ömrüm ömrüm cik cik cik

niçin ürküyorsun uçuşuna konarım diye hani paylaşmak vardı al! bu kanat vuruşu senin bu da senin   abin gözlerimi pençeleyecek rengim o biçimmiş kırlangıç diye yutturuyormuşum kendimi yelim bile değemezmiş eteğine hop! hop! pike...

gitti gideli

komşumun köpeği havlayınca gecenin tüyü ürperirdi   hey dediğimde homurtusuyla havayı yuvarlaya yuvarlaya göbek salmış yalnızlığımı dağıtır   tasma bağlatmaz zincire diş gösterir gülümsediğini sanırdım o zaman   işler ters gitmeye başladı yakınmamı duymuş gibi cırnaklarıyla çize çize doğrultmaya...

çelimsiz beyaz

masa örtüsü, öbür taraftan tutanla ya uçurumdur ya da sofra elli   tabak çatal bıçak baharatlı sözler yudum yudum bakışlarla hayallerimizin dibini yakarak şiir paralamak da var: “biriciktir kanatsız sevda uçamaz, düşer...

efsane

omzunda yörük heybesi nakışı yürüyüşüne vurmuş bir gözü yumuk körlemesine bir gülümseyiş dudaklarında   Kozan çarşısı Sazıyla Karacaoğlan Dadaloğlu nice yiğitler görmüş Yaşar’arak dağdan İnce Memed inmiş Yaşar Kemal karşısına diktiğinde beni yirmi...

kara tren

koşarak baktım trenin ardından yetişemiyordum soluk soluğa uzayarak   yanağımda ayrılışın bıraktığı öpüşün ağzı dolanıp durdu yüzümü, saçımı, boynumu dizlerimin dermanını buhardan önüm yoktu körlemesine buhara, çuf çuf böğürmesine tututuna tutuna tökezleyerek omuzlarım düşük kalakaldığımda arandım istasyonun çan...