cartoon porn pic
cartoon porn games
3d cartoon porn

No: 093, Décembre - Aralık - December 2017

Displaying items by tag: sevan nişanyan
İnsanlar vardır, hem de kalem yalamışları, sanatla haşır neşir olmuşları, Van Gogh dersin hemen “Ha şu kulağını kesip sevgilisine gönderen manyak”; Oscar Wilde dersin hemen atılır : “Kulamparanın tekiydi”; Da Vinci.. “Kadavraları kesip biçti”; Bethooven, “Sağır müzisyen değil mi o?”; Coleridge “Afyonkeş İngiliz şairi”; Edgar Allen Poe “Kafadan kontak hikayeci”; John Steinbeck “Devrimi sattı”; Nazım dersin, “Komünist şairdi, hapsedildi”; Sabahattin Âli? “Firardayken öldürüldü”; Aziz Nesin? “Türklerin yüzde bilmem kaçı geri zekalı demişti, ateisttir kendileri”...

ve bu böyle gider.

Dimanche, 26 Juillet 2015 13:56

mağdurlara saygı

Ülkede sistemli olarak ayrımcılığa uğramış olan başlıca üç grup var: Dindarlar, Kürtler ve gayrimüslimler” demiş Serdar Kaya, beni izana davet eden yazısında.

Bu, şaşırtıcı bir iddia. Öncelikle memlekette siyasi baskı ve ayrımcılık deyince ilk akla gelen grup unutulmuş. Solcular nerede? 1920’lerden 1990’lara dek aralıksız olarak polis baskısı altında tutulan, yasaklanan, fişlenen, işinden kovulan, vatan haini sayılan, tutuklanan, işkence gören, idam edilen, evlerine girilip kitapları “yakalanan” onlar değil miydi?

Vendredi, 31 Juillet 2015 13:56

ütopya inşa etmek

Şirince’de, vaktiyle Müjde’nin satın aldığı bir köy evimiz vardı. Yaklaşık 150 yıllıktı. Duvarları çamur dolgulu taştan, yer yer bir metre kalınlığında ve biraz yamuktu. Banyonun içinde büyük kayalar vardı, yağmur yağdığında içlerinden su çıkardı. Mutfağın tavanını bir kestane tomruğu tutardı. Bahçe duvarından incir ağacı çıkmıştı. Çok güzeldi. O eve aşıktık.

Samedi, 02 Mars 2013 09:09

kızgın adamlar, kadınlar

036-1ydeg-korayhale-kizginadamX2

Kızgın insandan korkarım.

Tehlikelidir çünkü.

Öyle bir saçmalığa kızıp, ortalığı velveleye verdikten sonra bir saatte soğuyandan söz etmiyorum.

Korkulacak öfke masif olandır. Tahrip eden.

Tsunami, deprem, volkan, sel suları, orman yangını gibi.

Bir kaç uyuz çalıyı tutuşturan yangından,  sahile plastik su şişeleri yığan bir kaç serseri dalgadan, önüne terkedilmiş bir şevrole kaportasını katıp sürükleyen ya da bir gecekondunun nazenin bahçe duvarını bereleyen su hücumundan, damdaki bir iki bakır leğeni fırlatıp savuran fırtınadan kim korkar.

70’li yıllarda bir kız çocuğu bana mektup yazmıştı Adana'dan:  'Hale abla Sarıçam patladı, bizim duvar çatladı' diyordu.  Mektubun yazarı şimdi torun torba sahibi oldu, o mektup hâlâ bir kutuda saklanıyor. Sarıçam evlerine yakın bir ırmak imiş.

Hayır, 'patlayan' ve babaları postane önünde yazıcılık yapan altı çocuklu ailenin duvarını 'çatlatan' güç değil korkunç olan.

1942’de Oklahoma'da 400 bin kilometrekarelik bir alanı insanıyla, çiftlikleriyle, evleriyle, kiliseleriyle, okullarıyla, kamyonu ve at arabalarıyla yutan kum fırtınası; 2005’te New Orleans'ı alt üst eden Katrina, 1923’te Japonya, Kanto'da, 143 bin insanı öldüren 8 rihter ölçeğindeki deprem, 2011’de yine Japonya'da 9 rihter ölçeğindeki Depremin sebep olduğu Tsunami, 79 yılında Vezüv'ün patlaması sonucu Pompei’yi taşlaştıran lav seline benzeyen öfkeden söz ediyorum.

1. Dünya Savaşında yenik düşen zavallı Almanları, 2. Dünya Savaşı'nda, 'Siz üstün ırksınız, aşağı ırklar hakkınızı yemiş' safsatasıyla baştan çıkartan öfkeden söz ediyorum.

Kolektif öfkenin tsunamisi ile 'hiçleşme' ye sürüklenen, giderken de milyonlarca masum insanı yanında götüren  'kızgın adam'dan.

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-martinlutherking

Kolektif öfke her zaman tahripkâr değildir.

Liderini ve haklı davasını bulur, hedefini iyi belirlerse hayatı yeniden yaratan dönüşümlerin lokomotifi olabilir. Tarih örnekleriyle dolu.  Abraham Lincoln adında bipolar hastalığından muzdarip bir kasaba avukatının liderliğinde Amerika'da köleliğin kaldırılması, yine Amerika'da Martin Luther King adında bir baptist papazın liderliğinde kurumlaşmış ayrımcılığı ortadan kaldırmak için siyah Amerikalının bu işe kafası yatmayan beyazlarla kolkola sokaklara dökülmesi ve 1964’te Yurttaşlık Hakları Yasası’nın çıkartılması ile sonuçlanan öfke... Sonuncu kronolojik olarak bize daha yakın olduğu için, resim, müzik, sinematografi ile belleklerimizde çok canlı. ABD'de bir siyahinin başkan seçilmesi ile de bu muazzam dönüşümün çağdaşı olduk. 50 yıl bir toplumun ömründe Atlas Okyanusunda bir katre su, Patara sahilinde bir kum taneciği bile değildir. 50 yıl önce Güney'de siyahların linç edildiği (ve linçcilerin cezasız kaldığı), aynı ülke vatandaşı beyaz ile siyah adamın aynı ayakyoluna def-i hacet eylemeyen bir toplumda bir siyahinin ikinci dönem başkan seçilmesi ne demektir bir düşünün. Bu süreç içinde 'Angry Black Man' prototipinin, grafiti, rap gibi sanatlarda ifadesini bulan en fazla da öfke sahibi için tahrip edici öfke de, Los Angeles varoşlarındaki El Salvador’lu, Meksika’lı çete üyelerinin öldürücü öfkesi de şimdilik bir dönüşüme yol açamıyor.

Lidersiz ve hedefsiz olduğundan belki.

Barajsız akan akarsu gibi akıyor akıyor ve akıyor.

Ne istediğini bilmez ve bu nedenle söyleyemezsen onu sana kimse veremez.

Zorla ya da gönül rızasıyla.

 

Mehdi bekleyen Ortadoğu insanının çıkmazı biraz da budur belki.

Bu öfkeli kitleye hedef şaşırtmak kolaydır.

'Yahudiler toprağımı aldı' (Yahudilere toprağı parsel parsel satan onlar olduğu hâlde), 'Kâfir Kâbe'ne yan baktı', 'Nebi’nin karikatürünü yaptı' dersin dökersin onları sokaklara. Önüne geleni yakıp yıkar, kırar döker, öldürür yaralar. Sonra gidip bir köşeye oturur beklerler,  sonraki isteri krizini.

Uğradığı haksızlıkların daha da katmerlenmesine sebep olurlar, fakat dönüşüm yaratamazlar. Kendilerine mücahit diyen (oysa 'cihad' sufi geleneğinde insanın nefsine açtığı savaşın tanımıdır) işsiz güçsüz, mağluplar ordusu bir ülkeden öteki ülkeye ellerindeki Amerikan ya da Rus yapımı otomatik silahları havada sallayıp, arada havaya da ateş açarak dolanıp dururlar. 'Allah-u ekber' naralarıyla, çirkin kırçıl sakalları, hijyensiz ağızları, pırtık cübbeleri, sarıklarıyla. 'Allah-u ekber' yani Allah büyük. N'apalım yani büyükse. Küçük diyen oldu mu!

 

Bu insanların derdi kendileriyledir ama bilmezler. Kızgın oldukları için kızgındırlar.

Anlayamadıkları ve günah belletildikleri cinselliklerine kızgındırlar.

Bu cinselliği akıllarına düşüren kadına kızgındırlar.

Alışık olmadıkları müziği, tiyatroyu, resimi yaratanlara kızgındırlar.

Mis gibi kokan insanlara kızgındırlar.

Elinde kaşık çatal, güzel bir sofraya kurulanlara kızgındırlar.

Bunları fark edip alenen söyleyemezler.

Dini bahane ederler bilmeden.

Cihad isterler.

Kelle isterler.

Palaylan, satırlan.

 

Yalnız onlar mı kızgın oldukları için sokaklara dökülenler.

Irkçılar, ırkçılara çok kızgın anti-ırkçılar, anti-semitistler, onlara çok kızan siyonistler, Türkçüler ve onlara çok kızan Kürtçüler. Kürtajı hak sayan feministler ve onlara çok kızan 'Pro-life'çı pinponlar. Et yiyenler ve onlara çok ama çok kızan veganlar. Hele bunlar. Onları elime verseler bir kaşık inek sütünde boğarım.

 

Et yeme alışkanlığımı sorgulamam faşizan 'vegan'lar yüzünden değil, Gandi'nin bir sözü yüzündendir. Neden vejetaryen olduğunu soran bir gazeteciye Gandi: 'Hayvanlar benim arkadaşım.  İnsan arkadaşını yer mi?' diye cevap vermişti.

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-gandhi

Şu baş belası Viyana Güzel Sanatlar Akademisi Adolf'u kabul etseydi acaba 30 milyon insanın canını kurtaramaz mıydık? Çarli Çaplin'in 'Kusura bakmayın ama ben imparator olmak istemiyorum...' diye başlayan muazzam gösterisi yeterdi...

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-hitler-painting3-700

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-charliechaplin8-720

1950’lerde bir 'Kızgın Adam' teması vardı ortalarda. Biraz da Kierkegaard, Dostoyevski, Niçe, Sartre etkisiyle beslenen bir yaşama tavrıyla, herşeye kızgın ve varoluştan önemli ne var diyerek kızan, varoluşçu anksiyete’yi edebi evrenlerinin merkezine yerleştiren yazarlar yetişti. İngiltere'de John Osborne bu akıma örnek verilebilir belki. (bakın belki diyorum, üzerime atlamayın hemen). Sanayileşmiş Avrupa'nın sınıfsal çatışmalarının ismi daha konmamıştı henüz tam olarak. Kimin neden bunaldığını bilmeden bunalmak hoş geliyordu.  Türkçe’ye ‘Öfke’ olarak çevrilen 'Look Back in Anger' oyunu oldukça otobiyografik olup, mavi yakalı John Osborne'nun karısı sahne sanatçısı Pamela Lane ile mutsuz evliliğini konu alıyordu. Belki de İngilizcem zayıf olduğundan o oyunda bana hafakanlar basmıştı. Neyse ki tiyatro biletinin parası benden çıkmadı. Durmadan bağırıp çağıran ve kendisine kızdıran koşulları ortadan kaldırmak için bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapamayan herkes bana hafakanlar veriyor. Oysa aynı sıralarda bir başka işçi sınıfı kökenli yazar, Alan Silitoe'nun ‘Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı' nı (filmi de yapılmış ama ben görmedim) (The Loneliness of the Long Distance Runner) çok sevmiştim.

Bu romanın kahramanı, Colin Smith durmadan polisle başı dertte yoksul bir delikanlıdır. Fırından ekmek çalarken yakalanır ve bir ıslahevine kapatılır. Colin polisten kaça kaça koşmayı iyi bellemiştir. Bu yeteneğiyle ıslahevi müdürünün dikkatini çeker ve kendisini, İngiltere'nin kalburüstü okullarından birine karşı yarışma şansı verilir. Kaldığı ıslahevi son derece zorba insanlarla yönetilmektedir. Yarışı kazanırsa o izbelikten erken çıkacaktır. Antrenmanları aksatmaz. Yarış günü gelir çatar. Bizim oğlan canını dişine takıp koşar koşar ve koşar.  Arayı iyice açmıştır. Tam bitiş çizgisine yaklaşır. Hoooppppp... Birden durur. Koşmaktan vaz geçer. Bundan sonra Borstal ıslahevinde başına gelenleri anlatmayayım. Ama fark etmez Colin için. O kızgınlığını başarıya dönüştürmüş fakat kendi koşullarıyla bitirmiştir yarışı.

Bu başkaldırma benim nedense hoşuma gitmişti. Sınıfta herkesin 'aptalca' bulduğu bu finali beğenmemi eksantriklik, ya da o zamanlar bazı davranışlarımı tanımladıkları gibi 'çıkıntılık' olarak niteleyenler olmuştu.

Bence Colin Smith yarışı kazanmıştı.

Birilerinin omuzuna yaslanıp 'hayat bana ne kadar zalım davranıyooo' diye zırıl zırıl ağlamamış, koşmuş ve kazanabileceği bir yarışı sırf keyfi öyle istedi diye kaybetmişti.

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-lonelinessofthelongdistance-720

Başkaları da var öznel kızgınlıklarını ifade edemedikleri için birilerini yuhalayan, 'şiddetle hep birilerini kınayan'.  Geçenlerde Sevan Nişanyan'ı yuhalayan ODTÜ'lü feministler örneğin. Kadına yönelik şiddete karşılarmış. Türkiye'de kadına yönelik kızılacak onca şiddet dururken. Müjde Tömbekici'nin bile artık affettiği son derece ilkel ve gabi bir davranışı -hele Sevan gibi gerçek bir Rönesans adamından geldiği düşünülürse akıllara seza bir davranış-  protesto etmek için kızgın olmak, -feminist kızlarımız belki farkında değiller ama- feminist olmalarından daha önceki sebeptir. Eskiden bunu bilmezdim. Kızgın olduğu için birilerine kızanları gördükçe anladım. Sonra kendime de baktım en utandığım, en pişman olduğum her şeyi kızgınken yaptığımı gördüm. Kızdığım şey, beni kızdırdığını iddia ettiğim şeyden farklıydı. Sevan'ın Müjde'ye dışkı göndermesine Müjde kızar. Ben neden kızayım? Ben olsa olsa 'amma saçma, ayıp etmiş' der geçerim. Yok, ama Sevan'ın bu davranışı beni sokaklara döküyor, Türkiye'nin sayılı aydınlarından birinin, protesto konusuyla kelalaka bir konferansında yuhalamaya sevk ediyorsa acaba bunun başka bir nedeni mi var? Olur a! Belki ahir ömrümde deli könlümü birine kaptırdım. Arkamı döndüm baktım ki bastığı zemini öpercesine sevdiğim tıfıl, benden genç benden kocaman memeli birinin koynundan çıkıp bana gelmiş, künah çıkartıyor.  'Acaba beni seviyo mu, öteki seftiğim kadın, ne dersin. Bu 'suspense' ah beni öldürüyo... Sen yabancı değilsin, gizlimiz saklımız yok ne de olsa' demiş olabilir mesela. Durum buysa, çakın keratanın gözüne bitane.. (gözlüğe tikat). Ama bu kızgınlığı bir 'kutsal dava'nın değişim motoru gibi lanse etmeyin.  Çünkü görünen o ki, kızgın adam/kadın'ın kızgınlığı için bir düzine sebep varsa genelde o eylem sırasında ifade ettiği sebep, listenin en sonuncusu bazen. Bunu bilemeyebilir öfke sahibi. Bilinçli bir süreç değil bu. Kafka'nın 'Ceza Sömürgesi’ (In the Penal Colony) kitabındaki kızgınlıktan söz ediyorum. Birini öldürerek adaleti tecelli ettirmek yerine 'Harrow' adını verdiği son derece gelişkin bir idam düzeneğini kullanan ceza kolonisi yetkilisinin öfkesinden. Harrow ile öldürülen mahkum yüzükoyun yatar ve düzeneğin iğneleri sırtına 'HONOR THY SUPERIORS'  (Üstlerini say) yazar..

Yetkilinin kafasındaki mesaj onun için o kadar önemlidir ki ölene insaf fasarya kalır.  İşlenen suçtan da, verilen cezadan da daha önemlidir nedense mesaj.  Bu kızgın adam/kadın temasını bana sık sık hatırlatan bir de film vardır.  Sidney Lumet'in 1957 yapımı 12 Angry Men filmi. Başrolünü ölümsüz Henry Fonda'nın oynadığı ve benim tekrar tekrar seyrettiğim filmde New York'ta yaşayan bir Porto Riko'lu delikanlı babasını bıçakla öldürmek suçuyla yargılanmaktadır. İşi hemencik bitirip gitmek isteyen jüri üyeleri oğlanın suçlu olduğuna çoktan karar vermiştir. 8 numaralı Jüri üyesi hariç. Kimisine göre varoşlarda büyüyen insanlar zaten kriminal kişilerdir. Bir başkasının o gece bir basket maçına bileti vardır ve jüriye seçildiği için çok kızgındır. Yani oğlanın suçlu olup olmadığı pek kimsenin ipinde değildir. Herkesin kendi gündeminden hareketle verdiği 'suçludur' hükmünü 'esas oğlan' Henry Fonda, tartışarak değiştirir.  Yanlışa kızgın insanlar, sadece kızgın olan insanlardan oldukça farklıdırlar. Yanlışa kızgın, bu öfkeyi biley taşı gibi kullanır, kör usturayla sağa sola saldıran delibozuk öfkeli gibi değil.

İşte dönüşümü gerçekleştirenler onlardır.

 

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-12angrymen

 

Sevan Nişanyan’ın Müjde'ye kakasını takdim etmesine bunca kızmış iseniz, yani Nazi üniformaları, svastikalarına bürünüp Nazi salute yapacak kadar kızmışsanız,  öfkenizi bir sorgulayınız derim. Bu öfke sadece Sevan'a içerleyenleri sevindirecek, onu destekleyenleri kızdıracak kadar dar bir etki alanına sahiptir. Sevan'a kızmak kolaydır. Ağzı bozuk, Kur’an’ı didikleyen, karısına çok garip - ki bunun da dinamiği aynı haybeye kızgınlıktır benim izlenimim- bir tepki gösteren adama kolayca kızılır. Onu destekleyenler de aynı sebeplerden destekliyor olabilir. Yenilerde, Türkiye'de (Big Brother Amerika'da olduğu gibi)  küfürbazlık 'cool' sayılmaya başladı. Sosyal baskıya karşı çıkmak olarak algılanıyor belki. Küfürbazlık sırf bu yüzden yapılıyor ise hiç de baskıya karşı çıkmak değil, tersine baskıya boyun eğmektir. Sosyal medyada (özellikle feysbuk) en popüler şair Can Yücel. Çünkü Can Yücel'in şiirleri, boklu sıçıklı, götlü siklidir. Merhumu nasıl bilirsiniz, iyiii... Geleneğine ters düşmek pahasına olsa da söyleyeyim ki bir şair sırf ağzı bozuk diye yüceltiliyorsa bunda bir yamukluk vardır. Şiir sevenler mi, küfür sevenler mi seviyor Can Yücel'i? Belki de imtiyazlı bir zümrenin, yalılarda büyümüş evladı olarak, bu yapmacık çıtkırıldım, sömürgen elit kültüre tepki veriyordu Can Yücel. Bilemem. (Bir şiir okuru olarak, bu tür bir dil kullandığı için şiirlerini ne beğenirim, ne de ıskartaya çıkartırım bir şairin. Neyzen Tevfik küfürbazdır ama sıkı şairdir.)  Belki Sevan da öyledir. CV'sine baktığımızda çok az Türkiyeliye nasip olacak bir manzara görüyoruz: Orta öğrenimini Işık Lisesi ve Robert Kolej'de tamamlamış. Sonra ABD'ye gitmiş Yale Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi'nde tarih, felsefe ve Güney Amerika Siyasal Tarihi üzerine eğitim görmüş, Sözlerin Soyağacı Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğünü yazmış bu adam. Daha ne olsun! Küfretmekten korkmaz ve utanmaz elbet. Ağız dolu küfür etmek için ya lümpen olacaksın ya da hiç inhibisyonsuz yani imtiyazlı yetiştirileceksin. Ama her iki durumda da kızgın olacaksın.  Kızgınlığın incir çekirdeğini doldurmayacak bir şeylere  olabilir.

 

ODTÜ'de onu yuhalayan kadınların hiçbirinin kadına yönelik şiddet için şirretlik ettiğine inanmıyorum. Bu doğru olsa bile inanmayacağım. Rosa Parks'ın, Gloria Steinem’in öfkesini, saygıyla selamlarken bu feminist grubun üzerine vazife olmayan bir meselede, başka şekilde ifade edemedikleri öznel öfkelerini açığa vurduklarını düşünüyorum. Böyle yaparak da Türkiye'de kadınların, çok önemli dönüşümler bekleyen gündemine zarar verdiklerine inanıyorum. Hadi zarar vermediler diyelim. Fayda vermedikleri kesin.

 

Sevan olgusu diye bir şey oluşuyor. Önüne gelen Sevan taşladığı için Sevan belki de hak ettiğinden fazla alkış topluyor. Alkışlanması gereken özelliklerini atlıyor çoğu oysa. Müjde'ye gönderdiği kazuratın hesabını yıllardır sora sora bitiremeyenlerle, küfürbazlığına ve bu olaydaki inhibisyonsuzluğuna imrenip, kendileri çeşitli sebeplerle bunu yapmadıkları için, ona kiralık silahşör muamelesi yapanların maçını seyrediyoruz.

Türkiye toplumunun ikinci tabiatıdır bu. Birini ya başımıza taç, ya götümüze tıkaç yaparız.

 

Sevan'ın Koç Üniversitesinde vereceği konferansı feysbuk sayfamda duyurdum diye biri gelip azarlamış beni: Şöyle diyor : 'Sevgili Hale, kendisine onca yıl eşlik etmiş birinin kafasına pislik (yani affedersin bok)', hem de biriktirerek (yani biriktirerek dökmeseymiş haydi neyseymiş) dökmüş bir insanı (unuttum bu kısmını mesajın) benim kitabımda yazmaz'

Duyuruyu da, altındaki protestoyu da sildim gitti. Polemik başlatmak istemedim.

Sevan denince akla yalnız yıllar önce yapılan bu saçmalığın gelmesi ilginç. Yani Sevan ayıp etmiş filan tamam da, O'nun ismi her geçişinde yalnız bu olayı hatırlamamız bizler hakkında nasıl bir manzara arzeder. Van Gogh deyince aklınıza yalnız kanlar içinde bir kulak parçası geliyorsa ne kadar yazık. O güzelim altın sarılar, o kavuniçiler, o maviler, lacivert gökyüzleri, o 'starry starry night'lar, o güne bakan tarlalarını atlamışsınız çünkü.

036-1ydeg-korayhale-kizginadam-van_gogh

 

Kızgın olup da neden kızgın olduğunu bir türlü anlamaya çalışmayanlara şu şiir aslında daha iyi anlatıyor ne demek istediğimi:

 

THE ANGRY MAN

The other day I chanced to meet
An angry man upon the street —
A man of wrath, a man of war,
A man who truculently bore
Over his shoulder, like a lance,
A banner labeled “Tolerance.”

And when I asked him why he strode
Thus scowling down the human road,
Scowling, he answered, “I am he
Who champions total liberty —
Intolerance being, ma’am, a state
No tolerant man can tolerate.

“When I meet rogues,” he cried, “who choose
To cherish oppositional views,
Lady, like this, and in this manner,
I lay about me with my banner
Till they cry mercy, ma’am.” His blows
Rained proudly on prospective foes.

Fearful, I turned and left him there
Still muttering, as he thrashed the air,
“Let the Intolerant beware!”

 

Phyllis McGinley (1905 – 1978)

 

036-1ydeg-korayhale-kizginadam4

 

Şiiri çevirebilmek ne haddime.

Olsa olsa neden bahsettiğini anlatmaya çalışırım yabancı dili  İngilizce olmayanlar için :

 

-Kızgın Adam-

 

Geçen gün sokağın başında

Kızgın bir adama rastladım.

Gazap dolu ve savaşa hazır.

Omuzunda mızrak gibi taşıdığı

Bir tabela vardı 'Hoşgörü'

 

Bu insani yolda kaşlar çatık

Rap rap yürümesinin sebebini sordum

Kaşlarını daha da çatarak 'Ben,

Tastamam özgürlüğün savaşçısıyım -

Hoşgörüsüzlük efendim,

Hoşgörülü hiç kimsenin hoşgörebileceği

bir durum olamaz asla!

 

"Farklı görüşleri savunmaya yeltenen

Zorbalarla karşılaşınca hanımcığım

Nah işte böyle alırım onları ayağımın altına,

Ve bu pankartla 'insaf et' diye

Bağırana kadar dağıtırım kafalarını"

Çünkü ben farklı görüşlere çok saygılıyım

Yumrukları yağdı adamın gururla

Üzerine muhtemel hasımların

 

Ödüm koparaktan, ayrıldım ondan

Ben bıraktığımda havalara zıplayarak

Bağırıyordu hâlâ :

"Sakının gazabımdan ey hoşgörüsüzler !' diye.

Jeudi, 20 Février 2014 15:15

VAK YOU!

047-1ydeg-koray-hale-vak-you-700

Gençliğimin İzmir'inde belediye başkanı, kadınları futbol maçlarına bedava sokmaya karar vermişti.

Sebep?

Erkekler, kadınlardan utansın ve küfür etmesin diyeymiş.