“Şöyle bir 15 yıl geriye dönüp hayallere daldığımda, sinemacıların deyimiyle ilginç bir ‘resim’ geliyor gözlerimin önüne: Bebek’te Şadırvan’ın, denizin tam üstünde kaptan köşkü gibi havalı ve sakin barı.aylardan mayıs olmalı. Henüz yazlık bar mevsimi tam başlamamış, akşamüstü olmasına rağmen ortalık tenha. Karşıda uzak planda, Kandilli ve Küçüksu sırtları erguvanlar içinde. Barın ahşap tezgahı üstünde iki votka kadehi ya da cin, ne bileyim. İçinde bol buz, yeni çıkmış ve getirilmiş Bodrum mandalinasından iki yeşil dilim ve birer küçük nane dalı. Martı sesleri ve Karadeniz’den ırıptan dönen balıkçı motorlarının uğultusu.
… Ve bara tünemiş susan iki sıkıntılı adam: Turgut Uyar ve Edip Cansever. İkisi de içkilerini yudumlarken Avrupa’da oturup Asya kıtasındaki erguvanlara bakıyorlar ve şiiri düşünüyorlar.
Onlar yirmi dört saat şiir düşünürlerdi.
Günümüzün çeşitli yaşlarda, çeşitli alanlarda yaşayan sanatçılarını sizlerle birlikte daha yakından tanımak, onlara bir küçük selam göndermek amacıyla icat ettiğimiz bu sütünları, birden bire ‘Ölü Ozanlar Derneği Lokali’ne çeviren bu ısrarlı resim nereden çıktı? Sadece sevgili Handan Şenköken ‘Bu hafta Turgut Uyar’ı anıyoruz’ dediği için mi?
Sanmıyorum. Nedenlerden sadece biri bu. Ya da unutuşa isyan? Belki.
Ama hiç kuşkusuz asıl neden, hem şiirin hem de yaşamın kıyılarını yalayarak uzun bir yol kateden ve sonunda ölümün uçsuz bucaksız denizine açılarak kaybolan bir dostluğun kendisi. Bu yüzden hiç umulmadık zamanlarda, bir nedeni olsun olmasın, hatırlıyorum ikisini de.
Edip de Turgut da çok eski dostlarımdı.
Kapalıçarşı’da, Halıcılar Bedesteni’nde, bir antikacı dükkanının kemerli ve daracık üst katında, tepedeki pencereden süzülen solgun bir ışığın altında, oymalı bir ceviz masaya eğilmiş, şiir yazdığı ya da nadir çevirilerinden Eliot, Thomas, Pound okuduğu yıllardan tanırım Edip Cansever’i. Turgut’u ise Terme’den Ankara’ya geldiği, çok yakışıklı ve üniformalı, ama içi sivil bir subay olduğu yıllardan.
Elbette Turgut Uyar’ın şiiri söz konusu olduğunda, benim söyleyebileceğim, yazabileceğim şeyler, örneğin bir Füsun Akatlı’nın, bir Mehmet H. Doğan’ın daha önceki yıllarda yaptıkları son derece yetkin değerlendirmelerin yanında yetersiz kalır. Ama ben onun en yakın şiir arkadaşı Edip Cansever’in şu sözlerinden cesaret alıyorum:
“Anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerinden biridir yalnızca. Dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki bu yarı saydam dizilişi bir bir soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız. Denilebilir ki en diplere inmeyen okurlar bile rahatlıkla tat alabilirler onun şiirlerinden.”
Bu tadı, ben daha lise öğrencisiyken okuduğum, ‘Arz-ı Hal’de ‘Papatya gibi yalnızdı, kuşyemi gibi yalnızdı…’ dizesinden nasıl dolaysız biçimde aldıysam, hem beynim hem de ondan sonraki otuz yılımızda, almaya devam ettim. Şiir kitapları başucumdan hiç eksilmedi. O, son şiirlerinden birinde, şu dizeleri yazıncaya kadar:
“… Yalnız bir bahar akşamında
Akşamın kendisinden başka
Nereye varabilirim ki
Hangi erince hangi hangi
İşte ne varsa bu
Bütün elimdeki avucumdaki…”
Tıpkı Edip gibi Turgut da, kişilik olarak çocuksu yanlar taşımasına karşın erişkin (adulte) bir şairdi. Ama sala ‘adultére’ değil. Ne kendine ihanet etti ne de şiirine. Şiirin, ülkenin, toplumun, yeryüzünün ve genel olarak yaşamın tüm gerçeklerinin farkındaydı. Hem yaşamla iç içe, hem de biçimiyle, edasıyla, yenilikleriyle, dil özellikleriyle yaşama eklenen bir şiirdi onunki. Dünyanın kıyısında değil, ortasında değil, ama gene de kuşbakışını koruyarak oturur; herkesle, her şeyle ilgilenerek kendi şiir kozasının ipliğini örerdi.
Şiirdeki tüm ustalığına karşın, ‘ustalığa’ izin vermezdi. Ne güzel yazıyordu şu satırları, yıllar önce ‘Efendimiz Acemilik’ başlığı altında:
“Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz, yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız.
Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunlar yeni biçimlerle söylemelidir.”
“Belki de asıl ustalık budur,” diyordu bir başka yazısında, “her zaman acemi olmayı bilmek.”
Turgut Uyar, çağdaş şiirimizin büyük ustalarından biriydi..
Bir süre Ankara’da yaşamasına karşın Turgut Uyar da tıpkı Edip Cansever gibi İstanbullu bir şairdi. Bu saptamayı, çeşitli çağrışımlar ve anımsamalarla çoğaltabiliriz. Hem kendi toplumumuzun ve yeryüzünün kültürel geçmişinin farkında, hem de onu yenilemeye hazır bir ‘kentli’. Ne çarıklı uyanıklığı vardı, ne taşra aceleciliği ne de gelenekçiliğin dar kafallığı. Bir kültür kentinin, yüzlerce yıldan süzülmüş inceliklerini taşıyan o hem yalınve açıksözlü, hem zengin ve karmaşık çizgilerine, sesine sahipti.,nedense, hep onu Edip’le birlikte bir Boğaziçi manzarasında, sıkıntılı, ama düşmanca olmayan bir yüzle, susarken, şiir düşünürken anımsıyorum. Bu yüzden, onlar Şadırvan’ın barında, buzlu kadehlerinin buğusu ardında ağır ağır kaybolurlarken kulaklarımda Edip Cansever’in Turgut Uyar’ın ölümünden sonra yazdığı şu dizeler çınlıyor.
“… Dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
Bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik
İki tek votka içtik varmadan Aşiyan’a
Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
Az sonra kalkıp gitti o
Kalakaldım ben oracıkta
Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
-garson! Bize iki tek votka daha…”
Onat Kutlar
iç/in “Şiirde Dün Yok Mu” , Can Yayınları, 1.b, 1999, s.117-120


