oluşmadılarsa da, onları su üzerinde var eden bir iradeye bağlıdırlar. Ayrıca geçici bu varlıkların bâkî kalabilmesi için yine onları var eden irade ve kudret tarafından varlıklarını kalıcı kılacak bir düzleme aktarılmaları gerekmektedir. Ne su, ne kâğıt ne de oluşan sûretler bunu yapabilmeye muktedir değildir. Buna onlardan daha öte, aşkın bir irade ve kudret, Sanî-i Hakikiyi temsil eden sanatkârın irade ve kudreti vesile olur. Bu zaviyeden bakıldığında ebrû teknesi kâinatı, kitreli su alem-i şuhudu, fırça ve boyalar sebepler dairesini, sanatkâr ise bu irade ve kudreti temsil etmektedir.

 

Temel Estetik ve Sanat anlayışı

“Allah güzeldir, güzeli sever” hadis-i şerifi İslam Sanatı’nın estetik anlayışının temel düsturlarındandır. Her şey, tüm mükevvenat onun sıfatlarının tecelligâhıdır. Varlığın mevcudiyeti, zatı O’ndandır. Dolayısıyla varlıktan zuhur eden sıfatlar da O’nundur. Zatı kendinden olmayanın, sıfatı da kendisinden değildir. Varlığa atfettiğimiz diğer sıfatlar gibi, hüsn – güzellik dahi onun hüsnünün, cemalinin tecellisidir. O güzeldir, güzel de ondandır, O’nundur, O’dur. Ebrû sanatkârı da güzelliği, ahengi arama ve yansıtma çabasının temeline bu anlayışı yerleştirmek bu düşünceyi hâle dönüştürmek zorundadır. Aksi takdirde kendisi de, sanatı da satıhta kalır, bir noktaya ulaşsa bile bu sadece zahirde bir hüküm ifade eder. Bu idrâk ile icra edilmeyen sanat, herhangi bir desen elde etme vasıtasından farklı olmaz. Boş şişe gibidir: gözle görülür, elle tutulur, lâkin susuzluğa şifa değildir.

 

Tespit edilmiş en eski ebrû örneklerinin bulunduğu eserler ve yerler:

 

*Topkapı sarayı – 1539 – Arifi’nin eseri Guy- i Çevgân

*İ.Ü. Kütüphanesi – 1539 - Heratlı Mir Ali’nin iki kıtasının yazılı olduğu ebrûlu kâğıt

*Uğur Derman Koleksiyonu – 1554 – Malik-i Deylemi’nin bir kıtasının yazılı olduğu ebrûlu kâğıt

*Uğur Derman Koleksiyonu –1595 – Fuzûlî’nin “Hadikat’üs Süheda”sının kapağında bulunan ebrû

*Tertib-i Risale-i Ebrî

 

------------------------------------------------ iç/in Beste Dergisi / 2003, Hira Dergisi - (Arapça) / 2009