adult cartoons
lesbian cartoon porn
cartoon porn pic

No: 102,  Septembre - Eylül - September 2018

Mardi, 19 Avril 2011 13:04

Orhan Veli Kanık

Döndüm baktım, bir edalı yâr gelir

13 Nisan 1914 tarihinde divan şiirinin başkenti İstanbul'da doğdu,

14 Kasım 1950 tarihinde şiirin başkentini değiştirdiği İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Garip ya da Birinci Yeni denilen akımın öncüsü, kuramcısı. Bir Cevlâkî. Garip adlı kitap yüzünden -Melih Cevdet, Oktay Rifat ile birlikte- Garipçi diye anılır.Yirmi sekiz sayı süren Yaprak dergisi serüveni öncesinde, Ankara Erkek Lisesi'nde okul kooperatifinin parasıyla Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte Sesimiz dergisini çıkarmışlardır. Biçemini belli eden ilk şiirlerini, yine, arkadaşları Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte Varlık dergisinde yayımladı ve müthiş bir ilgi gördü. Şiir ve yazıları, Varlık dergisinden başka İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılapçı Gençlik, Ülkü, Demet, İşte, Aile gibi dergilerde yayımlanmıştır. İkinci Dünya Savaşına katılmayan ve katılmış kadar etkilenen Türkiye'de, Türk şiirini bir takım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtardı, kısa ve basit ama vurucu bir söylem -eda- geliştirdi. Şiirin bilinen ve kabul gören sınır taşlarını yerinden oynattı. Yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.

Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)
Bir de rakı şişesinde balık olsam. (Orhan Veli)

Geldikçe nakd-i huşumuzu sarf eder gider
Çokdur bizim muhasebemiz nev-bahar ile (Nabi)

DELİ EDER İNSANI BU DÜNYA;
BU GECE, BU YILDIZLAR, BU KOKU,
BU TEPEDEN TIRNAĞA ÇİÇEK AÇMIŞ AĞAÇ ? (Orhan Veli)

[tuğrul asi balkar] (bb 2/’05)
095-2nf-enver_ercan-mezarlar

Varlık Dergisi genel yayın yönetmeni, Yasakmeyve Komşu Yayınları İmtiyaz Sahibi Şair Enver Ercan, 60 yaşında hayatını kaybetti.

Samedi, 17 Novembre 2012 00:00

kurukafa

1968 yılı olmalı, Basın-İş Sendikası İzmir Şubesi’nde çalışıyorum. Yanımda on yedi on sekiz yaşlarında, ailesi Konya’dan İzmir’e göç etmiş sevimli bir genç,  aidat toplamada bana yardımcı oluyor: Hasan! Bir hafta kadar sonra Kurban Bayramı. Tam dört gün tatil. Arife günü de Pazar, eder beş gün. Bir iki gün de izin alırsam eder bir hafta.

Hasan:

«Ağabey!» diyor, «gel seni bizim Köy’e götüreyim!»

«Neresi sizin Köy?»

«Gilisra! Konya’nın hemen yamacında, senin ilgi duyabileceğin kalıntılarla dolu bir yer!»

Asıl adı Gilisra imiş ama biz yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmeye bayılıyoruz, Gökyurt yapmışız! Köy’e vardığımda gözlerime inanamadım. Henüz Kapadokya’ya gitmemiştim ama dergilerde fotoğraflarını görüyordum. Gilisra tıpkı Kapadokya idi. Hasan doğru söylemiş, buranın dağı taşı beni çok etkiledi. Evinde bizi konuk eden Hasan’ın anneannesi Emine Hanım:

«Benim gençliğimde görecektiniz bu yerleri!» diyordu. «Şimdiye ne bıraktılar ki? Hazinecilerin deşip delmedikleri yer mi kaldı?»

Olsun, öyle olsun! Benim için Gilisra’da görüp tanıyacak birçok kalıntı vardı. Örneğin yekpare bir taşın içine oyulmuş olan Kilise! Az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Yıllar sonra bir kez daha gittiğimde o Kilise’nin hayvan damı yapıldığını görerek ağlamaklı oldum.

032-1yo-kurnekcavit-kurukafa-hasan

Başladık her gün bir yakaya gitmeye. Ben köpeklerden çok korkarım ama Hasan önümüzü kesen köpekleri kuzuya çevirmesini beceriyor.

«O bir köpek!» diyor. «İnsan değil ki korkasın. Ona zarar vermeyeceğini anladığı an, sana dost olur!»

Aman aman, köpeklerin dostluğu eksik kalsın!

«Yarın seni kaya mezarlarına götüreceğim!» dedi Hasan.

032-1yo-kurnekcavit-kurukafa-004

Mezarlar büyük, yüksek kayalara oyulmuştu. Hasan’ın çocukluk yıllarında bulup bellediği yollardan, merdivenlerden mezarlara çıktık. Çukurların içindeki toprak kül gibi olmuş, yağmur, kar, yel görmeyecek biçimde kayaların derinine oyulmuştu. Birisinin içindeki toprağı ellerimle okşarken sert bir şey takılmasın mı elime? Ne görelim, bir kurukafa! Elim, ayağım titremeye başladı. Ben kabristanların yanından geçerken başımı başka yerlere çevirir, koşar adımlarla oradan uzaklaşırdım. Belki de bin yıl önce yaşamış bir adamın, belki de bir kadının kafatası avuçlarımın içindeydi. Hatta bu kemik bütünü çok güzel bir genç kıza ait olamaz mıydı? O gece düşüme girdi Genç Kız:

«Al, götür beni buradan!» diyor, hiç ara vermeden yineliyordu:

«Sıkıldım, götür beni buradan!»

Siz olsanız ne yapardınız? Ben ertesi sabah Hasan’ın uyanmasını beklemeden mezarın yolunu tuttum. Kafatası bıraktığımız yerde duruyordu, alıp bir naylon torbanın içinde eve döndüm. Emine Nine bize sabah kahvaltısı hazırlıyor, Hasan’ın siyah donunda pireler uçuyordu. Kafatasını göstermeden çantamın içine koyup, fermuarını çektim.

032-1yo-kurnekcavit-kurukafa-001

O sabah kahvaltı sofrasına ben, Hasan, Emine Nine ve Genç Kız birlikte oturduk.

«Ne duruyorsun, bir şeyler yesene!» diyordum Genç Kız’a, o gülümseyerek:

«Benim karnım tok!» diyordu. «Cennette yaptım sabah kahvaltısını!»

«Sofrada kimler vardı?»

«Annem, babam, Narkissos! Hatta senin annen ile baban da bazen bize katılıyorlar!»

«Nasıl olur?» diyerek karşı çıktım. «Benim annemle babam yaşıyorlar. Cennette ne işleri olabilir?»

«Yaşayanlara öyle gelir!» diyor Genç Kız. «Biz, bugün yaşayanların yarın soframıza oturacaklarını bilir, onlara da birer minder ayırırız. Hatta yaşıyor bile olsalar, onları soframıza konuk etmekten haz duyarız»

Çokbilmiş bir Kurukafa’ ydı!

«Bu kadar bilgiç bir genç kızdın da, neden küçük yaşta göçtün öteki dünyaya?»

«Sevgili kardeşim, hatta dostum Cavit Bey! Bu dünya, öteki dünya diye bir olgu yoktur. Bu ayrımcılığı insanlar yaratıyor. Çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar bunu! İnsanlar işledikleri kötülüğün cezasını yine dünyada ödüyorlar. Buraya herkes her kötülükten arınmış olarak geliyor. Burası bir hesap verme yeri değil, huzur yeridir. Günü gelecek sen de soframızdaki yerini alacaksın. Sakın gelir gelmez:’ Benim minderimde oturan bu çocuk da kim?’ deme. O kızıl saçlı, çilli yüzlü çocuk senin çocukluğundur. Çocukluğumuz bizden önce gelir ve bize sofrada yer ayırır»

«Ya Narkissos?» diye soruyorum. «Narkissos’ un ne işi var sizin sofranızda?»

«Ben!» diyor, «hangi amaç uğruna boğuldum o gölde biliyor musun?»

Hasan:

«Ağabey sabah oldu, sen hâlâ uyuyor musun? Hani bu sabah ava çıkacaktık? Sığırcıklar bizi bekliyor!» diyerek beni düşler ülkesinden Gilisra’ya getirdi. Genç Kız Usul usul benden uzaklaştı.

İzmir’e döndüğümüzde annem, kirli çamaşırlarımı çıkarmak için çantamı açmış. Bir Pazar sabahı olduğundan ve iki seksen uzanmış uyuyorken, annemin çığlıklarıyla uyandım. Yanına koştuğumda kadıncağız baygınlıklar geçiriyor ve bana naylon torbayı göstererek:

«Bu kim?» diye bağırıp ağlıyordu.

Olayı anlattığımda, ki başımıza babam ile iki kız kardeşim de toplanmışlardı:

«Ben bu kurukafayı eve sokmam!» dedi annem. «Bulamadın mı bize getirecek başka armağan? Bula bula bunu mu buldun?»

«Yok!» dedim. «Babama bu yün çorapları aldım, sana bu ipek başörtüsünü!»

Kız Kardeşlerim:

«Bize bir şey yok mu?» diye sordular. Onlara da Mevlana Türbesi’nden aldığım peynir şekerlerini verdim.

032-1yo-kurnekcavit-kurukafa-002

Evin içine alınmayan Genç Kız’ın kurukafasını, yine naylon torbasının içinde bahçemizdeki kömürlüğün tavanına astım. Annem öyle söylemişti.

«Yukarıya as, kediler görüp de parçalamasınlar zavallıyı!»

Her sabah işime gitmeden önce kömürlüğe girerek:

«Günaydın!» diyordum.

«Günaydın!» diyordu. «Bugün beklediğin haber gelecek, çok sevineceksin ama unutma, sevinçler de tıpkı kederler gibi gelip geçicidir!»

Çokbilmiş Kurukafa, ne olacak?

Hızlı adımlarla Damlacık Yokuşu’nu inip işyerime ulaşıyorum. Az sonra postacı haberi getiriyor: İlk öykümün Varlık Dergisi’nde yayınlanmasına karar vermiş Yaşar Nabi! Belki çok sevinecektim ama sevineceğimi daha önceden öğrenmiş olmak, çoğunu alıp götürdü.

Günler, aylar geçti. Kurukafa’ya uğramalarım azaldı. Bazen haftalarca yanına gitmediğim, naylon torbayı okşamadığım oluyordu. Bir sabah kömürlüğe girdiğimde donup kaldım. Torba astığım yerde yoktu. Acaba kendisini astığım paslı çiviyi beğenmemiş miydi? Hemen annemin yanına koştum. Her Pazar günü, öğle yemeğinde balık ızgara yapardı annem. Bol limon ve zeytinyağının içine yatırırdı pişmiş balıkları, üzerine de bir demet maydanoz. Annem pişireceği balıkları ayıklıyordu.

«Kurukafa’ya ne oldu?» diye bağırdım.

Annem başını balıklardan kaldırmadan:

«Haberim yok!» dedi.

«Yokolmuş, başka bir yere gitmiş sanki?»

Annem ellerinden akan suları kurularken:

«Yuvasına dönmüş olabilir!» dedi. «Allah kimseyi yerinden, yurdundan etmesin. Bu kurukafalar için bile böyledir!»

İster inanın, ister inanmayın, ben anneme inandım! Çünkü inanmak yapabileceğim en kolay davranıştı. Sizler de birçok safsataya inanmıyor musunuz? En kolay çözüm değil mi başkalarının uydurup yaydığı söylencelere inanmak?

Lundi, 26 Septembre 2016 20:58

Şiir Günlüğü

079-1ydeg-emre_gultekin-siir_gunlugu-ic_Varlik-Mart_2016-0
iç. varlık, mart 2016, s.110-111