DOĞUM: İMREN!
1943 yılında komşumuz Feride Abla bir oğlan çocuğu doğurmuştu. Karaburun’a leylek uğramadığı için, çocukları anneleri getirirdi dünyaya. Nusret çok güzel, çok şirin bir bebekti. Ne zaman onu sevmeye kalksam, ablası Gülten engel olur:
“Elleme çocuğumuzu!” diye bağırırdı. “Ellerin temiz mi bakalım? Çok istiyorsan söyle annene, sana da bir bebek doğursun!”
Her seferinde ağlayarak dönerdim eve.
“Ne oldu, düştün mü yoksa, her yerin yara bere içinde, neden ağlıyorsun?”
“Gülten bebeği sevmemi istemiyor. ‘Çok istiyorsan söyle annene sana da bir bebek doğursun!’ diyor.”
Annem güldü:
“Baban isteyecek mi bakalım?”
“Babamın istemesi gerekiyor mu?”
“Elbette gerekiyor. O geceyi unutabilir miyim? Seni ikimizin isteğiyle dünyaya getirdik!”
Biraz düşündükten sonra:
“O zaman babama da gider bebek istediğimi söylerim!” dedim.
Babam gülmedi:
“Çocuklar üzerlerine vazife olmayan konularda istekte bulunamazlar!” dedi. “Çocuklar daha edepli olmak zorundadırlar!”
Böylece çocukların bir edepsizlik sonucunda dünyaya geldiklerini öğrenmiş oldum!
Annem benim hatırım için çocuk doğuracağım diye az kalsın ölüyordu. Karaburun’da, orada doğup büyümüş insanların deyimiyle ‘Allah’ın dağlarında’ gözleri az gören yaşlı bir kadının yardımıyla, annem bir kız bebek getirdi dünyaya. Gecenin geç saatlerine kadar:
“Ölüyorum!” diye avaz avaz bağırdı kadıncağız, sonunda sustu. Yatak odasından koridora çıkan komşu teyzeye sordum:
“Öldü mü?”
“Oldu!” dedi. “Lamba şişesi kadar bir kız oldu!”
Az sonra Lamba Şişesi ağlamaya başladı. Susturabilirsen sustur. Komşu Teyze:
“Doğduğunda çok ağlayan çocuk, büyüdüğünde hep güler!” dedi. Büyüdüklerinde insanları neyin ağlatıp, neyin güldürdüğünü anladığımda zaman paldır küldür geçiyordu. Ne olursa olsun, ben bebeğimizin susmasını istiyordum. Sonra yattığı yerden annem bana seslendi:
“Gel de ısmarladığın bebeği gör!” dedi.
14 Mayıs 1945! Bebek, çok isteyip de ısmarladığım bebek! Ne güzel kardeşsin sen? Seni ömrümün sonuna kadar seveceğim!
Ertesi gün, daha adı konmamış olan bebeğin ilk bezlerini kuyu başında ben yıkadım.
“Yeşil sabunla yıka!” diyordu annem. “Saf sabundur, pişik yapmaz!”
Yeşil sabun, güzel sabun, mis gibi zeytinyağı kokan sabun! Küçük kız kardeşimin bezlerini arındırdığın için gözlerinden öperim!
Üç gün sonra İmam Kaşif Efendi kız kardeşimin kulağına eğilerek önce anlamını bilmediğim bir şeyler mırıldandı, sonra:
“Küçük çocuk!” diye fısıldadı. “Senin adını annenin babanın rızasını alarak İmren koyuyorum. Yaşamın boyunca mutlu ol. Unutma, mutluluk sağlığın ön koşuludur. » (Sağlık olmayınca mutluluk olur mu acaba) Annem Sakızlı Leyla Hanım:
“Bir de para!” dedi. “Hoca Efendi mutluluğun kaç para ettiğini biliyor musun?”
Kaşif Efendi anneme ters ters baktı:
“Bu kadınların her şeye aklı ermeğe başladı!” diye düşündü. “Bir lokma ekmek, bir şalvar ne güzel geçinip gidiyorduk. Böyle giderse başımıza taş yağacak, taş!”
DOĞUM: ARDA!
05 Nisan 1961 akşamı İzmir’de çalıştığım işyerinden eve geldiğimde, mahallenin bütün kadınlarının bizim evde toplanmış olduklarını görerek şaşırdım.
“Ne var, ne oldu? Yoksa annem mi hastalandı?”
Annem yanıma geldi:
“Ben iyiyim ama Cavidan kötü!” dedi.
“Nesi var?”
“Öğleden beri kanama oldu. Bir türlü de durmadı!”
Bir hafta önce İzmir’de doğum yapması için eşi onu yanımıza getirmişti. Bazı komşu kadınlar:
“Merak edilecek bir şey yok!” diyorlardı. “Ben de her doğum öncesinde böyle olurum!”
Bir başkası:
“Ya ben?” dedi. “Kanamanın etkisiyle baygınlıklar geçirdiğim bile olmuştur!”
İkincibeyler Sokağının başındaki Selamet Oteli’nde çalışmakta olan Şadiye Hanım’a koştum. Onun birçok tanıdığı doktor vardı. Eşrefpaşa’dan bir taksiye atlayıp Alsancak’ta Dr.Feridun İzmiroğlu’nun evine gittik.
“Biraz sonra çıkacaktık!” dedi hanımı. “Bir davete gidiyorduk. Bizi yakaladınız!”
Doktor Bey bizi getiren taksiyi gönderdi, kendi arabasıyla evimize geldik. İlk işi odayı dolduran kadınları dağıtmak oldu, sonra da Cavidan’ı muayene etti. Daha sonra hepimizi Cavidan’ın duyamayacağı bir yere çağırarak:
“Durum çok ciddi!” dedi. “Hemen hastaneye götürüp sezaryen yapmamız gerekiyor. Bebeği kurtaramayız ama anneyi sağlığına kavuşturabiliriz!”
Annem, babam, ben birbirimizin yüzüne bakarak onay verdik. Feridun Bey bizi yine kendi arabasıyla Başhekimi olduğu Behçet Uz Çocuk Hastanesi’ne götürdü. Hastane personeline emirler yağdırıyor, ameliyathanenin hemen hazırlanmasını istiyordu. Cavidan’ı bir sedyenin içinde benim de yardımımla ameliyathaneye çıkardık. Bana bahçede beklememi söylediler, annem hastanın başında kaldı.
Yaşamımın en zor üç saatini geçirdim o bahçede. Gözlerim ameliyathanenin penceresinde, yüreğim küt küt bir aşağı bir yukarı dolanıyordum. Pencerenin önünden bazı gölgeler gelip geçiyordu ama ışıklar bir türlü sönmüyordu. Sonunda bir görevli:
“Gel girişte bekle, yoksa üşüteceksin!” dedi.
Tir tir titriyor, sonucu merakla bekliyordum. Neden sonra bir hemşire, kucağında küçücük bir et parçası:
“Bu bebeğin babası siz misiniz?” diye sordu.
Bebeğin yüzüne bakmamla tanımam bir oldu. Feridun Bey’in ‘Öldü!’ dediği bebek yaşıyordu.
“Hayır, dayısıyım!” dedim.
“Ömürlü olsun!”
Meğer müjdeyi veren hemşireyi ödüllendirmek adettenmiş ama ben ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Önce annem indi aşağıya:
“Cavidan iyi!” dedi. “Şimdi uyuyor!”
Daha sonra Dr. Feridun İzmiroğlu ve eşi merdivenlerde göründü. Ameliyata doktorun eşi de girmiş, bir hemşire gibi kocasına yardım etmişti. Doktor yanıma gelerek:
“Kardeşinizi kurtardık!” dedi. “Bebeğin yaşayacağını sanmıyorum. Yani umuda kapılmamanız gerekiyor. On gün ya yaşar, ya yaşamaz!” (Aziz Nesin’i gel de anımsama şimdi!)
Cavidan’ın kurtuluşuna çok sevindim ama bebeği kaybedecek oluşumuza üzüldüm. Altı gün sonra Cavidan ve adı bile konmamış bebek, taburcu oldu, eve getirdik. Cavidan her gün biraz daha iyileşiyor, bebek dalgın uyuyordu. Onuncu günün sonunda:
“Bu çocuk neden ölmüyor?” diye anneme sordum. “Ne yaşıyor, ne ölüyor. Gözünü açmadan uyuyor!”
Dr. Feridun Bey’e götürdüğümüzde:
“Hâlâ yaşıyor mu bu çocuk?” diye sordu. “Galiba yaşamak istiyor! Size beslenmesiyle ilgili bir öneride bulunacağım. Bu öneriye harfiyen uyacaksınız, tamam mı?”
“Tamam!”
İki yüz gram yağsız inek sütünün içine, o kadar temiz su ekleyip bir biberonla çocuğa içirilecek. Sütün anne sütü sıcaklığında olmasına dikkat edilecek. Başka hiçbir şey verilmeyecek. Eğer bağırsakları bozulacak olursa, o saat ölürmüş!
Tam bir ay uyuyan bebek bir sabah uyanıp gözlerini açtı. Gözlerini açmakla kalsa çok iyi de, avazı çıktığı kadar bağırıp ağlamaya da başladı. Biberonu ağzına koyunca susuyor, o tatsız tuzsuz sıvıdan üç yudum aldıktan sonra yeniden ağlamaya başlıyordu.
“Ölüyor mu?”
“Galiba ölüyor! Bu kadar ağladığına bakılırsa her yeri ağrıyor!”
Aradan bir ay geçti, bebek ölmedi. Artık adı konmalıydı, babası telefonda:
“Arda olsun!” dedi.
Adı da kondu ama ağlaması sızlaması bitmedi. Bir gün annem Cavidan’ı ve Arda’yı alıp Çeşme’ye anneannem Sakızlı Terzi Fatma Hanım’a götürdü. Çocuk yine susmuyor, aralıksız ağlıyordu. Anneannem cuma günü:
“Siz çocuğu bana bırakın, biraz gidip akrabaları dolaşın!” demiş. Onlar evden çıkmışlar ama çocuk durmadan ağlarmış. Yaşlı kadın kalkıp nişasta ile bir lapa yapıp çocuğa yedirmeye başlamış. Arda neredeyse küçük çay kaşığını bile yutuyormuş. Bir iki saat sonra eve dönen Cavidan ile annem, bakmışlar ki çocuk mışıl mışıl uyuyor.
“Hayırdır İnşallah!” demiş Cavidan, “nasıl sustu bu çocuk?”
“Okudum, üfledim!” demiş anneannem. “Bir de tütsü yakıp koklattım. Besbelli bu çocuğa nazar değmiş!”
Anneannem ertesi gün yine bizimkileri gezmeye göndermiş. Onlar kapıdan çıkarlarken koşup ocağı yakmış ve cezvenin içinde pişirdiği nişasta lapasını biraz soğuttuktan sonra yine çocuğa yedirmiş. Karnı doyan çocuk az sonra yine mışıl mışıl uykuya dalmış.
Üç gün sonra yaşlı kadın Cavidan’ı karşısına oturtmuş:
“Bak kızım!” demiş. “Böyle yüz gram süt, yüz gram suyla olmaz. Bu çocuk açlıktan ağlıyor. Siz görmeden ona nişasta yapıp yediriyorum, karnı doyan çocuk uyuyor işte!”
Annem:
“Doktor!” demiş, “doktor verdi bu tarifi. Yoksa bağırsakları bozulur, ölür dedi!”
“Siz doktorların her dediğine bakmayın!” demiş anneannem. “Kendileri kaç çocuk doğurup büyüttüler acaba?”
Üç ay sonra Arda üç kilo oldu. Şimdi ise seksen yedi kilo ve zayıflayabilmek için yoga seanslarına gidiyor. Bir doksana yakın boy, kocaman bir göbek ve her davranışıma dil uzatan bir çok bilmiş!
“Dayı!” diyor bana, “sen artık et yememelisin. Tereyağı, sakatat zinhar yasak. Ekmeği de azaltmanı söylüyoruz ama bir kulağından girip ötekinden çıkıyor!”
Bana akıl vermeye çalışan kişiye bakın siz! Oğlum, ben seksen yaşımdayım, boyum bir yetmiş iki, kilom altmış iki. Çeşme, doğal ortamda yetişen ot cenneti. Radika salatasına bayılırım. Şevketibostan, arapsaçı, pırasa, gelincik, kuşkonmaz ve sarmaşık ! Yıllar var ağzıma kuzu eti koymadım. Bazen oğlak eti alıyorum ama boğazıma diziliyor. Analarının çevresinde zıp zıp zıplayan oğlakları çok severim. Sigara hiç içmedim, rakıya ortam olursa, iki yudum koşuluyla ‘Hayır!’ demem!
Haydi, sağlığınıza kaldırıyorum kadehimi!



