Home thema bachibouzouck bütün başıbozuklar

bütün başıbozuklar

37
0

ne zaman reha’yla aynı ulus-devletin topraklarında bulunsak hep aynısı oluyor.  o geldiğinde ben dönmüş oluyorum. ya da tersi.  şansımız varsa yolda karşılaşıyoruz.

“ keşan’daki shell var  ya, orada buluşalım”

“anlaştık”

sonuncusunda fransız konsolosluğu önünde buluştuk. haziran 2011. mis sokak’ta ilk gördüğümüz kafeye oturduk. oturduğumuz masa yuvarlaktı,  sallanıyordu. masanın düzgün durması için en az üç kişinin, üç taraftan kollarıyla desteklemesi gerekiyordu.  garson geldi. masa sallanıyor dedik.  hafif küçümseyici bir şekilde baktı. üç kişiydik.

“sizin göreviniz zaten bu masayı düz tutmak, bunun için buradasınız “.

elbette böyle bir şey söylemedi ama ben hemen beden dili çevirisi yaptım:

“burada bulunma nedenimiz bu masanın sallanmadan durmasını sağlamak”.

bizi masayı düz tutmak için buradayız heralde dedim, sinik bir refleksle. gri, devlet grisi  bir tişört giymiştim ve sinik  tarzla berbat bir kombinasyon oluşturuyordu. ya da kadınların dediği gibi kombin.

çay söyledik. o topal masaya oturur oturmaz çayın iğrenç olacağını  herkes kestirebilir.

daha muhabbete giriş yapamadan otobüs filminin yolcularından birine benzeyen bir tinerci geldi. para istiyordu ve kesinlikle tineri bırakmıştı. masada üç kişiydik ama doğrudan bana kilitlenmişti.  direk gözlerimin içine bakarak konuşuyordu. tinercinin yerinde olsam ben de hedef olarak  kendimi seçerdim. zaten çaresizce “bozuğum yok”  mazeretini ciddiye aldığını gösteren en küçük bir tepki göstermedi. repliğini sürdürdü. reha ceplerini karıştırdı ve bir lira uzattı.  o tarafa hiç bakmadan bana son bir şans verdi. “şurdan üç dört tane sigara ver”. hiç kimse, marketten, büfeden sigara alırken kendinden bu kadar emin değildir. sanmam.

“bana üç dört tane sigara ver”.  o kadar.

bilinenin aksine, bence, günlük sokak iletişiminde sınıfsal kalıpların hiçbir anlamı yok.

tinerciyi hemen savamadık tabi. reha’nın fotoğraf makinesini görünce “sen gazeteci misin” dedi son derece bilge bir edayla.

“olmaya çalışıyorum” dedi reha.

“hadi bakalım, olursun inşallah, ne güzel”

tinerciden sonra, birkaç kişi daha sigara istedi. önce masanın üstünde duran sigaranın beni açık hedef yaptığını düşündüm ve paketi kaldırdım. ama arkası kesilmedi. her biri derin tecrübelerden süzülmüş pek çok isteme biçimi. ikinci el çiçek satanlar, kağıt mendilciler,  rolex saat satan siyahlar.  para,  kontör,  hisse senedi, değerli kağıt, metro jetonu, mutluluğun formülü, selülit şeysi ve “intihar ilacı”. tamam, biraz abartmış olabilirim ama her defasında aklımdan o cümle geçer:

bütün başıbozuklar beni buluyor.

adres ve saat sorulmasına, ateş istenmesine, birine benzetilmeye –nerdeyse dünya nüfusunun dörtte birine benziyorum-  kendimi bildim bileli alışığım. ya görünüşümde, ya oturuşumda ve yürüyüşümde çözemediğim, artık çözmeye çalışmadığım bir şey var. daha doğrusu vardı.

bir geceyarısı, karanlık, ıssız bir sokaktan eve dönüyorum.  bir arabanın yanında bir şeylerle uğraşan bir kadın gördüm. kadın tedirgin olmasın diye uzağından, hızlıca yürürken,  seslendi.

“afedersiniz, bebek arabası katlamayı biliyor musunuz?”

acayip korktum.  normalde kadının korkması, benim de korkacak bir şey yok edasıyla yanından geçip gitmem gerekirdi. hangi özelliğim geceyarısı, karanlık bir sokakta, bebek arabası katlamayı bilen biri gibi gösteriyor beni.

sonunda geçen gün  cevabı buldum.

o kadar sıradan, alelade ve sinir bozucu ki,  yerimde olsanız yazmak istemezdiniz.

bir yerde, burada, yerimdesiniz. yazmak istemediniz ve ben de yazmıyorum.

***

bütün başıbozuklar beni buluyor reha dedim, mis sokak’taki kafeden kalkarken.

güldü.