cartoon porn tube
cartoon xxx
cartoon porn games

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

Displaying items by tag: orhan kemal
Jeudi, 06 Octobre 2011 08:57

orhan kemal'in evleri [1954-1966]

EM-orhankemalinevleri-bykilicmuhterem-650

Yazar Orhan Kemal Sok., Haraççı Karamehmet Mah., 34083 Istanbul, Türkiye


060-BVBY-murad_obanolundan-_Sait_Faik_Abasyank_Mahmut_Makal_Orhan_Kemal_Yaar_Kemal
(Soldan sağa): Sait Faik Abasıyanık, Mahmut Makal, Orhan Kemal, Yaşar Kemal
Burgazada / Mayıs-1952
Samedi, 25 Février 2012 15:02

sarı gülüm var benim

Sarı gülüm var benim

Garip gönlüm var benim

Ölüm var ayrılık yok

Sarı elâ gözlüm

Böylece kavlim var benim

JavaScript est désactivé!
Pour afficher ce contenu, vous devez utiliser un navigateur compatible avec JavaScript.


Bu anonim Rumeli türküsünü hayatında en az bir kez dinlememiş Türkiye’li var mıdır bilmem. Ölüm varmış ayrılık yokmuş. Peh... İddialı ha... Hep öyledir folklor. Hep uçtadır. Uçta yaşamak da olmasa varlığımızı kime nasıl hissettireceğiz? Bin yıllık yalnızlığımız içerisinden nasıl sesleneceğiz?


Herkes gibi severim gülleri. Gül nasıl sevilmez. Gülsüz yaşanmaz ki... Gül ile içiçe geçmişiz. İsmin ne önemi var. Güle gül demesek de o yine gül gibi kokacaktı dedirtmiş Juliet’e Shakespeare taa 1600’lerde.


Sarı bir gül sunduğu şımarık sevgilisinin, yok ben ille de kırmızı gül isterim demesi üzerine bülbüle yalvarıp, onu, kalbini gülün dikenine bastırmaya ikna eden delikanlının hikayesi var bir de. Oscar Wilde 1800 lerde yazmış... Hikayenin sonunda bülbül ölür...Sarı gülü kızıla boyamak için kanını son damlasına kadar akıtarak. Kırmızı güle de burun kıvıran hodbin sevgiliye en başında söylemesi gerekeni söyler delikanlı: What a silly thing love is. (Sembolizm müthiştir Wilde’da)


Türkiye folkloründe gülüm, ölüm, zulüm uyaklanır sık sık... Ve sık sık ölüm ve zulüm görürmüşüzdür gülüm.


Gül ile İçiçeyiz istesek de istemesek de.

Reçelini yer, suyunu şerbete katarız.

Ve tabii gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül...


024-Urganc_Apt.ESHOT_VE_IKL-izmir_kiz_lisesi

 

Bu fotoğrafta görünen yapılardan yalnızca arka plandaki görkemli bina ayakta bugün. Orta Okulu ve lisenin bir kısmını okuduğum İzmir Kız Lisesi. Binanın karşısında, denize bakan binalardan birisinde büyüdüm. Evimiz hemen okulun karşısında diye utanır, okulun arka kapısından çıkar ve bir yığın yol yürüyerek gelirdim eve.


Çocuklar tuhaf şeylerden utanır. Utanılmayacak tuhaf şeylerdir bunlar belki... Annemin hemşire olduğunu saklar, öğretmen derdim. Babamın bizi bir kadın için terkettiğinden utanır, ‘Kore’de şehit düştü’ derdim. Okulda bir lustracı Ali vardı, zeka özürlü ve engelli bir delikanlı. John Wayne filmlerine düşkün olduğu için Kovboy Ali derdik. Ayakkabımı boyattığımda benden para almazdı şehit çocuğuyum diye.


Çok vicdan yapmışımdır bu yüzden sonraları. Aziz Nesin’in Heybeliada’daki Rum bakkala yalan söylediği için yıllarca hissettiğine benzer birşey. Bakkal bilir gerçeği ama, Nusret’e o yalanı söyleten sebebi anladığı için renk vermez. Belki bizim Kovboy da bilirdi babamın Kore’de şehit düşmüşlüğümün benim bir beyaz yalanım olduğunu.


O, -galiba- zor günlerinde çocukluğumun, bu zorlukları fazla hissetmeden büyümemi sağlayan sebeplerden biri de şiiri keşfetmek oldu. Bu resimde görünen su İzmir Körfezidir. Ben önce yüzmeyi öğrendim o sularda, sonra da şiiri sevmeyi o kıyıda. Sevdiğim şeylerden ayrılmak zor gelirdi. (Sonra onu da öğrendim) Onun için sevdiğim bir şiir bulmayım, hemen ezberlerdim. Bunun bir nedeni de belki, evde hep şiir olmasıydı el altında.


Kızkardeşimle beni büyüten büyükanne şairdi. Babası Hayvarzade Rıza efendi de şairmiş. Doksanüç bozgununu diye bilinen, (Rumi takvim ile 1293) Rus-Osmanlı Savaşı yenilgisiyle ile başlayan spiral düşüş giderek Seferberliğin (Cihan harbi) ilan edilmesine vardığında, tellâllar sokak sokak dolaşırken okusunlar diye şiir gerekmiş. Yerel halk arasında şair olarak bilinen Rıza Efendi’den bir şiir yazması isteniyor. O da Yazıyor. Fakat şiirde Türklük sözü geçtiğinden (herhangi bir ideolojik sebeple olduğunu sanmıyorum. Çok dindar ve Sultan’a bağlı biri olduğunu anlatırlardı) başı derde girince, ‘Aman getirin değiştireyim hemen’ der ve Türküz sözü yerine Osmanlıyız’ı koyar...


Büyükanne Ziya Paşa, Namık Kemal, Şinasi'nin eserlerinin yasaklandığı dönemde Ziya Paşa ve Namık kemal külliyatını ezberledikten sonra, babasının zoruyla kitapları ağlaya ağlaya ocakta yaktığını anlatırdı. İşte benim orta okul birinci sınıfta Terci-i Bend, Terkib-i Bend’i ezbere bilmemin ve İntibah / Sergüzeşt-i Ali Bey’den haberdar olmamın ve bu haberdarlığın belki de o yılların talihsizliklerinden beni koruyan bir kalkan işlevi görmesinin kökeninde aile tarihinin bu kesiti bulunur.


Alevilerin hayatına benzer bir içiçeliği vardı şiirle hayatımızın. Cüssemle ters orantılı bir bilmişlikte olmam nedeniyle okulda, mahallede Amerikalılar’ın ‘bully’ dediği, şu kafa kuvvetini kaba kuvvetiyle yenmeye teşne çocukların hedefi olurdum sık sık. Önemli olan yenilmemek değil, teslim olmamaktı.


Genellikle ya anne ve babamın ortalarda olmayışı ile ilgili bir sataşmaya karşılık vermiş ya da kızkardeşimi korumaya çalışmış olurdum. Okuldan eve yakam paçam çarşamba pazarı gibi geldiğimde büyükanne ne kızar, ne azarlar ne de öteki çocukların anneleri gibi yekinip beni hırpalayan çocuğa dersini vermeye giderdi: ‘Üzülme Hale, bilirsin kazara bir sapan taaaşı (uzun okunacak ille) bir altın kaseyi kırsa, ne taaşın kıymetü artar ne kıymetten düşer kaase…’ diye teselli ederdi beni. Ne Sa’di’nin kim olduğundan haberim vardı ne Ziya Paşa’nın. Garibin birinin başı küçük bir hırsızlıktan derde girmişse büyükanne kendi kendine söylenirdi : ‘milyonla çalan mesned-i izzete ser-efraz / birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.’


Birgün Fuar’da kendisine sert çıkan bir bekçiye –ki bekçi yerden göğe kadar haklıydı.- Büyükannem Fuar bahçesinden çiçek çalmıştı- : ‘Bed asla necabet mi verir hiç üniforma / zerdus palan ursan eşşek yine eşşektir’ diye hakaret etmiş neyse ki adam ne dediğini pek anlamamıştı. Yalnız eşşek lafına takıldı. Bir de bana eşek diyorsun teyze ayıp değil mi sana diye kınadı sadece.


‘Bi-baht olanın bağına ketresi düşmez / baran yerine dürrü güher yağsa semadan’ diye hayıflandığı olurdu bazen.


Yıldız ararken nice turfa müneccim

Gaflet ile görmez kuyuyu reh güzerinde


Kim ki ahvâle eylerse ta’riz

Sürülür ağzına bal, susturulur.

Yine durmaz eylerse ısrar;

Dürülür defteri, kan kusturulur.


Günlük iletişimin bir parçasıydı bu dizeler. Çoğu zaman o bile hatırlamıyordu yazarını belki.


Şiir ezberleme ya da daha doğrusu akılda tutma alışkanlığım burdan.


Daha sonraları hoşuma giden her şiiri hiç uğraşmadan akılda tutar oldum.


İzmir’de büyümenin sonucu birçok şairle dirsek dirseğeydim: Refik Durbaş, Özkan Mert, Metin Altıok,  Levent Atalay, Ümit Yaşar, Özel Arabul, Berin Taşan, Kamuran Harputlu, Gündüz Badak, Cavit Kürnek, Fethi Savaşçı, Metin Eloğlu, Bozkurt Kemal Yücel, Özdemir İnce, Turgay Gönenç, Hüseyin Yurttaş, Ali İhsan Yakut, Abdullah Özkan, Mehmet Kıyat, Aykut Poturoğlu...


Hepimizin ağzından hiç düşmeyen biri vardı: Atilla İlhan. Belki üçüncü şahıslar, karşılıksız aşklar hayatımızın gerçeği olduğundan, belki de Atilla İlhan’ın bizi anladığını sanmamızdan... Benim hemen ezberlediğim şiir Yanlış Yaşamak’dı.


yanılmış bir kapıyım simsiyah

kendi üstüme kapanıyorum

seni paris’te kaybettim

yanlış bir yerde arıyorum

bozduğum her saat

içimi büsbütün daraltıyor

hiçbir mutluluğum kalmadı

ne bıraktıysan harcadım

inge bruckhart

resimlerine bakamıyorum

yanlış bir bulut çoğalıyor

akşamları yanılmış içlerime

ağzımda bozuk bir pil tadı

o korku değil artık bu yaşadığım

telefon zillerine dolaşarak

bak ne ben leipzig’deyim

ne de sen istanbul’da

ne depart kahvesinde çay içiyoruz

ne tiryaki köpekte şarap

seni görmeden öleceğim

bir daha görmeden

inge bruckhart

zaten kaç yıldır yaşamıyorum

hep yanıldık mı kimbilir

inanmak gelmiyor içimden

o yanlış tren bindiğimiz midir

azala azala unutulduğumuz

hani leipzig garında biten

yine yanlış mı yaşıyoruz

karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek

sen bir kadın ıssızlığına koşulmuş

yarıdan fazla mavi gözler

eylülden eylüle gülümseyen

ben görünmez raylara düğümlü

garlarda yankılanan bir erkek

değerinden eksiğine bozulmuş

ölüversek mi ne

en büyük yanlışlığı benimseyerek

gizli bir nem sinmemiş mi ellerine

ya saçların, fena halde sonbahar

yanlışlar prensesi inge bruckhart

yine Marne üzerine kar yağıyor

geceleyin bembeyaz ıhlamur ağaçları

yanıldıkça lüzumsuzluğunu anlayıp

insan yaşadığından utanıyor

uykularımızda yalnızlık korkuları

dışımızda en küstah yanlışlıklar

içimizde en başka türlü ayıp


diye giderdi.


Bir şiir yarışmasında herkes kendi şiirini okudu ben de bunu.


‘yanlışlar prensesi inge bruckhart’ı pek iyi tanırdım nasılsa.


Fatih’i görmemiştim henüz. İstanbul’a gelir gelmez gittim eski zamanlardan bir Cuma çalan yoksul gramofonu bulmaya… Ve evet nasıl da bilirdi Atilla İlhan sevmenin kimi zaman rezilce korkulu olduğunu.


İkinci favorim de Gece Buluşması’ydı hani şöyle giden:


Sen İstinye'de bekle ben buradayım

İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Çünkü ben buradayım karanlıktayım

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

Şarabım bütün ekşi suyum soğuk

Yanımda olmadınmı seni seviyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlıyabilir misin

Gece yarıları telefon ettin mi hiç

Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu

Ben senin olmadığını arıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık

Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor

Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil

Belki ölmek hakkımı kullanıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git


Atilla İlhan’ın Paris görmüşlüğünü, Londra gezmişliğini, Waldorf Astoira’da gecelemişliğini mi severdik bir de? Karanlıkta sigara içen Doktor Spiedell ile senlibenliliğini mi yoksa.


Daha sonraları başka şairler tanıdım. Sevdim. Aklıma çaktım şiirlerini. Belki de bundan şair olamadım... Başkalarının şiirleriyle çok doldum taştım... Kendiminkiler ancak acılı günlerin savunması oldu ve dar çerçevelere oturdu... Evrenseli yakalayamadı.


Bu şairler arasında Melih Cevdet, Cemal Süreya, Oktay Rıfat, Edip Cansever, Kemal Özer, Ülkü Tamer var. Burada bir parantez: İlk şiirini Metin Alıtok’dan işitmiştim Ülkü Tamer’in. Şöyle gidiyordu:


aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci, üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten; ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci? hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten. iyi nişan alırdı kendini asan zenci, bira içmez ağlardı, babası değirmenci, sizden iyi olmasın, boşanmada birinci... çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.


Metin beni bir şan konserine götürmüştü İzmir Konservatuarında... Sanırım bana klasik müzik zevki aşılamaya çalışıyordu çocuk. Kulağımı terbiye etmeye… Metin de çok şiir tutardı aklında.

Genç bir soprano Franz Schubert’den ‘lied’ ler (Almanca şarkı demekmiş) söylüyordu. Metin’in çok gelişmiş bir sanat beğenisi vardı. Schubert’in Bitmemiş Senfonisi’ni de ilk onların Karşıyaka’daki evinde duymuştum.


Ben farkı bilemezdim, fakat Metin sopranonun çok kötü olduğunu söyledi... Çok da kilolu bir kızcağızdı. Konservatuardan çıktık, Konak Meydanı’na yürüken bana bu şiiri okudu. Çok hoşuma gitti şiir. Dilime dolandı kaldı. Hâlâ da orda. Ama ben başını Aman diye değil Amanın diye okumayı seviyorum. Parantezi kapıyorum.


Üniversiteye ilk başladığımda bana bir Fazıl Hüsnü Dağlarca merakı musallat oldu. O da babam gibi Kuleli Askeri Lisesinde yetişmiş. Fark, babam şiir kafasına düşse neydir bu diğen derdi herhalde.

024-fazil_husnu_daglarca-01

 

Çocuk ve Allah’ı gördüm Sahaflar’da.


Koca şehrin üstünde ipi kopmuş bir uçurtmayım / Rüzgârlara kayıyor göğsüm sarsıla sarsıla/koca şehrin üstünde ipi kopmuş bir uçurtmayım / ki uçurmuştu beni çocukluğum, hülyalarıyla.


1978 de yazdığım YORGUN adlı şiirimde


Günleri canevimde kayıtlı

Tarihleri kalmaz aklımda

Tufandan bu yana nice savaş,

Nice kıyım, nice salgın, nice kıtlık

Acıyı takınmış yüzlerle eş dost

Nice gömü törenlerinde toplaştık

Mermeri aşınmış şadırvanlar gibi

Yoruldu belleğim

Belleğim, uçurtması çözük bir çocuk

Menzile varamayan yolcusu sonsuzluğun

Fakat yüreğim,

henüz onsekizinde

Çehizi dürülü utangaç kızı

Umudun

(1974)


Belleğimi uçurtması çözük bir çocuğa benzetirken, bu ipi kopmuş bir uçurtmayım dizesinden etkilenmiş olabilirim.


Dağlarca’nın sevdiğim ÖLÜ şiiri de şöyle gider:


Hangi mahallede imam yok

Ben orada öleceğim

Kimse görmesin ne kadar güzel

Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim

Ölüler namına, azade ve temiz

Meçhul denizlerde balık

Müslüman değil miyim haşa

Fakat istemiyorum kalabalık

Beyaz kefenler giydirmesinler

Sızlamasın karanlığım havada

Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım

ki bütün azalarım hülyalarda

Hiçbir dua yerine getiremez

Benim kainatlardan uzaklığımı

Yıkamasınlar vücudumu

Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...

 

Aksaray’da bir Kitap kitabevi vardı. Dağlarca’nınmış. Bilmiyordum. Arada gittiğimiz olurdu yeni kitaplara göz atmaya ama O’nu hiç görmemiştim.


Daha 72 darbesi olmamıştı. Şu meşhur 12 Mart... Ama durup durup taciz ederdi hükümet yazarı çizeri. Hep aynı paranoya... Hep yazar, şair, düşünür, bilim adamı yıkacak devleti... İşi gücü yok çünkü. Herkes ekmek derdinde. İş bulmak zor sol aydına... Yatağın altında, kapının ardında öcü yerine komünist arayan bir zihniyet.


Anlayamadığımdan olan biteni, tam anlamıyla politikleşemedim. Varolma mücadelesi içinde kendi canımın derdindeydim belki. Belki de o zaman bu hareketin içinde olan akranlarımın vardığı ‘katiyet’e varamıyordum ne yapılması gerektiği konusunda. Herkes herşeyi bilmiş, anlamış, öğrenmiş kararını vermiş, defteri kapatmış görünüyordu. Ben daha kendime ne olup bittiğini anlamış değildim. Nerde kaldı Dünyanın.


Okullar artık öğrenci işgalleri ile eğitim veremez olunca da İngiltere’ye gittim. Hasbelkader İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiştim. Dili iyi öğrenmem gerekiyordu okulu bitirmem için. Kafam edebiyata basıyordu tek.


İnsan yaşadığı bir olayı anlatırken ister istemez birinci tekil şahısla konuşur, çok sevimsiz olsa da. Cemal Süreya, ismini vermediği birini hicveden bir denemesinde bu kişiyi betimlerken “....sesine ‘ben’in çirkin kokusu sinmiş…” diye yazıyordu… Dilerim bu etkiyi yapmam mizanseni kurayım derken.


024-orhankemal-halekoray


Orhan Kemal sevdiğim bir yazar.


1966 da hücre çalışması ve komünizm propagandası yaptıkları gerekçesi ile iki arkadaşı ile birlikte tutuklandı Orhan Kemal ve bir ay sonra serbest bırakıldı. Maksat hayatına sekte vurmak, taciz etmek.  Sanırım maddi sıkıntı içindeydi. Sağlığı da tekliyordu.


Aksaray’da Kitap kitabevinde kitap imzalayacağını duyduk. Koştuk. 72. Koğuş romanını aldım. İmzaladı. Sevindim tabii. İşte bu yazının yazılmasına yol açan şu sarı gül olayı o gün yaşananlara dahildir.

 

024-72kogus-halekoray


<<<<Benim de Dağlarca ile garip bir buluşmam oldu... Kendisini tanımıyordum. Aksaray'da Kitap kitabevinin sahibiymiş... Orhan Kemal hapisten çıkmıştı. Kitap imzalayacakmış. Tabii hemen koştum. 72. Koğuş'u satın aldım. İmzalattım. Cam tezgahın üzerinde sarı bir gül vardı... Oldukça örselenmiş. İnsiyaki olarak elim güle uzandı. Gül görünce dayanamam...

Huysuz, şişman, kalın çerçeveli kocaman mercekli gözlüklü, kel kafalı adam elimden koparcasına aldı sarı gülü. Ağzım açık kaldı. Ne oluyoruz yaa. Alt tarafı bir gül. Evet sarı ve kokusu müthiş... Tezgahın üzerinde durup duruyor. Aman al, yemedik gülünü... >>>>


Orhan Kemal (ki resimlerinden tanıdım) büyük bir nezaketle 'Fazıl abi, küçük hanım gül seviyor anlaşılan' dedi usulca ve sanki onun adına af dilercesine...

Fazıl Hüsnü Dağlarca ile karşı karşıya durduğuma inanamadım...


Yıl 1967...


Yani bu adam mı yazmıştı şu şiiri şimdi :


Çıkamaz çocukluğundan dışarı

kimse

Oynamamız bundandır

Kara toprakla binlerce yıl

Çıkamaz çocukluğundan dışarı

Kimse

Bundandır sevmemiz

kiraz ağaçlarını

Çıkamaz çocukluğundan dışarı

Kimse

Kardeşliğimiz bundandır

Mavi sularla binlerce yıl

Çıkamaz çocukluğundan dışarı

Kimse

Bundandır inanmamamız

Kocaman bombalara


Sormak istedim. Bu şiiri yazan Dağlarca sen misin? Soramadım. Şansını zorlama dedim. Bak aldın imzanı Orhan Kemal'den... Babaevi'nin yazarından... Yürü git. Alt tarafı bir sarı güldü koparılırcasına alınan elinden. Uvertür...


Hem bu adam şairdir. Ne yapsa yeridir...


Bu gereksiz sertliğin nedenini bugün daha iyi anlıyorum aslında. Türkiye’de genelde insanlar, özellikle aydınlar, sanatçılar hep gergin yaşıyoruz. Genel bir asabiyet hakim hayatımıza, davranışlarımıza haklı olarak. Düzenin en altta kalanları hep bizleriz. ‘Food chain’ dedikleri besin zincirinin en son halkası. Kimse aman aferim ne güzel yazmışsın, ne kadar iyi düşünüyorsun, gel şu yapıtını ebedileştirelim dememiş ki. Tersine hep kötülük muzırlık beklemiş bizden düzen. Devleti devireceğiz, hükümeti sıkıp şalgam suyu yapacağız, düzenin altını oyacağız. İşimiz gücümüz bunun yollarını düşünmek değil mi?


Türkiye kadar yazarına çizerine, aydınına düşman bir ülke daha var mıdır acaba?

Anadolu kadar, yaratıcı insanını gazabıyla tarih boyu yerden yere çalan bir toprak???

Tanrısal ateşi çalan Promete, Tanrı katına gidip gelmiş Hüma kuşudur sanatçı.

Eziyet gördükçe yaratır, yarattıkça zulüm görür.


Son zamanlarda bu ‘makus talihimizi’ yenmeye başladık biraz.  Yeni kuşakta Malibu’da denize nazır (Gittim gördüm o sahili. Yunan parasıyla beş kuruş vermem. Çeşme’nin Ildır köyüne değişmem) ‘mansion’lar satınalan yazarlarımız var, ellerinde Dünya çapında ödüller.  Orhan Pamuk iyi bir sözcük ustası fakat toplumunu Orhan Kemal kadar tanıyabilmiş midir, tartışılır? Öyle bir iddiası da yok zaten. (Evet elma portakal kıyaslaması. İkisi de meyve değil mi ki).   Geçen yaz Aşk’ı (Forty Rules of Love) okudum...


Ben sevdim. Sonra Türkçe bilen, edebiyattan iyi anlayan bir Amerikalı’ya okuttum İngilizcesini. ‘She is a good story teller. But this is all!’ dedi.


Elif Şafak’ı samimi buluyorum. Tumturaksız... Okurken ‘ya ne dedi bu şimdi????’ dedirtmiyor insana… ‘Evrenin de bizimki gibi nazenin bir kalbi var’ı söyletiyor bir derviş yüreğine. Evödevini iyi yapıyor romana başlamadan önce. Doğaçlama ayağına bir yığın yalan yanlış bilgi yığmıyor önünüze. Öğretiyor okuyucusuna. Varsın sadece bir hikayeci (işte story teller’i karşılamıyor bu hikayeci sözü) olsun. Kabulüm. Elif Şafak, Orhan Kemal gibi birkaç senede bir dönüp dönüp okuyacağım bir yazar değil. Orhan Kemal de adaşı Pamuk gibi ‘Vayy be ne cümle ama. Keşke ben önce düşünseydim’ de dedirtmiyor insana. Hepsinin ayrı yeri. Yeter ki ‘Demir Ökçe’ altında ezilmesin kalem tutan elleri.


Dağlarca benim tezgah üzerindeki sarı güle el sürdüğümü görünce ‘Al kitabını bas git sersem, seninle mi uğraşacağım’ diye düşünmüş olabilir. Belki o gülü değer verdiği bir insan bıraktı oraya. Ya da kendi bahçesinden koparıp getirdi gönlünü tazelesin, kasvetini törpülesin için.


‘Sarı gül seviyorsun madem, git kendi sarı gülünü bul’ gibi çocuksu bir kıskançlıktı belki...


Her ne idiyse, o sarı gül meselesi hatırladıkça sadece yüzüme bir gülümseme oturtur. Dağlarca hâlâ ezberimde, hâlâ gönlümde.


Onun sayesinde hâlâ:


sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri, / ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye / okurum düşüne düşüne okuduğu(n) şiirleri / onun düşüncesi geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye…



What's in a name? That which we call a rose by any other name would smell as sweet

Bülbül ve Gül  (Mutlu Prens kitabındaki kısa hikayelerden biri)

Büyük öğretmen Tarih belki birgün öğretecek bize bu olayların nasıl ve neden masum bir toplumcu protestodan 12 Mart’ı tetikleyen bir kargaşaya dönüştüğünü.  Ondan sonra da 12 Eylül’e... Faili hâlâ meçhul aydın suikastleri birbirini takip etti. Bedrettin Cömert’in kime ne zararı olabilirdi. Hacettepe’de sanat tarihi öğreten bir hocayı kim neden öldürür. Giotto'nun Sanatı, Croce'nin Estetiği ve Mitoloji ve İkonografi kitaplarını yazdı diye mi yoksa. Yoksa Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak şiir kitabını mı sakıncalı buldu biri ‘dava’sı için. Ya  Cavit Tütengil? Gözlüğü fırlamış yüzünden kaldırıma... Gazetede resmini gördüm. Öylece duruyor gözlük na’şın yanıbaşında. Ziya Gökalp Bibliyoğrafisi, Prens Sebahattin, Montesquieu'nün Siyasi ve İktisadi Fikirleri, Ziya Gökalp Üzerine Notlar mı yoksa, Ağrı Dağındaki Horoz adı altında topladığı denemeler mi mâl oldu o güzelim hayatına... Abdi İpekçi, Ümit Kaftancıoğlu… Mürekkep tükenir  guş teleğinde,  karanlık cinayet kurbanı sanatçı ismi bitmez.

Elif Şafak’ın best seller romanı

Jack London’un ilk kez 1908'de yayınlanan distopyası.

Şiirin aslında:  okuduğun şiirler….. senin düşüncen geçerken…

Jeudi, 12 Novembre 2015 17:05

[Köroğlu gibi bir şey...]

 

068-2nf-koroglu_gibi_bir_sey

 

Bu yazıyı, her gün gazetemizin Kültür sayfalarından Yaşar Kemal’in sağlık haberlerini verdiğimiz sırada yazıyorum. En büyük dileğim, bir an önce sağlığına kavuşması.

Yaşar Kemal’in rahatsızlanması, onun yazdıklarıyla yetişmiş, dahası Türkçenin pek çok güzelliğinin ayırdına onun edebiyatıyla varmış olanları kaygılandırdı. Pek çoğumuz kaleme sarıldık, Yaşar Kemal’in bizim için taşıdığı anlamı dillendirmeye çalıştık.

Hiç kuşkum yok, hastaneden çıkacak, şu son günlerde kendisi için yazılanları gülümseyerek okuyacak…

Dimanche, 12 Avril 2015 09:45

Tarık Buğra

Son yarım yüzyılda sağ kesimde belirmiş yazarların sayısını üçe indirsek şu üç ad çıkar karşımıza: 30 kuşağından Necip Fazıl, 40 kuşağından Tarık Buğra, 50 kuşağından Sezai Karakoç. Var birkaç yazar daha. Ama bugün için kendilerini tam anlamıyla kabul ettirmiş sanatçılar bunlar. Dört deseydik bir de Peyami Safa’yı eklemek zorunda kalırdık. Beş deseydik, Cahit Zarifoğlu. Altı İsmet Özel.