lesbian cartoon porn
3d cartoon porn
lesbian cartoon porn

No: 092, Novembre - Kasım - November 2017

les actuels || günceller || actuals
kaya, nihan

kaya, nihan

031-1yd-kayanihan-stabiloVI-adolfhitler-montaj

Hitler çok hoşsohbet adamdı. Mahçuptu, kibardı, efendiydi. Onunla bir yerde karşılaşsanız, oturup iki muhabbet etseniz, emin olun bu çekingen adamı siz de severdiniz. İnsanları yaptıklarıyla hemen yargılamamak lazım. Aslında son derece zarif insanlar olabilirler. Bazen bir caninin arkasında nezaket timsali bir beyefendi yatıyordur. Mesela canidir, ama ödünç aldığı kalemi cani olmayan birçok insan gibi cebine atıp gitmiyor, kullanır kullanmaz sahibine iade ediyordur. Canidir ama söz verdi mi mutlaka tutuyordur, sizi iki eli kanda olsa yarı yolda bırakmıyordur. Canidir ama çok güzel kuru fasulye pişiriyordur. Hiç kırıcı söz sarf etmiyordur. Bir insanı birkaç konuda haksız davrandı diye damgalarsanız, sonra onun aslında ne kadar hoşsohbet, sevecen, tatlı bir insan olduğunu görme fırsatını kaçırırsınız. Hepimizin hataları var. Siz hiç hata yapmadınız mı ki bir insanı hata yaptı diye hemen dışlıyorsunuz? Siz böyle yaptıkça toplumda dışlanmadık insan kalmadı. Hatta herkesi dışladınız, toplum olarak üç beş kişi kaldık. Evet. Hepimizi toplasak üç kişiyiz. Sonra, yok efendim plajlarımıza hücum ettiler, yok efendim üniversitelerimize girdiler. Hem madem ille dışlayacağız, ya dışladığımız insanları ülkeden adam gibi atalım ki kendilerine başka bir ülke bulup orada adam gibi yaşayabilsinler, ya da onları belli şehirlerde toplayalım, tembeller kümesi gibi, kendi kümelerinde istedikleri yere girip çıksınlar. Mesela ülke topraklarının yüzde onunu bu yüzde doksan beşlik kesime ayırsak incilerimiz mi dökülür, ne kaybederiz? İç huzur için herkes böyle ufak tefek fedakarlıklarda bulunmalı. Fedakarlık bir arada yaşayabilmenin temeli değil mi? Medeniyetler hep böyle kurulmuş.

Acımasızlığıyla meşhur diktatörlerin hemen hepsi, bir masa etrafında karşılaşıldığında şeker gibi insanlardı. Hele ambiyans iyiyse. Hayali ressam olmak olan genç Hitler'le bir partide karşılaşsaydınız onun hakkında gerçekten şimdi düşündüğünüz gibi mi düşünecektiniz? Daha mühimi, şimdi bir partide karşılaştığınız insanların hiçbirinin Hitler olmadığını nereden biliyorsunuz?

*

Bir roman yazıyorum. Ne olduğunu bir türlü hatırlayamayan kızın ne olduğunu bir türlü hatırlayamadığı şey hakkındaki izlenimleri üzerine. Çok açıklayıcı. 100. sayfadayım ve henüz hiçbir şey olmadı. Kitabın sonunda kız hâlâ hiçbir şey hatırlayamıyor.

*

Evet, insanları yaptıklarıyla hemen yargılamamak lazım. Hoşsohbet arkadaşlarımız birilerine bir şeyler yaptılarsa da yaptıklarının mutlaka bir açıklaması vardır. Bu açıklamayı hoşsohbet arkadaşlarımıza hoş sohbetleri sırasında sorabiliriz. Hitler'le de maç seyretmek, balık tutmak, oturup borsadan konuşmak, çay içip okey oynamak son derece keyifli olabilir. Gün gelir okeyde dördüncüye ihtiyacınız olduğunda Hitler'i hatırlarsınız. Bunu unutmayın.

*

Arkadaşım benden best-seller bir kitabı okumamı istedi. Eğer evdeysem ve de yalnızsam kitaba katlanabiliyorum. Ama dışarı çıktığım zaman kitaptan o kadar utanıyorum ki dışına evdeki klasiklerden birinin kapağını geçiriyorum. Ciddiyim.

*

Zengin ama onurlu bir genç tanıyorum. Zenginliğinden o kadar utanıyor ki Rolex marka saatini gömleğinin altına gizliyor. Arkadaşları babasının bunca parayı gayrimeşru yollarla edindiğini zannedecekler de onu küçümseyecekler, dışlayacaklar diye ödü kopuyor çünkü. Babası Seiko saat almasına müsaade etmemiş. “Bize yakışmaz” demiş. Genç, arkadaşlarının yanında ezilip büzülüyor, neyi nasıl saklayacağını bilemiyor. Rolex yazısı da beş harfli, ama Seiko kadar kolay silinmiyor, tiner işe yaramıyor.

*

Filmlerde merdivenlerden hep hamile kadınlar düşüyor ve filmlerde hamile kadınlar hep merdivenlerden düşüyor. Merdivenlerden düşenler neden hiç hamile değil? Merdivenlerde hamile kadınları çeken ne var? Merdivenlerde tökezleyen her kadın bir an durup kendisinden şüphe mi etmeli? Hamile kadınlar etrafta merdiven varsa nasıl hareket etmeli?

*

Giant filminde Elizabeth Taylor kocasına oğlu için şöyle söylüyor: “Senin için ölür. Ama senin için yaşayamaz”. Bir hayata iki kişi yetmiyor. Yettirmek için insan kendi hayatını feda edecek. Başkası veya başkaları için yaşıyorsanız zaten ölüsünüz.

Aynı filmde evin kızı, zengin bir işadamı olan babasına şöyle söylüyor: “Küçük bir petrol kuyusu açamaz mıyız, baba? O zaman kendime telefon alabilirim.”. Sene 1956.

*

Gece 2, 3, hatta 5'te evden çıkma ihtimalim karşısında dehşete düşenler, sabah 6 karanlığında yola koyulmam konusunda neden böyle müsterih? Saat 5'le 6 arasında ne oluyor?

*

James Dean Giant filminin çekimleri tamamlanmadan, 24 yaşında öldü. James Dean'i herkes tanıyor; Edna Ferber'ı kimse tanımıyor.

Neyse, zaten romanı da iyi değildi.

*

Farsça, Arapça değil, Rusça kökenli olup dilimize yerleşmiş kelimelerimizden: “izbe”. Diğerleri: Kapuska, mazot, fabrika, semaver. Güzel değil mi? Rusçadan daha çok kelime alalım. TDK sözcüklerimizden daha güzeller. Hem Farsça ya da Arapça da değil. Böylelikle orta yolu bulabiliriz.

*

Seyahatname'den: “Erzurum öyle soğuktur ki, kedi zemherinin başında bir evin damından diğer evin damına atlarken havada donup kalır.”.

Seyahatname'de geçen bir başka öykü: Erzurum'da kışın cenazeyi gömerler. Bahar gelip de karlar eriyince bakarlar ki cenaze ağacın tepesinde.

Bu da Kemal Kılıçdaroğlu'ndan: “Darbelerden en çok CHP zarar görmüştür”. Az önce HaberTürk'te söyledi.

 

Masum Prensin Öyküsü

Vendredi, 12 Octobre 2012 10:54 Published in andersen [autour || etrafında || around]

Çünkü Masumiyeti Kimse Affetmez

031-nihankaya-G-021-prince-charming

 

Kız güldü ve “Dur, dinle” dedi. “Bana anlatılan masalların yanlış olduğunu yine bana anlatılan masallardan öğrendim. Hani gece gündüz hiçbir şey yapmadan oturup, beyaz atlı prensin onu kurtarmasını bekleyen prenses var ya? İşte o prensesin ülkesine her şeyden habersiz ayak basan prensi son derece köşeye sıkışmış buluyorum. Aslında masal şöyle:

Her prens gibi zengin, her prens gibi yakışıklı, her prens gibi genç, her prens gibi mutlu bir prensti. Her prens gibi, dünyanın kaç bucak olduğundan hiç mi hiç haberi yoktu. Her prens gibi işsiz güçsüzdü; sorumluluk nedir hiç bilmemiş, görmemişti. Atına biner, kırlarda amaçsızca dolaşırdı. O orman senin bu orman benim gezip dururdu. Ne aradığından kendisinin de haberi yoktu. İşsizlik kötü bir şey. Yani, insanın aklının böyle bir karış havada olması ve hayatı tozpembe bir şey sanması. Bizim prens bu devirde yaşasaydı, kraliyet sistemi de kalkmışsa, bir baltaya sap olamaz, sokaklarda kötü kötü mızıka çalıp kendisini sokak müzisyeni zanneden gezgin dilencilerden olurdu. Parklarda yatıp kalkar, geceleri ateş başında içki içip şarkı söyler, her gün ayrı bir kızla gönül eğlendirirdi. Ne istediğini bilmediği gibi evde barkta da gözü yoktu. Tabii evlenmekte de. Böyle bir adamın evlenip yuva kurmak isteyebileceği düşünülebilir mi hiç? Aklına bile gelmemişti evlenmek. Biri ona “Evleneceksin” dese herhalde arkasına bakmadan kaçardı. Neyse işte, o gün de yine atıyla kırlarda amaçsızca dolaşırken karşısına daha önce hiç görmediği bir patika çıkmış, bizim prens her zamanki gibi saflıkla “Aaa, daha önce hiç görmediğim bir patika! Hadi bugün de buradan gideyim de bakayım orada neler varmış!” demişti.

Anlayacağınız bizim prens zengindi, yakışıklıydı, ama öyle pek de akıllı sayılmazdı. Aklının yerinde kavak yelleri esiyordu. Bulduğu bütün aralık kapılardan hiç düşünmeden girer, ona uzatılan bütün elmaları sevinerek, sonucunu hiç düşünmeden ısırırdı. Prensesin ülkesine her şeyden habersizce girerken de ağzı her zamanki gibi kulaklarındaydı. “Aa, bak ne güzel ülkeymiş. Ne iyi etmişim de gelmişim. Her yan yemyeşil. Aa bak sevdiğim papatyalar da varmış. Onları bir güzel koparır koklarım. Aa ne güzel inekler. Bu inekleri hancı kadına kızarttırır afiyetle yerim. Güzel güzel gezerim. Burada bir süre günümü gün eder, sonra atımı yine yeni maceralara sürerim” diye geçiriyordu saf prensimiz aklından. Ülkedeki herkesin işi gücü bırakmış, o tozlu yoldan beyaz atıyla gelecek yakışıklı bir prensin yolunu gözlediğinden haberi bile yoktu. “Aa bak ne misafirperver insanlar” diye düşündü hemen saf prens, halk onu hararetli bir sevinçle karşılayınca. Halkın elbirliğiyle onu, kapısız bir kuleye hapsedilmiş ve bayılıp kalmış ve yüzyıllardır uyuyan ve kraliçenin yaptığı kötü büyülerden çarpılmış ve zehirlenmiş ve elleri kolları bağlanmış ve daha ölmeden mezara konmuş, akla gelebilecek bütün talihsizliklere uğramış, zavallı mı zavallı, problemli mi problemli bir prensese yolladığından habersizdi. Ülke halkı prensi görünce üzerlerinden büyük bir yük kalkmış gibi mutlu olmuştu. “Nihayet!” demişlerdi; “Nedir yıllardır bu prensi beklediğimiz ya hu! Şu kızı kurtarsın artık da bitsin bu çile.”.

Prens, ona gideceği istikameti işaret etmek için yol kenarında durmuş bekleyen insanların bu halinden hiç şüphelenmedi. “Aa ne kadar güzel bir ülke. Bütün halk dışarıda. Hepsi evlerinden çıkmış. Hiçbiri çalışmıyor. Her gün bir bayram havası. Ne kadar güzel!” diye düşündü ve ona prensesin yolunu gösterdiklerini bilmediği insanların her birine mutlulukla teşekkür etti. Zehirli sarmaşıkların, tuhaf otların bürüdüğü bahçeden neşeyle geçerek bedbaht mı bedbaht, üstüne üstlük hasta mı hasta, yüzü hiç gülmeyen prensesi buldu; “Aa ne kadar güzel kız! Hadi öpeyim” dedi. Prens prensesi öper öpmez ortalık karıştı. Prenses gözlerini açarak “Prensim! Sonunda! Yüzyıllardır seni bekliyordum!” diye bağırdı. Prens ne olduğunu anlayamamıştı ki nereden geldiği belirsiz silahlı muhafızlar bir anda ortaya çıktılar ve “Prensesi öpmek ha! Biz sana bu kadar yolu gel de prensesi öp diye mi gösterdik? Madem öptün, artık evleneceksin!” dediler, prensi yaka paça götürdüler. Neye uğradığını şaşıran prensin başına kocaman bir taç geçirildi, koluna mutluluktan havalara uçan prenses geçirildi; prensin altına taht konup, prense prensesle çıkartıldığı kerevetin üstünde, ahalinin neşeyle toplandığı meydanda kaşla göz arasında nikah kıyıldı; hatta nikah kıyılmakla kalınmadı, prensle prensese ahalinin neşeyle toplandığı meydanda kaşla göz arasında kırk gün kırk gece düğün yapıldı.

Prens daha önce başka kızları öpmemiş değildi, ama demek hiçbiri prenses çıkmamıştı. Prensin, başına gelenlerin ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Yanıbaşında ona “Prensim! Prensim!” diyerek mutlulukla gülümseyen, ne var ki yıllardır onu oturduğu yerden beklemiş olmaktan başka hiçbir numarası olmayan bu acayip prensese korkuyla bakıyor, kara kara, “Geldi bir iş başımıza, çekeceğiz artık...” diye düşünüyordu. Prens dışında herkes çok mutluydu. Prensi, yanına problemli prensesi vererek güzel ülkelerinden gönderdiler, ve doğduğu günden beri derdi bir türlü bitmemiş prensesten kurtuldukları için kırk gün kırk gece de kendilerine bayram yaptılar.

Prensessen prensessin güzelim, ama hepsi kraliçe olana kadar. Sen hiç, kralların el üstünde tuttuğu kraliçelerin olduğu bir masal okudun mu? Kendini kurtarmak için bir kere bile kılını kıpırdatmadın, seni kurtaracak prensi beklemekten başka hiçbir şey yapmadın. Ama prensler kral olduktan sonra kimseyi kurtarmıyor artık. Tahtlarına kuruluyor ve bütün gün dansöz seyredip soğanlı kuzu yahnisi yiyorlar. Masallarda iyi kalpli kraliçeler neden yok sanıyorsun? Artık onları kurtaran krallar olmadığı için. Prensesler kralla evlenince renkleri de koyulaşıyor; siyah saçlı, kötü kalpli, kıskanç kraliçeler olup çıkıyorlar. Evlenip bu meçhul ülkeye gelince ya sen ne olacağını sanıyordun? “Sarı saçlı, iyi kalpli kraliçe” mi?! Üzgünüm, ama beyaz kraliçeler ve onları her şeyden çok seven krallar yok. Kar kraliçeleri varsa onların da kralları yok. Herkes şimdi senin yerine sarı saçlı, iyi kalpli yeni prensesler bulmakla meşgul; sen tabii ki onları kıskanır ve sevimsiz bir cadıya dönüşürsün! Ama üzülme; onların prenseslikleri de prens onları meçhul ülkesine götürene kadar. Ülkenin meçhul olmasının nedeni ise...

Prens dünyanın kaç bucak olduğunu öptüğü kız prenses çıkınca anlamaya başladı; evlenince çok mutlu olacağını sanan çok mutsuz prenses, prensin meçhul ülkesine gidince anlamaya başlıyor. Prenses mutfakta külleri süpürdüğü günlerden birinde kraliçeye “Bir gün prens -kim olduğu hiç mühim değil, bir prens- beni bulacak ve buradan götürecek! O zaman çok mutlu olacağım ve bunların hepsi geride kalacak!” deyince kraliçe kahkahalarla gülmüştü de, prenses onu kötü kalpli olmakla suçlamıştı. Şimdi, bütün umutlarını onu kurtaracak prense bağlayan masum prenseslere kendisi kahkahalarla gülüyor ve kötü kalpli olmakla suçlanıyor. Masumsan masumsun güzelim; ama masum olmak senin suçun. Ve masumiyeti kimse affetmez. Bütün masumlar yalnız. Yalnız olmadıklarında da artık masum değiller.”

“Bütün ülkeler meçhuldür” dedi adam; “Bana meçhul olmayan bir ülke söyle.”.

“Deniz” dedi kız.

“Deniz kızları için deniz meçhul değil. Deniz kızları bu yüzden prensle bir araya gelebilmek için deniz kızı olmayı feda etmek zorundalar. Prensle bir araya gelmek uğruna, prenses kraliçe olunca ne kaybediyorsa onu kaybediyorlar çünkü. Ama deniz kızını prens için sihirli yapan şey zaten onun deniz kızı olması. Deniz kızını deniz kızı yapan şeyin belinden aşağısı olmasının nedeni ise...”

Eğitim-Sen eğitime katkımı engelliyor. Evde son derece eğitici yazılar kaleme almaktayım; Eğitim-Sen ise evimin karşısındaki meydanda her gün saatlerce bangır bangır eylem yapıyor. Seslerini mümkün olduğunca uzağa, mümkün en rahatsız edici biçimde yaymak isteyenler, kuracakları ses sistemi için Eğitim-Sen'den yardım almayı düşünebilirler; onlar bu konuda uzman. Eğitim-Sen'i eğitim yararına çalışan bir sendikaya şikayet etmek istiyorum. Hangisine gitsem Eğitim-Sen'in şubesi çıkıyor.

 

Bu gibi durumları resmi kurumlara ve yerel gazetelere güzel yazılar hâlinde bildiren bir hanım tanıyorum. Ona “Yazı yazmak yerine neden ilgili yere telefon açmıyorsunuz?” diye sordum. Şaşırdı. “Ama o zaman şikâyet olur” dedi. Bazen her şey format.

 

Bir arkadaşım yazı yazabilmek için ıssız bir mekân önerdi; şimdi oraya gideceğim.

*

Sanırım hakikaten Türklere has bir şey buldum nihayet: Yoğurt. Kayı yiyeceği imiş.

*

Doğayla iç içeyken güzel yazıldığını kim uyduruyor? Sürü hâlinde tuhaf sesler çıkaran martılarla, kurbağalarla birlikte yazdınız mı hiç?

*

Kazlarla geçirilmiş birkaç saatten sonra, “kaz kafalı” sözü daha iyi anlaşılıyor.

*

Kaldığım evin çatı aralığında bir yarasa yaşıyor. Yarasa her gece sektirmeden çalıştığım kata iniyor. Öyle ki, gece iki, üç olup da yarasam görünmediğinde onun için endişelenmeye başlıyorum artık. Yoksa hasta mı, başına bir şey mi geldi, vs... Ama her seferinde çıkageliyor o galeriden.

 

Sivrisinekler için kesin çözüm: Evde yarasa besleyin. Bir tane bile kalmıyor, göreceksiniz.

*

Sensodyne marka diş ipleri Oral-B'ninkilerden daha ucuz.

 

Peki Oral-B'nin neden dişle ilgili her şeyi var da yetişkinler için diş macunu yok?

*

Dağ bayır okyanus, ıssız sahiller, muhteşem manzaralı ormanlar, trekking de bir yere kadar. Herkes medeniyete geri dönmeli. Yeter artık.

*

15 yaşında bir genç. Neredeyse tek besin kaynağı kola ve patates cipsi. Bu duruma gönlü razı olmayan babaannesi ona para karşılığında, kendi yaptığı yemeklerden yediriyor. Patlıcan musakka, zeytinyağlı sarma, biber dolması, alinazik, kereviz, imambayıldı. Tarife tabak başına. Parası hiç fena değil. Gencin kız kardeşi de ezberlediği her dua için aynı babaanneden ücret almakta. Miktar duanın uzunluğuna göre değişiyor. Bunları kendi isteğiyle yapan çocuğun hiçbir kârı yok. Hayatta da böyle.

*

Julian Barnes'ın Flaubert'in Papağanı romanında, Braithwaite karakteri şöyle diyor: “Yazar olmamanın hiçbir zorluğu yoktur. İnsanların çoğu yazar değillerdir ve yazar değiller diye pek de bir zarar gördükleri söylenemez.” Andre Gide'in Kalpazanlar romanında da Lilian şöyle diyor: “Sende bir edebiyatçının bütün vasıfları var: Kendini beğenirsin, ikiyüzlüsün, muhterissin, döneksin, bencilsin” Yazmak zorunda değiliz. Yazmıyoruz diye hiçbir şey olmaz.

*

Biliyorsunuz değil mi, onlar sizi kızdırmıyorlar. Onlar bir şeyler yapıyor ve siz kızıyorsunuz.

*

Biri şöyle demişti sanki: “Edebiyat, gülümseyince dişlerimin daha beyaz görünmesini sağlıyor.”

 

Edebiyatla saçlarım daha canlı, daha ışıltılı. Sokaklarda güvenle yürüyorum.

*

Bugün pastanede kendisinden pasta aldığım kız bir yandan ağlıyordu. O ağlarken ben pasta seçtiğim için kendimi suçlu hissettim.

 

Ağlayan kızlar ilaç satsın, selpak satsın, sigorta satsın; çikolata parçacıklı, kestaneli, şantili, renkli şekerlerle süslü pastalar satmasın.

 

Düşünüyorum da; ağlayan kızlar eğer Türkiye'de yaşıyorlarsa gazete de satabilirler.

*

Türkiye'deki köşe yazarlarına gülümseyen fotoğraflar yakışmıyor. Gülümseyen fotoğrafları Karayip Adaları'ndaki, Hawai'deki, Kosta Rika'daki, Guatemala'daki, Papua Yeni Gine'deki yazarlar  kullansın. Bizde köşe yazılarının ve gazete sayfalarının içeriği değişene kadar yazarlar da asık suratlı olsun.

*

Bir yazar arkadaşımın sanat koleksiyoncusu bir ailesi var. Sanat eserlerine servet ödüyorlar, kızları 5 liralık tişörtle geziyor. Geçenlerde evlerine yemeğe gittim. Duvarlarındaki tabloları, ahşap oymaları, 17. yüzyıl işlemelerini öve öve bitiremediler. “Paramıza değiyor, çünkü 'evladiyelik'” dediler.

 

Bu arada tek evlatları arkadaşım ve arkadaşım doğal olarak artık sanattan nefret ediyor. Anne babası ölür ölmez o değerli sanat eserlerinin hepsini değerine bakmadan satmayı ve sefil şartlardaki dairesinden çıkmayı düşünüyor.

 

Sanatsever karı-koca her iki lafın arasında “sanat” ve “el emeği - el emeği” deyip durdular. Sonra, “Bakın, şu Osmanlı kanaviçesi ne kadar emekli” dediler.

 

“Kızınızın yazdığı romanlar, öyküler de el emeği” dedim. Şaşkınlıkla yüzüme baktılar. “Bilmiyor musunuz” dedim; “edebiyat da sanat”.

 

Artık kızları gibi benim de sanattan anlamadığımı düşünüyorlar.

*

Ölümden sonraki hayatımızda birbirimize “Sen hangi yüzyıldandın?” diye soracağız ve aramızda “yüzyıldaş” diye bir kavram olacak. “Ben onu okuldan tanıyorum” der gibi “Ben onu bizim yüzyıldan tanıyorum” diyeceğiz: “Bu, John. Dünyadayken beraberdik.” Kendi yüzyılımıza has hatalarımız, düşünme tarzımız, önyargılarımız orada daha belirgin olacak. “Dur tahmin edeyim” diyecekler bize; “Sen 21. yüzyıl Türkiye'sindensin, değil mi?”

 

Bisküviyi çaya batırmak neden bu kadar ayıplanıyor anlamıyorum. Madem onu çaya batıramayacaksınız, bisküviyi neden çayın yanında servis ediyorsunuz, öyle değil mi? Satılan bisküvilerin üzerinde o halde neden “Çayla birlikte tüketilmesi tavsiye edilir” yazıyor? Dikkat ederseniz “yan yana” demiyor; “birlikte” diyor. Tadları birlikte güzel gidiyor diye onları birlikte sunmuyorlar mı? Çay üstadı İngilizler de kurabiyeyi çayla servis ediyor; koskoca İngilizlerden daha mı iyi bileceksiniz?

 

Bisküvimi çayıma her yerde özgürce batırmak istiyorum. Hem Proust da yapıyor. Proust Fransız beyefendisi deyince akla gelen ilk isim, görgü abidesi, nezâket sembolü değil mi? Proust'tan daha zarifi var mı? Proust'un babaannesi madleni ıhlamur çayına batırmasaydı şimdi Proust'un şaheseri yedi cilt olacak mıydı? Edebiyat kongrelerinde, dünyanın her tarafında kürsülerde, konferanslarda, yayınlarda Proust'suz bir edebiyatın şu an olduğu edebiyat olamayacağı bas bas bağırılıyor da, sonra bisküviyi çaya batıranlara neden dudak bükülüyor? Bütün bir Proust edebiyatı ve hatta edebiyat çaya batırılmış madlenden çıktığına göre, bisküviyi çaya batırma özgürlüğüne saygı edebiyata da saygı sayılmaz mı?

 

Az önce kurabiyesini çayına daldırmak üzereyken siz dik dik baktığınız için niyetinden vazgeçen gencin içinde bir Proust olmadığını nereden biliyorsunuz? Bir Proust'un ortaya çıkmasına engel oldunuz ve üstelik edebiyatı sevdiğinizi söylüyorsunuz. Proust yapınca güzel de başkası yapınca neden kötü? Proust okurken “eşsiz bir eser” demesini biliyorsunuz ama. İzin verin başkaları da yazsın. Proust'u gerçekten seviyorsanız çaya bisküvi batırılmasını da desteklersiniz.

 

İfade özgürlüğü, yaşam özgürlüğü, kılık-kıyafet özgürlüğü gibi türlü özgürlükler için meydanlarda koşuşturan herkes çaya bisküvi batırma özgürlüğü hakkında da bir şeyler yapmalı. Çaya bisküvi batırmanın ayıplandığı bir ülkede edebiyat tabii ki gelişemez. İçimizdeki Proust'ları artık rahat bırakın.

*

Bas bas bağırmak deyince, ülke deyince, ayıp deyince aklıma geldi. Bencillik kötüdür, bireycilik kötüdür diye her fırsatta bas bas bağıran herkes aile bencilliğini, toplumsal, sınıfsal bencilliği savunuyor. Bu bencilliklerin hepsi bireysel bencillikten daha kötü, daha tehlikeli değil mi? Bir topluluk biraraya gelip kendi çıkarları için kenetleneceklerine bırakın bireyler tek başlarına, kendi hallerinde bencil olsunlar. Kitlesel, örgütlü bencillik daha korkutucu.

Toplumculuk yoktur, toplumsal bencillik vardır. Bencillik kötüyse eleştiriye buradan başlansın.

Neden narsisizm kötü de toplumsal narsisizm güzel?

*

Ben 'robdöşambr' diyorum. TDK 'ropdöşambır' diyor. Özgür Edebiyat 'röpdeşambr' diyor.

*

En sevdiğim okuyucular, bir roman yazdığımı söylediğimde hemen “Kaç sayfa olacak?” diye soranlar. 324'ü tutturmaya çalışıyorum. Ya da 287. İdealim 546. Bu sene yazı karakteri Times New Roman olmayan bir roman tasarlıyorum. Her bölüm sağ sayfadan başlayacak, paragraf aralarında boşluk olacak. Kitabın kaç puntoda basılacağını düşünmekten kendisini yazamıyorum. Ebatlarını 13,5'a 28 diye hesaplıyorum. Ya da 5,5'a 47.

*

Genç: Biraz indirim yapın; biz öğrenciyiz.

Pazarcı: Ben de “öğrenci”nin babasıyım!

 

Yer Ulus Pazarı.

*

Edirneli bir hanım. Avrupalı olmakla, başarılı bir emekli öğretmen, müdire olmakla, görmüş geçirmiş olmakla övünüyor. Gelinine “Sen artık bizim soyadımızı taşıyorsun” dediğini övünerek anlatıyor. Beş kelimenin beşini de vurguluyor. Görmüş geçirmiş hanımefendinin gelini onların onuru, onların her şeyi, her şeyleri aslında tek şey, gelin her şey olurken bu tek şeyin bir parçası, onların bir parçası, gelin tek değil tekin parçası, onlar gelinlerini çok seviyorlar, onu bağırlarına basıyorlar, ne de iyi insanlar, onlara gelin olmak imtiyaz, birden terfi ediliyor, onlara gelin olmak ne mutlu, gelin mutlu değilse kesin bir sorun vardır hastadır çocuklar elinden alınmalıdır, üstelik gelinin kayınpederi de çok saygıdeğer bir mühendis-genel-müdür-iyi-maaşlı-tezgâhtar, gelinin adı yok, gelinin soyadı var, ama gelinin soyadı yok, onların gelinden yaptıkları çocukların soyadı ise tabii...

Görmüş geçirmiş hanımefendinin gelinine verdiği limited soyadı aslında ona da çocuklarının ailesi tarafından verilmişti; ama herhalde görmüş geçirmiş hanımefendi bu soyadıyla çok mutlu olmuştu, ihya olmuştu, ihya olmasa zira ayıptı olmazdı yanlıştı, şimdi gelini de onun gibi mutlu olmalıydı yanlış olmamalı bir yanlış da yapmamalıydı zira soyadı artık kendi soyadı değildi onların soyadıydı, zaten kızın doğduğunda aldığı soy adı da babasının babasının babasından geliyordu kızın annesi soysuzdu onun da annesi gibi, kızın bir gün annesi gibi başkalarının soyunun nesnesi olacağını doğduğunda biliyorlardı, kıza ona göre davranmış ve bu olanları hiç yadırgamamışlardı kızı buna hazırlamışlardı kızı yetiştirmek kızı buna hazırlamak bu dünyaya nesne olsun diye yetiştirmek demekti hazırlamasalar kızı yetiştirmemiş olurlardı.

*

İlkokula başladığımda öğretmenim bana ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi çizmememi, çünkü ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi çizmenin çirkin olduğunu söylemişti. Ona ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi istemek istediğimi, çünkü ş'lere ve ç'lere nokta koymak yerine çizgi çizmeyi güzel bulduğumu söylemedim. Güzel bulduğuma göre bende bir sorun vardı. Bunun yerine, “Doğduğumuzda bize isim vermeseler” dedim; “İsimler karışıklığa neden oluyor. Her birimize bir numara versinler ve böylece karışıklık falan da olmasın”.

Öğretmen söylediğimi duymadı, çünkü sesim çıkmamıştı, çünkü sesimin çıkmaması gerekiyordu. Ama zaten beni duysaydı da “Evet, zaten her birimize doğduğumuzda numara veriliyor, çünkü bu çok yararlı, çünkü bu sayede karışıklık olmuyor, herkes çok mutlu oluyor” derdi.

*

Ama işte isimler bazen karışıklığı önlemeye de yarayabiliyor böyle. Bir çeşit damga gibi. Hayvanlara vurulanlardan. Hayvanları çiftliğimize ait oldukları belli olsun diye ateşle damgalıyoruz, insanları soyadımızla. Neyse ki damgalanacak birileri var. Seslerini çıkarmıyorlar. Hatta, ses çıkarmak ne kelime, kendileri ses çıkarmadığı gibi ses çıkaranlara da hakaret ediyorlar. Böylesi daha mutlu çünkü. Damgaladığımız insanların kime ait oldukları belli. Oturmaları kalkmaları konuşmaları elleri kolları kimbilir daha nereleri bizim. Sahip değiştirme özellikleri var ama bunu hiç istemeyiz. Ne de olsa bizim soyadımızı taşıyorlar ve soyadımızı öyle kolay kolay atamazlar. Soyadımız çok değerli ve onlar kendilerini kim sanıyor?

*

"Kaltaban" ne kadar güzel bir kelime. Fonetiği anlamını az çok ele veriyor.

*

Yazar Sarah Kane 28 yaşında intihar etmeden önce defalarca 'Kimse beni sevmiyor' diye yazmıştı günlüğüne. Sarah Kaneler hâlen çevremizde.

*

Osmanlı Sarayı'nda bir bebek dünyaya geldiğinde top atılıyormuş. Yedi top atışı erkek, üç top atışı kız bebek demekmiş. Değerleri nispetinde.

*

Robert Musil'in cenazesinde sadece sekiz kişi varmış. Musil olduğunu farketmediğimiz Musiller halen çevremizde.

*

Erkek olamamanın ezikliğini duyan kadın çocuğunun erkek olmasını istiyor. Çocuğu erkek olduktan sonra ise...

Çocukları erkek olduğu için değer görmeyi bekleyen kadınlar, kendilerini çok değersiz görüyor olmalılar.

*

Çehov haksız. Bir silah sahnede göründüğü zaman mutlaka patlamak zorunda değil. Hatta, gösterilen silahın patlamaması aslında daha etkili. Silah patlamamalı ve herkes silahın neden patlamadığı üzerinde düşünülmeli. Çünkü bir öyküde gösterilen bir silah varsa, mutlaka silahın bir anlamı da vardır. Silahın patlaması ise çok sıradan.

*

Ufacık tefecik. Vücudu olmak istediği kadın olamamış sanki.

*

Ş'lere ilkokuldan önce olduğu gibi çizgi çizmeye 32 yaşında başladım. Bir gün ş'ye nokta koymak yerine çizgi çektim, korkuyla etrafıma baktım; sanki hiçbir şey olmadı. Hâlâ devam ediyorum ve her seferinde sanki biraz korkuyorum.

*

Türkiye'de bir kadın evlenmesine rağmen ismini korumak istedi ve kocasının desteğine rağmen Türk mahkemeleri ona senelerce bu “hakk”ı vermedi. Yeni. Doğduğunuzda aldığınız ismi bir bütün olarak koruma hakkından bile yoksun bırakıldığınız bir ülkede, kimliğinizi de korumaya dair ciddi kaygılarınız olması olağan değil mi? John Donne konuya bir şiirinde eğilmişti; üstelik kendisi Anglikan rahipti, anti-feministti ve 16. yüzyılda doğmuştu. Lady Macbeth Lady Macbeth değil; bu isim onun bağımsız varlığını nasıl tanımlar? Yoksa var mı değiliz?

*

Bir insanın iyi olduğunu mu düşünüyorsunuz? Önce eline biraz güç verin.

Veya güç zannı.