Home revue || dergi || review écrit Acıların Efesi

Acıların Efesi

56
0
Kendini tenimin altına gizlemiş bir zeybek var içimde. Ortaya atlayarak, toprağa diz vurmak istiyor!

«Ah bir ataş ver cigaramı yakayım,

Sen sallan gel, ben boyuna bakayım.

Uzun olur gemilerin direği,

Ah, yanık olur anaların yüreği!»

Ya kendini Genco Erkal sanarak sahneye koşan oyuncu yanıma ne demeli? Kim yardımcı olacak, kim perde gerisinden bana sufle verecek? Birden babam giriyor sahneye:

«Ben senin anlı şanlı bir asker olmanı istiyordum!»  diyor. «Sen ola ola tiyatrocu oldun!»

Annem durur mu? Ellerinden süzülen çamaşır sularını kurularken:

«Bırak çocuğu!» diye çıkışıyor babama. «Herkes ne olmak istiyorsa o olsun dünya sahnesinde!»

Kız kardeşim,  bu bölümün kişi sayısına ekleniyor:

«Ben saygın bir meslek sahibi olacağım!» diyor. «Ağabeyim gibi buraya çıkıp, başkalarının yerine acı çekmeyeceğim!»

Küçücük kızın söylediklerine bakar mısınız? Oyuncular başkalarının acılarını mı yüklenirler sahnede? Başkaları benim acılarımı ne zaman paylaşacak?

Sorularımın sonu gelecek gibi değildi. Perdenin arkasındaki suflör:

«Olmak, ya da olmamak!» diye fısıldıyordu peş peşe.

«Olmak, ya da olmamak mı? Ben Hamlet’i mi oynayacağım şimdi?»

Şaşkın bakışlarımız arasında görevli delikanlı bir kurukafayı getirip kucağıma bıraktı. Kız Kardeşim:

«Ay!» diye bağırdı. «Gerçek mi bu kurukafa?»

«Gerçek!» dedi Delikanlı. «Az önce kabristana giderek bir mezarı kazdım!»

Annem:

«Günah oğlum!» dedi. «Her kurukafa, bir  oyunun aracı olabilir mi? Bırakın insanları bari mezarlarında rahat uyusunlar!»

Birden William Shakespeare girmesin mi sahneye?

«Siz neler saçmalıyorsunuz?» diye bağırdı. «Oyunumda olmayan replikler bunlar. Kendiniz gibi beni de utandırıyorsunuz seyirciye!»

Oturduğu yerden hışımla kalktı babam, Shakespeare’in üzerine yürüdü:

«Sen de kim oluyorsun efendi?» diye sordu. «Çocuklarıma çıkışmaya utanmıyor musun? İnsan biraz sakalından, bıyığından sıkılır!»

***

Sahneye ikinci kez çıktığımda, kendimi oynamaya karar vermiştim ama Müşfik Kenter:

«Sahneleri bu kadar acemilere kim teslim ediyor?» diye bağırdı. «Örneğin, kendini oyuncu sanan bu adamın hangi konservatuardan diploma aldığını merak ediyorum!»

Beni küçümsese de, Müşfik Kenter’i çok beğenirdim:

«Siz geçen gün ölmediniz mi?» diye sordum.

Üzerime yürüyeceğini sanıyordum ama görgüsü engel oldu. Ablası Yıldız Kenter koşup ince parmaklarıyla kardeşinin ağzını örttü. Yine de parmakların arasından Müşfik Kenter’in sesi bana ulaşıyordu:

«Evet, ölmüş olabilirim ama!» diyordu. «Ben yaşadığını sanan yüzlerce kişiden daha çok yaşıyorum.  Örneğin sen, yarın göçüp gittiğinde ne bırakacaksın geriye? Biz sanatçılar öyle miyiz? Nisa Serezli’yi düşün, onun hâlâ cennette çer çöp içinde çabaladığını mı sanıyorsun? Bizler, dünyadaki nice kirinizin topunu attırdık sahnede. Burada da bunu yapmaktan erinmeyiz. Hatta Nisa Serezli çöplerden topladığı poşet çayları, onuncu kez kurutarak sıcak suya renk verse bile!»

Yıldız Kenter:

«Yeter artık!» dedi. «Densizliğe son verelim de, Adam oyununu oynasın!»

Adam, yani ben oyunumu oynamaya başladım:

O sıralar İzmir’in büyük bir dokuma fabrikasında çalışıyordum. Dokuduğum kumaşların içine alın terimle birlikte geleceğimi de ekliyordum. (Gözyaşlarımı unutmamalıyım!) İsmail en sevdiğim arkadaşımdı. Tezgahımdaki iplik kopacak olsa, gelip o bağlıyordu. Ben dokuma tezgahından, o yırtıcı canavardan pek hoşlanmaz, elimi dokundurmazdım. Eşrefpaşa’da evimizin karşısında, adını bir türlü çıkaramadığım yabancı bir sinema oyuncusuna benzettiğim Necla yaşıyordu. Belki her güzel oyuncuya benzediği için onu birisiyle bağdaştıramıyordum. O da çok güzel olduğunun, her erkeğin ona özlemle baktığının ve gelecek düşleri kurduğunun ayrımındaydı. Ona vurgun olan erkeklerden birisi de bendim. Onu her gördüğümde yüzüm kızarıyor, yürek atışlarım hızlanıyordu. Oyunumdan söz ettim ona:

«Gel, genç kızı sen oyna!» dedim.

Önceleri kabul etti ve yaşamımda ilk öptüğüm kız oldu. Öpüşürken elimi yüreğinin üzerine koyup onu sınıyordum. Necla’nın yüreğinde bir değişiklik yoktu, her zamanki gibi çarpıyordu. Doktor:

«Yüreğinizde bir rahatsızlık yok!» dedi bana. «Biz bu duruma tıp dilinde ekstrasistoller diyoruz. Kalbin düzensiz atışları. İki nedeni olur bunun, çok sevinçten ya da üzüntüden!»

Doktor yanılıyor olmalıydı. Ben Necla’yı öperken ne seviniyor, ne de üzülüyordum. Acabalarla kıvrandığımı  nereden bilecek adam? Kuşkular da yüreklerde yangınlar oluşturmaz mıydı? O gün saptamıştım: Hastalıklar, her hastada özeldir! Hastalıkların tıp dilinde bir örnek açıklaması olabilir belki ama benim baş ağrımla sizin baş ağrınızın nedeni aynı değildir. Hatta bir türlü üstesinden gelemediğim tüberkülozum bile, bana özel nedenlerden oluşmaktadır!

Kapımız çalındı. Annem:

«Bak!» dedi, «arkadaşın gelmiş, seni istiyor!»

Çok uzak bir yerde oturuyor olsa da, İsmail bize gelmişti.

«Evinizi bulmakta zorluk çekmedim!» dedi. «Sanki her köşeye ‘Cavit’in evine buradan gidilir!’ uyarıları yazılmıştı!»

Az sonra kapımız bir kez daha çalındı, gelen Necla’ydı.  İsmail Necla’yı görür görmez eli ayağı titredi, ağzındaki  tükürük kurudu.

«Necla neden geldi?» diye sordum anneme.

«Neden gelmesin?» dedi. «Sözüm ona bir fincan toz şeker istemeye gelmiş. Oysa amacı kendini İsmail’e göstermekti!»

İsmail her hafta sonunda bize gelmeye başladı. Necla da elinde bir fincan, toz şeker istemeye!

Teslim ederim ki, İsmail benden daha yakışıklıydı. Uzun boylu, esmer, simsiyah parlak saçları ve genç kızların yüreklerini delen bakışları. Bana gelince: Uzun boylu ama zayıf, kızıl saçlı, çilli, soluk benizli ve utangaç!

Birkaç ay sonra İsmail bize gelmez oldu. Bir Pazar günü İsmail ile Necla’yı Konak Meydanı’nda elele, kolkola gördüğümde düşmemek için tutunacak duvarlar aradım. Benim kadar cılız bir dut ağacı yardım etti bana, dalını uzattı gövdesine sarıldım.

«Ah çocuğum!» dedi Ağaç sonra. «Senin aldanışın benimkinin yanında az kalır.  Gelip dallarıma konan ve yemişlerimi tüketen kuşlar beni her gün aldatıyorlar!»

İlk gönül yangınımın acısı aylarca sürdü. Yenilgi acılarımı bu kadar sürdürmemin bir nedeni olmalıydı. Acı’ya alışmış, benimsemiş, hatta onunla dost olmuştum. Necla sonra başka bir adamla evlendi. İsmail çok istedi ama bir daha onunla arkadaşlık yapmadım ve tezgahımdaki  kopan iplikleri bağlamasını öğrendim. İsmail ile olan dargınlığım hala sürüyor. Ben bu dargınlığı bile sevmiş olabilir miyim?

Biraz anılar derinine inmeyeyim, birileri sahnenin bir ucundan girip öteki ucundan çıkıyordu.

«Kimsiniz, sizi kim kattı oyuna?» diye bağırıyordum ama beni duyan, duraksayan yoktu. Bu giriş çıkışlar başımı döndürdüğü için gözlerimi yumuyordum. İlk gördüğüm gün oyun yazarına soracaktım:

«İnsanların kadın erkek, yaşlı genç, hatta çocuk demeden birbiri ardına sahneye girip çıkmaları ne ekliyor  oyuna?»

«Dünya bir sahnedir!» diyor Yazar. «Sahne de bir evren! Girip çıkanlardan birisi de sensin!»

Annemle babamın peşine takılmış, hızlı adımlarla sahneden çıkmaya çabalıyordum ama bu öyküyü bitirmeden gitmeye de niyetim yoktu! Gözlerimi kapatmamın, zamanı ertelemeye yararı olmadığını kavradığımda, çevreme baktım. Adamın biri sahnedeki kırmızı koltuğuma gelip oturmuş, hatta ayak ayak üstüne atarak kasılıyordu.

«Kimsiniz, oyundaki rolünüz ne, sizi kim seçti?»

Oturduğu yerden yavaş yavaş doğruldu Adam, masanın üzerinde duran kurukafayı eline alarak bana uzattı:

«Ben bu kemik bütününün sahibiyim!» dedi. «Dünyada çektiğim sıkıntılar yetmedi mi? O kadar gerekiyorsa, kendi kafasını  koysun  oyuna Shakespeare!»

Ne diyeceğimi şaşırdım. Suflör:

«Olmak, ya da olmamak!» diye sesleniyordu perdenin  gerisinden.

«İniyorum!» diye bağırdım, «sahneden iniyorum. Emanet kurukafalarla oyun mu oynanır?»

Seyircilerin şaşkın bakışları arasında salona atladım. Daha sonra yenilgileriyle dost olmuş bir zeybek olarak, kırmızı topraklara diz vurdum:

«Hey gidinin efesi,

Acıların efesi!»