
Başıma tabanca dayanmasıyla, annemin okul yolunda bol görüşlü karşıtlarca kovalanması, mahallede bombalanmayan bir bizim evin kalması (alt katta ülkü ocakları başkanı oturuyordu), misafirliğe gelmek isteyenlerin köprü başında çevrilmesi yakın zamanlarda olmuştu. Ve köprü, ırmağı tarihin farklı zamanlarında kıpkırmızı görmüştü. Ülkenin değişik bölgelerindeki köprü ve ırmaklara hatta derelere benzer sözler söylenebilir. Kan ve kokusu… sanki tekrarı yaşanacak kimi görüntülerin. Eski ve yakın tarihli konuşmalar, sahneler içiçe geçiyor artık. Daha az şaşırtıcı bütün olan biten.
Çok karlı bir İstanbul sabahında, Zeytinburnu istasyonunda görmüştüm onca tankı. Görüntü güzeldi, hissettiklerim ürpertici. Temiz kağıdı almaya Emniyet müdürlüğüne gitmiştim, üniversiteye kayıt için. Beklerken, görevliler büyük bir pankart astılar duvara. Dönün dedi birisi, seslenmeden sakın dönmeyin. Ayak sesleri ve flaş patlamaları duydum, tamam dediler. Temiz kağıdı alıp çıktım.
Okulda, sesi halen yüksek çıkan birisi, Picasso bile portreyi bu kadar köşelere yaklaştırmadı, demişti, ayaklarını sallayarak.
Balık pazarında mor kaşkoluna sarılı Cihat Burak’ı görmüştüm, takip ettim, birahaneye girmişti. Bir bira da benimle içer miydi? Konuşamamıştım.



