Senede bir kez İstanbul’dan Ünye’ye gelişini merakla ve hasretle beklerdik onun.
O, babamın halasıydı, “büyük hala”mızdı aslında ama biz ona “hala” derdik.. İstanbul’da yalnız yaşar, senede bir kez gelir ve bir hafta kalırdı bizde..
Onun geldiği zamanlar hayatımız bir şenliğe dönerdi; bilgili, eğlenceli ve sürprizlerle doluydu çünkü…
Onu bütün sene çok özlerdik ama asıl sabırsızlıkla beklediğimiz, tahta bavulundan çıkardığı muhteşem hediyeleri ve komik hikâyeleriydi… Bütün sene o anların hayâliyle yaşar, “ne zaman gelecek, ne kadar kaldı” diye annemin başının etini yerdik..
….
Halam yine bütün haşmetiyle görünmüştü kapıda, bizler çığlıklar içinde koşup sarıldık hemen; abim, ben ve kız kardeşimiz.
Diz çöktü ve hepimizi tek tek kucaklayıp öptü.. Bizim gözümüzse o meşhur tahta bavuldaydı… Meraktan ölüyorduk artık; şu, hoş geldin faslı nihayete erse de bavul açılsa! dünyalar odamıza saçılsa! diye bekliyorduk.
Ama halam çok sakindi her zamanki gibi, sadece cebinden çıkardığı düdüklü şekerleri bize verip, bavulunu alıp odasına gitti.. Demek ki bu seferki oyun başkaydı…
Güzel kıyafetlerinden birini giyerek odasından çıktı, çevik bir hareketle elimizden tutup koşa koşa, çığlıklar ata ata bahçeye çıkardı bizi.. Neşe içinde yakalamaca, beştaş ve körebe oynadık.. Ama aklımız bavuldaydı, biz “bavul” dedikçe o hemen “seyürlü” bi oyun daha uyduruyor, bizi çok ama çok güldürüyordu…
Biz oynamaktan ve ‘hayal kırıklığından’ yorgun bedenlerimizle bahçedeki çayıra bayılırken, o, “hadi çocuklar ceviz toplayalım!” diyerek tekrar canlandırdı bizi..
Biz ailecek çok severdik, o, acayip insan kollarına benzeyen dalları olan ceviz ağacını…
İlk ben fırladım, merdiven çıkar gibi rahatça çıktım cevize.. Fındık çubuğuyla silkeledim dalları, cevizler patır patır döküldüler.. Aşağıdakilerin kafaları yarıldı.
Sonra ceviz dibine oturup, cevizin yeşil dış kabuğunu, ‘alku’ları soymaya başladık… Hepimiz, kara kına yakmış gelinler gibiydik! Yüzlerce cevizden sonra yüzümüz gözümüz de boyanmış, bizler savaş boyaları sürmüş bir kızılderili kabilesine dönüşmüştük.. Annemle babamın, akşam bizi gördüklerindeki yüz ifadelerini hiç unutamam..
…..
Halam alku soyma merasiminde bize çok güzel şeyler anlattı; “Cevizle ekmek yemesi, güzelle sohbet etmesi güzeldir” deyip o müthiş kahkahalarından birini daha fırlattı dağlara.. Hepimiz dönüp, ceviz ağacına daha bi minnetle baktık.. Ama halam durdu, ağaca kilitlendi ve kaldı orda….
Sonra yanımıza döndü ve “Ceviz çürüksüz olmaz, çocuklar” dedi, “hayatta başınıza bazı kötü olaylar gelirse, bütün cevizlerin sağlam çıkmadığını hatırlayın..”
Tarikat ehli olan rahmetli Dedemin ona, “cevize bakarak dini ve tasavvufu kavrayabileceğini” söylediğini anlattı. Dedem dermiş ki: “Kızım, cevizin dış kabuğu şeriata, içindeki zar tarikata, meyvesi ise hakikate benzer; biri olmadan diğeri olmaz, hepsi birliktedir.”
Halam günün sonunda yine o güzel hüznüne bürünmüş “bu ceviz her çiçek açtığında da, beni hatırlayın olur mu?” deyivermişti. Halamızın sözleri çok güzeldi ama, hiç olmadığı kadar ciddiydi bu sefer, arada bir kahkahalar atsa da biz onda bi tuhaflık olduğunu sezmiştik.. Ne de olsa hâlâ bavulları açıp, bize hediyelerimizi vermemişti…
…….
Akşam olmuştu..
Yemeğimizi neşe içinde yedik ve meraklı, masum kedi gözlerimizle halama melül melül bakmaya başladık.. Lakin o hepimizin başını tek tek okşayıp, sessizce odasına doğru yürüdü, büyük bir hüzünle kalakaldık.. Evet, kesin bir şey vardı, yoksa böyle davranmazdı bizim güzel “büyük halamız”.
………
Gece…
Herkes uyuyordu ama beni uyku tutmamıştı..
Yatağımda bir o yana bir bu yana dönerken halamın ceviz kaplaması eski bavulu hep gözlerimin önündeydi.. Daha fazla dayanamayıp kalktım, odasına yaklaştım, içeride sanki birisiyle konuşuyordu…
Aralık kapıdan, halamın, odadaki oymalı dolap kapakları ve pencerelerle konuştuğu gördüm. Onlarla hasbihal ettiğine, onlarla dertleştiğine şahit oldum..
Bir süre sonra halam, dolaptan bir şey çıkarttı; küçük bir teneke kutu… Kutunun kapağını açtı, içini karıştırdı… Bir şey aldı; artık elde zor tutulacak kadar kısalmış bir sabit kalem… Kalemi diliyle ıslattı, kağıda bir şeyler yazdı. Sonra kağıdı bavulun içine koydu.
Bavul…
Tekrar kapandı.
Sonra, ışık…
…….
Ceviz karası ellerimle, ceviz kıvrımları gibi karmaşık duygularla, ceviz kadar sert bir sabaha uyandım..
Dünkü güzel hava gitmiş, fırtına başlamıştı, ceviz ağacının dalları kırılmıştı rüzgârdan..
Ceviz lekeli pantolonumu giydim.. Herkes uyanmıştı. Annem mutfağa çağırdı, dün halamla neler yaptığımızı sordu, ceviz muhabbetlerimizi anlattım ona; taze cevizin sütünü nasıl hüplettiğimizi, ellerimizin nasıl kınalandığını ve halamın garip halini anlattım.
“Hadi gidin de uyandırın halanızı, kahvaltı hazır, ona çok sevdiği çökelekli yumurta ve turşu gavurması yaptım” dedi..
Bütün çocuklar coşkuyla kapısına dayandık halamın,
çaldık,
çaldık,
açmadı..
Biz de içeri girdik. Halam uyuyordu. Elinde bir fotoğraf.
Halam uyuyordu,
tahta bavul açıktı, gece yazdığı kâğıt ve hediyelerimiz de oradaydı.
Halam uyuyordu
ve
bir daha da uyanmadı…
O, babamın halasıydı, “büyük hala”mızdı aslında ama biz ona “hala” derdik.. İstanbul’da yalnız yaşar, senede bir kez gelir ve bir hafta kalırdı bizde..
Onun geldiği zamanlar hayatımız bir şenliğe dönerdi; bilgili, eğlenceli ve sürprizlerle doluydu çünkü…
Onu bütün sene çok özlerdik ama asıl sabırsızlıkla beklediğimiz, tahta bavulundan çıkardığı muhteşem hediyeleri ve komik hikâyeleriydi… Bütün sene o anların hayâliyle yaşar, “ne zaman gelecek, ne kadar kaldı” diye annemin başının etini yerdik..
….
Halam yine bütün haşmetiyle görünmüştü kapıda, bizler çığlıklar içinde koşup sarıldık hemen; abim, ben ve kız kardeşimiz.
Diz çöktü ve hepimizi tek tek kucaklayıp öptü.. Bizim gözümüzse o meşhur tahta bavuldaydı… Meraktan ölüyorduk artık; şu, hoş geldin faslı nihayete erse de bavul açılsa! dünyalar odamıza saçılsa! diye bekliyorduk.
Ama halam çok sakindi her zamanki gibi, sadece cebinden çıkardığı düdüklü şekerleri bize verip, bavulunu alıp odasına gitti.. Demek ki bu seferki oyun başkaydı…
Güzel kıyafetlerinden birini giyerek odasından çıktı, çevik bir hareketle elimizden tutup koşa koşa, çığlıklar ata ata bahçeye çıkardı bizi.. Neşe içinde yakalamaca, beştaş ve körebe oynadık.. Ama aklımız bavuldaydı, biz “bavul” dedikçe o hemen “seyürlü” bi oyun daha uyduruyor, bizi çok ama çok güldürüyordu…
Biz oynamaktan ve ‘hayal kırıklığından’ yorgun bedenlerimizle bahçedeki çayıra bayılırken, o, “hadi çocuklar ceviz toplayalım!” diyerek tekrar canlandırdı bizi..
Biz ailecek çok severdik, o, acayip insan kollarına benzeyen dalları olan ceviz ağacını…
İlk ben fırladım, merdiven çıkar gibi rahatça çıktım cevize.. Fındık çubuğuyla silkeledim dalları, cevizler patır patır döküldüler.. Aşağıdakilerin kafaları yarıldı.
Sonra ceviz dibine oturup, cevizin yeşil dış kabuğunu, ‘alku’ları soymaya başladık… Hepimiz, kara kına yakmış gelinler gibiydik! Yüzlerce cevizden sonra yüzümüz gözümüz de boyanmış, bizler savaş boyaları sürmüş bir kızılderili kabilesine dönüşmüştük.. Annemle babamın, akşam bizi gördüklerindeki yüz ifadelerini hiç unutamam..
…..
Halam alku soyma merasiminde bize çok güzel şeyler anlattı; “Cevizle ekmek yemesi, güzelle sohbet etmesi güzeldir” deyip o müthiş kahkahalarından birini daha fırlattı dağlara.. Hepimiz dönüp, ceviz ağacına daha bi minnetle baktık.. Ama halam durdu, ağaca kilitlendi ve kaldı orda….
Sonra yanımıza döndü ve “Ceviz çürüksüz olmaz, çocuklar” dedi, “hayatta başınıza bazı kötü olaylar gelirse, bütün cevizlerin sağlam çıkmadığını hatırlayın..”
Tarikat ehli olan rahmetli Dedemin ona, “cevize bakarak dini ve tasavvufu kavrayabileceğini” söylediğini anlattı. Dedem dermiş ki: “Kızım, cevizin dış kabuğu şeriata, içindeki zar tarikata, meyvesi ise hakikate benzer; biri olmadan diğeri olmaz, hepsi birliktedir.”
Halam günün sonunda yine o güzel hüznüne bürünmüş “bu ceviz her çiçek açtığında da, beni hatırlayın olur mu?” deyivermişti. Halamızın sözleri çok güzeldi ama, hiç olmadığı kadar ciddiydi bu sefer, arada bir kahkahalar atsa da biz onda bi tuhaflık olduğunu sezmiştik.. Ne de olsa hâlâ bavulları açıp, bize hediyelerimizi vermemişti…
…….
Akşam olmuştu..
Yemeğimizi neşe içinde yedik ve meraklı, masum kedi gözlerimizle halama melül melül bakmaya başladık.. Lakin o hepimizin başını tek tek okşayıp, sessizce odasına doğru yürüdü, büyük bir hüzünle kalakaldık.. Evet, kesin bir şey vardı, yoksa böyle davranmazdı bizim güzel “büyük halamız”.
………
Gece…
Herkes uyuyordu ama beni uyku tutmamıştı..
Yatağımda bir o yana bir bu yana dönerken halamın ceviz kaplaması eski bavulu hep gözlerimin önündeydi.. Daha fazla dayanamayıp kalktım, odasına yaklaştım, içeride sanki birisiyle konuşuyordu…
Aralık kapıdan, halamın, odadaki oymalı dolap kapakları ve pencerelerle konuştuğu gördüm. Onlarla hasbihal ettiğine, onlarla dertleştiğine şahit oldum..
Bir süre sonra halam, dolaptan bir şey çıkarttı; küçük bir teneke kutu… Kutunun kapağını açtı, içini karıştırdı… Bir şey aldı; artık elde zor tutulacak kadar kısalmış bir sabit kalem… Kalemi diliyle ıslattı, kağıda bir şeyler yazdı. Sonra kağıdı bavulun içine koydu.
Bavul…
Tekrar kapandı.
Sonra, ışık…
…….
Ceviz karası ellerimle, ceviz kıvrımları gibi karmaşık duygularla, ceviz kadar sert bir sabaha uyandım..
Dünkü güzel hava gitmiş, fırtına başlamıştı, ceviz ağacının dalları kırılmıştı rüzgârdan..
Ceviz lekeli pantolonumu giydim.. Herkes uyanmıştı. Annem mutfağa çağırdı, dün halamla neler yaptığımızı sordu, ceviz muhabbetlerimizi anlattım ona; taze cevizin sütünü nasıl hüplettiğimizi, ellerimizin nasıl kınalandığını ve halamın garip halini anlattım.
“Hadi gidin de uyandırın halanızı, kahvaltı hazır, ona çok sevdiği çökelekli yumurta ve turşu gavurması yaptım” dedi..
Bütün çocuklar coşkuyla kapısına dayandık halamın,
çaldık,
çaldık,
açmadı..
Biz de içeri girdik. Halam uyuyordu. Elinde bir fotoğraf.
Halam uyuyordu,
tahta bavul açıktı, gece yazdığı kâğıt ve hediyelerimiz de oradaydı.
Halam uyuyordu
ve
bir daha da uyanmadı…



seni mi gırcaayuk!
Aha da yorumum..
Hüzünlendim,senden de bööle yazılar bekliidum zaten.Varilcinin ağır felsefi ve siyasi yazılarını okumakdansa!senin Ünye anılarının baa ilaç gibi gelii.
Galemin gırılmasın,Ünye sevdaan bitmesin,mekke’ye ve sahabeye en derin hürmetlerimi ilet,rabbim bizi de unnarnan bi arada haşretsin..
gendüyen iyi bak..
Hüznü, bir o kadar da yaşam sevinci olan, ders veren bir hikaye,
Çok beğendim,
Çocukluk anılarının insanı şekillendirdiğine inanıyorum,
Güzel anılar yanında hüzünlü anılar da bizim bir parçamız,
Kuvvetli bir kalem ve bize hissettirdiği duygular kuvvetli,
Başka hikayeleri de iple çekiyorum…
Valla,
Herkesin bir eskisi vardır, eski derken geçmişi…
Ne hikmetse geçmişin tadı hiçbir şeyle kıyaslanamıyor. Hele çocukluğumuz…
Herkese kendi geçmişine bir nebze olsun götüren bu güzel hikaye sana yakıştı Sn Canbolat…
Eline diline dimağına zeval gelmesin…
Oralara bizden selam söyle…
Selam ve dua ile…
Kuşcu
Benim de halamın (O da babamın halasıydı) masa saati vardı. Üsküdar’a Gider İken’i çalardı. Şimdi çalmıyor ama hem antika haliyle hem de bizdeki manevi değeriyle o kadar önemli ki…. Haliyle Müze Ev’e verdik. Kaptan deden İsmail Canbulat’ın pusulasıyla yan yana tarihe tanıklık ediyorlar.
Keşke tamir imkanı olsaydı halımın saatinin…
Yıllar sonra yeniden elime aldığımda hayli hırpalanmış buldum. Altında bir silindir vardı, üzeri küçük çıkıntılı. Her biri sırayla farklı notalara düzenlenmiş metal çubuklara vuruyordu. Silindir dönünce şarkı çalmaya başlıyordu.
Bir benzerini Bursa Koza Han’da bir mağazanın vitrininde gördüm. Satılık değildi, mağaza sahibinin aile yadigarı. Halamın saati gibi o da çalışmıyordu.
Umarım Canbulat Kaptanın pusulası hala çalışıyordur.
Zamanı yakalayamasak da, yönümüzü doğru tayin edelim.
Üstat bu öyküden kısa film çıkmaz mı?