[çoğul bir sohbetin ilk fişeği olup herkesin katılımına açıktır: düşünce ve yorumlarınızı gönderiniz]
sd: başıbozuğa kafadan ve de bir okur olarak yöneltmek istediğim sorularım var benim. başıbozuk bir edebi çevre mi, bir “akım / ekol / dilde tutum yayını mı? değilse neden / hangi şuurla değil? şiirde, düzyazıda yahut « ne o ne bu » dediğimiz işlerde belli bir tutumu savunur mu? savunmazsa savunmamayı seçmişse, neden seçmiştir?
ry: başıbozuk bir akım dergisi değil. ne akımı? hangi akım? kim akım ki? türkiye koşullarında nasıl bir akım soz konusu olabilir? elektrik akımı? akım derken bokum deme olasılığını da gözden uzak tutmamak lazım. şakası bir yana;
bachibouzouck’un derdi/dertleri ne:
1. sanatçıyı motive etmek
2. sanatçılar arasında ayrım yapmamak
3. sanatçıları daha iyiye, daha güzele zorlamak
5. sanatın kültürler arasındaki –siyâsi ya da değil- uzlaşmazlıklarda en önemli uzlaşma noktalarından birisi olduğunu gostermesi
6. farklı ülkelerden sanatçıların biraradalığı
7. herkesin başıbozuk bir tarafının olduğu, başıbozuk için de yapabileceği bir şeylerin olduğunu farketmesi
8. ürünün kendi kişiliği olduğunu göstermesi
9. kin tutmaması, barışı, insan-çevre-hayvan haklarından yana olması; insancıl olması
10. sanatçıyı yerel cekişmelerden uzaklaştırıp okurunun kapsama alanını çoğaltması
yânisi, bachibouzouck’un “akım” olmak bir derdi ya da hedefi yok,
akım dediydik değil mi?
insanların ego kaşıdıkları bir dünyada, birbirlerinden olumlu bir enerji alamayan bir kalabalığa dönüştük. herkes herşeyin en iyisini kendisi biliyor. olur da aradan birisi çıkıp da « acaba » dese, hemen bacaklarını kırıyor, paylıyor, diş biliyor, edep ile aşağılıyoruz; bunu yapamayanlar da maskelerini takıp gerilla taktiği ile vur-kaç’a oynuyor. vuruyor ve kaçıyor. evet ortada bir enerji, bir elektrik, bir akım var. vururken bir var, kaçarken bir. kayıp enerjiler, kayıp egolar, kayıp kaşımalar. herkes sevilmek, çok sevilmek, çok ama çok sevilmek istiyor. en ufacık bir söz, muhatabının kırılması ile öfkesi arasında gidip gelen bir kılıç. söz söylemek, en güzel sözü söylemek ve son sözü söylemek. kodu mu oturtmak. bunlar istanbul modasının son örnekleri. böylesi bir çarpık acaiplik türkiye haricinde başka nerede var acaba?!
herkes birbirine olumsuz bir enerji veriyor, bu olumsuz enerji verenlerin bir kısmı kendi aralarında olumlu enerji veriyorlarsa bir grup, bir cemaat oluyorlar. tekil olumsuzluklarını kutsayıp çoğaltıyorlar. bir ateş topu gibi dolanıyorlar ortalıkta.
bu mudur akım!
sd: başıbozuk kimin kapısı hangi garibanın? bugün yayında olan sanat dergilerinin dışarıda bıraktığı bir « bağımsız sanatçı » kitlesi var mıdır? bugün yayında olan periyodiklerin yansıtmadığı dışarıda bıraktığı bir şey var mı, bir şey mi var? varsa bu şey nedir? dışarıda bırakılan bu şey aforoz edilmiş bir dil, bir tutum mu? hayal edelim ki aniden permütasyon şiiri yazmayana şair denmeyen bir ülkeye düştük, onun gibi mi durum? ya da bunlar hiç değil, dışarıda bırakılan şey hepten sanatçı denilenin “psikolojisi” mi?
ry: dergilerin, branş camialarının dışarda bıraktığı bir kitle yok belki ama o içerde olmamayı isteyen, yalnizca o içerde olmak istemeyen bir kitle var. bachibouzouck bir olanak sunuyor. “gel yalnız bizde yap” demiyor. “orda da yap, bu bizi ilgilendirmez” diyor! hangi sanatçıyı bu şekilde sınırlama hakkına sahibiz ki?!
sd: benim “psikoloji” dediğim daha çok « karşılıklı yani aktarılanın karşılıklı ciddiye alındığı farklı bir dil etiğinin varlığı » olabilir mesela… başkasının eserini ciddiye alma, etkilenebiliyosa etkilenme, etkilendiğini açık etme, edebiyat eğlendirirse misal eğlenebilme, başkasının eseri hakkında konuşma, eseri kendine hevesle dert etme yahut, metinlerarasılık dedikleri, metinleri metinlere bağlayan metinler… eğer bunlar yoksa, bu eserlerin karşılıklı birbirini yok sayması, birbirinden türememesi, ciddiye almama/alınmama ortamında, sanatçı dedikleri bildiğiniz gariban insan çeşidinin ürün vermesi nasıl ve de ne diye sağlanacak, niye versin, çekmeceye atar, (sen ne dersin?)
türkiyeli sanatçı tembel değil aslında, çaresiz… misal başıbozuk taifesini düşün, yazılıp çizilenler çekilen filmler fotoğraflar hakkında konuşulmazsa, bu sessizlik bir süre sonra sanat ürününe yönelmiş bir komploya dönüşmez mi? işte yazılanı çizileni çekileni “ürünleştiren”, sanat yapıcısını da “işçileştiren” bugünkü makineleşmiş yayıncılık anlayışı kitaplı-k şu bu * /ben bunu soruyorum?
öğrendiğim tek bir şey var diyordu arkadaşım « kimseye bir şey anlatamazsın » oysa sanat eninde sonunda bir aktarma, aktarmayı reddetmek de bir aktarma… aktarmanın heyecanı ya da işe yararlığı nasıl korunabilir, tüm mesele bu gibi. bir sanat yayını bu heyecanı kurmazsa neyi kurmuş sayılır? karşılıklı ciddiye alışın dilini kurmazsa, neyi?
mevcut yayınlarsa şu akademiklerin hakemli dergilerinin gördüğü işi görüyor artık « filan dergide basıldım ». yani bu dergilerde basılmış olmak sanatçı açısından eserini “başkasına aktarmak” değil –çünkü okunmadığını bal gibi biliyor-, basılmış olmak sırf tek celsede akredite edilmek anlamına geliyor… sanki şairin şiirini yaymıyor da, sırf kendi cv sinin bir takım ara adımlarını hazırlıyor… evet bunlar var, cv hazırlayan şairler var evet, inkar edecek de değilim… ama benim asıl içimi bulandıran özgeçmişine sertifika toplayan bu genç şairin ifradı değil, bununla arsızca alay etme eğilimindeki yetişkin şairdir… çünkü bir fabrika proleterini nasıl küçük düşüremezse, bu fabrikalaşmış şiir düzeni de “düşkün” şairini öyle küçük düşürmez… “eserine yabancılaşma” yahut “eser fetişi” bugünün sanat düzeninde işçileşmiş olan şairin zorunlu karakteristiğidir… zorunlu, yani “zor”un rolü yoluyla… ama kızgınlığı bu akredite şiir düzenine değil de, düşmüş şaire yöneltmek, kafayı onun egosuna filan takmak (pelesenk), kafayı fahişeye takıp erkek egemen düzene takılmamak kadar hem eblehçe hem caniyane… bu canilik türkiyenin şiir toplumunda 50-55 yaş civarında epeyce seyrediyor, sen ego kaşımak dedin, ben de ego kurcalamak diyeyim, etrafına ürkütülmüş bi dolu genç toplayıp masaların başında “o şair, bu değil, o muhteris ama bu pek samimi” sarraflığı yapmak, genç şairi froyd’un divanında ağırlamak, iş değildir. bu “sistematik şiddet”tir.
bu “duygusal terör” gençler için öyle korkutucu ki, akredite düzenine biat da buradan ortaya çıkıyor. çoktan deşifre edilip yere çalınmış olan bu “başkasına düşkün gözükme korkusu”ndan “ağırbaşlılık” kisvesinde bir “suskunluk” doğuyor. kol gezen bir insan sarraflığı… bundan korkutucu ne olabilir?
işyerlerinde buna mobbing diyorlar. maalesef türk edebiyatçılığında yüksek düzeyde mobbing vardır.
konu ne olursa olsun, önünde sonunda esere yönelen neredeyse her eleştirinin aldığı son biçim; şairine yöneltilen bir “samimi değil, kendisi değil, zeplin ego, fahişe düşünce, muhteris” tekerlemesi… neredeyse tüm bir sanat eleştirisinin bu tek analize hapsedilmiş olması üzerinde düşünülmeliydi. ama işte… düşünce çoktan “fahişe” ilan edildi.
böylece tük edebiyatçılığı tuhaf bir biçimde ketumluğu göklere çıkarıyor, genç insanlara dolaysız söylemenin anında söylemenin bir tür düşkünlük, faziletsizlik “yetkin olmayan ego” manyeli olduğu pompalanıyor. seviniyorlar mı üzülüyorlar mı yoksa hayretler içinde miler bir türlü çözemediğiniz aleksitimik oturuş toplantı düzeni haline gelmiş. oysa edebiyat düşüncenin üzerinden şahsiyet polisinin çekilmesidir.
dostoyevski içimizdeki en dürüst insanların gevezeler olduğunu söylerken ne demek istemişti?
bu yüzden başıbozuk bir parça façedefterinde yaptığı metinlerarası konuşmaları özendirmeli… eserin yapıcısı -kişiler hakkında konuşmaktan çıkıp doğrudan eser hakkında konuşmanın etiği… ama burada kastettiğim « bilgiç polemikçilik » değil… misal ben geçen gün başıbozukta bir öykü okudum, çok sevdim, öykünün adı « kimse yok mu”… ve de öykü üzerinden bir oyun oynayasım geldi aniden… façadefterine yazdım « bu adamla kadın sizce neredeler? hadi bulalım » diye… tık yok… işte bu etikten bahsediyorum, sanatçı başkasının sanat ürünüyle eğlenmiyorsa, kim eğlenecek? kim keyif alacak? sanatçı okuduğu şey yüzünden acı çekmiyorsa kim acı çekecek? ama bizde eser hakkında konuşmak, hep adeta « niye bunu yazdın, şöyle yazsaydına » gelen, okur konumunu terk eden, kendini eserin yapıcısına ikame eden bir ortaokul münazara anlayışı. ya da yazanına yapanına övgü sövgü… bıktırıcı ve hiç bir anlamı yok…
ry: evet bunu yapmalıyız. bunu nasıl yapabiliriz? bunu yapmazsak kupkuru kalıyoruz. cok haklısın. bizdeki eksik olan kısım bu. ruh var.
sd: nasıl, nasıl, bir yol bulmalı, bir araç yaratmalı… daha çok kişi bunu birlikte düşünmeli…
tam olarak ne tür bir bağımsızlıktan söz etmek istiyoruz? başıbozuk bir ürünler kataloğu değilse ne? yahut ürünler kataloğu ise, tam bir aktaran eksiksiz aktaran olarak yani, eseri , eserle yapıcısının psikolojisini de aktaran ve yeniden üreten bir yol?
ry : “ben okur olarak ürünle başbaşa kalmak istiyorum, üreteniyle değil” diyen bir çoğunluk var bir yandan, üreteninin öldüğü bir zaman dilimini düşün, öte yandan. bachibouzouck bir yandan üretenlerine ölmüş gibi davranıyor, öte yandan ölmemiş gibi. birinci kısım ürünler kataloğunu, ikinci kısım ise canlandırmaya çalıştığımız o uzun parantezi…
arkadaşlara anlatmaya çalıştığım şu örneğin, -kendimi yamyam gibi hissediyorum tabii bunu söylerken- kapıdan çıkarken kafanıza bir saksı düştü ve bundan sonraki hayatınızı bilincinizin yerinde olduğu ama hiçbir şey yapamadığınız bir tür bitkisel bir hayatta geçireceksiniz, bak öldürmüyorum da örnekte; şahit yazarak acı çektiriyorum. o ürettiğiniz iki şiir, üç fotoğrafla kalacaksınız. neticede kurt kobeyn ya da cimi hendriks değilsiniz ki! -onların da daha üretecekleri ne kadar çok şey vardı kim bilir!-
hayat kısa yol uzun. mesaj, bu kadar!
sd & ry : ya siz? ya siz ne düşünüyorsunuz?


