Dünyevi şiirin dili daima ilk anlatanındır. Dünyevi şiir bir aktarmadır. Aktarılanın ciddiye alınışıdır.
Şiirsel maddecilik dedikleri (dünyevilik) basit bir üslup sorunu değildir. Yani BASİT bir üslup sorunu değildir. Belirli bir yazım tekniğiyle anılamasa da, ama her halde aktarılanın bir ciddiye alınışıdır. Nesnelerin ve nesnesiyle bağlarından kurtulmuş ideal sözlerin sürekli çatışmasının gizlenmediği, çelişkinin içtenlikle açık edildiği her dilde yazılır.
Bir metni ilerici veya gerici yapan şey nedir? Bana kalsa, nesnesiyle zorunlu bağlarından kurtulmuş “aşırı serbest” her düşünceye Ulus Baker’in dediğini derdim: “zayıf düşünce”. Düşünceden (insandan) büsbütün koparılmış nesneye ise “zayıf nesne”. İster zayıf düşünceyle isterse de zayıf nesneyle yazılmış olsun, tüm zayıf metinlere de gerici…
Zayıf nesne , zayıf düşünce; en çok kültür dünyasından türetilir. Yolunu orada bulur. İster saf nesneye yönelmiş olsun ister saf düşünceye, her durumda “halisanelik” peşinde koşan bir hisler, kurmacalar dünyasıdır. Böyle bir “bilmiş anlatı” olarak şiir çok itici olabilir, bir şey anlatmazsa da çok sıkıcı.
Yani dünyevi şiirin dili; Nazi propagandacısı Goebbels’in yüksekten atan; “kırdaki dilimiz bir yalandı. Berlin’e, dört milyon canın metropol ritmiyle atıp durduğu yere geldiğimizde, kahve gömleklilerin dili, anlamını bile bilmedikleri bir konuşmayı tek kelime sektirmeksizin köşe başlarında konuşabiliyorlardı artık”) dediği dil değil, De Te Fabula Narratur’un (Anlatılan senin hikayendir!) en esaslı temelini ortaya koyan başka bir “dil”.
Lenin buna, açıkçası “rasskaz” (aktarma) adını verir. Rasskaz ; “yüz yıla yakın bir süre önce, yalnızca yeni yılın değil, yeni yüzyılın “anında”, 1900 yılının Mayıs’ında Harkov fabrikalarının işçilerinin “anlatıları”nın bir “ciddiye alınışı”dır ve Lenin bunu iki anda gerçekleştirmeyi önerir: İşçilere “kendi gerçeklerini anlatma” şansını tanımak. Sorun, ne bir hakikatin keşfi, ne de, sonradan olacağı gibi, bir tür “konuşmaya izin vermek” sorusudur. Marksist el kitaplarının öğütlediği “bilgelik”ten ne kadar da uzak! O noktada “sınıfın ikinci anlamı”na, insanın “kendi hikayesini anlatması”na geçiyoruz. Ve anlatılacak şey, yoksulluktur elbette. Ama, -yine elbette- tüm çağların yoksulluğu, kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olarak, modern insandaki tartışılmaz sararıp solma olarak yoksulluk. Oradaki “anlatı” tartışma bile değildir (Siyaset Meydanı ya da sol bir partinin olağan gündeliği). Marx’ın ve Lenin’in “bilgeliği”, duyulmayan sese kulak vermek değil, onu görünür kılmak, evet, duyulur bile değil, “görünür” kılmaktır. Lenin’ci rasskaz, öyleyse bir “aktarma”dır.”- (U.Baker, Marks’ın Bir Çift Sözü Var)
Lenin böyle yapmışsa, o halde Leninist şiir diye bir şey de vardır ve de bu dünyevi şiirdir. “Herkese kendi gerçeklerini anlatma şansı tanımak, en az bir kez apaçık olma”. Bir fahişeye, bir işçiye, rençpere, terziye, ihaleye fesat karıştırana, istihbaratçıya, keskin nişancıya, hizmetçiye (Nana-Sebastian Silva filmi), bir köpeğe… Yıllar önce tek kelime Fransızca bilmediğim halde Fransız Kültür Merkezinde bir film seyretmiştim. Adı fransızca “köpek” ti. Köpek film boyunca üç sahip değiştirdi; yaşlı kadın, çocuk ve bir neo-nazi. Sakin ve iyi huylu bu köpek, üçünün bacaklarına da her bakışında aynı şeyi gördü; aniden ağaçtan havalanan etine dolgun kuşlar. Sonunda naziyi yedi. Köpek için rastlantıydı, yönetmen için iyi tesadüf. Yönetmenin bu kadarını uydurmaya hakkı vardı elbet, çünkü Nazi’yi yesin istedi. Ama bu filmi belgesel değil de sanat filmi yapacak tek şeyin yönetmenin uydurduğu son kare olduğunu ileri sürmek, köpeğin doğasını ihmal etmek, bana kalsa art-izlik sayılırdı, gericilik yani.
Bir de şu faydası var: “Anlatıların ciddiye alınışı”, şairlerin de birbirini ciddiye aldığı bir dil ahlakının yeniden kurulması olur belki de.
Slavoj Zizek bir söyleşisinde, bugün televizyon tartışmalarının ayağa düşürerek sıradanlaştırdığı dilsel ahlak anlayışının, geçmişte “en sapkın en baskıcı rejimlerin içinde bile korunduğunu ileri sürmüş. Bunu da rahmetli Baker’in aynı makalesinde okumuştum: “Muhalif söylemlerin aşırı ölçüde ciddiye alınışı ve baskıcı kovuşturmalara uğrayışı”, misal etrafı şiddetle örülen bir Nazım Hikmet – Yahya Kemal savaşı, “günümüzün, metalar dilinin hiyerogliflerine terk edilmiş “konuşma özgürlüğü” retoriğinden çok farklı bir “dil etiği”nin”, bir karşılıklı ciddiye alışın söz konusu olduğu, kendi yazdığıyla daha hemhal bir kültür dünyasının var olduğunun kanıtıydı, demiş.
TBMM tutanaklarında gördüğüm şu acayiplik: galiz sataşmaların hep CHP-AKP arasında yaşanması, BDP’liler kürsüye çıktığında ise izleyenlerin yüzlerinde beliren külyutmaz gülümseme sayılmazsa, sözün hemen hiç kesilmemesi, hesabın başka bir yerde zaten görülmekte olduğunun ve hesabın sözün kesemeyeceği ölçüde kesinliğinin kanıtından başka nedir? Şüphesiz “bu dünya” artık Çetin Altan’ın konuşurken sopalandığı eski dünya değildir. Zaten konuşma özgürlüğünün insana konuşmanın tam da önemini kaybettiği bir zamanda bahşedilmiş olması düşündürücüdür. Rafine zevklerin ve iyi eğitimli kimselerin sınıfsal aidiyetlerinin kesinleştirildiği, aşağıdan gelen yaratıcı tesadüflerin hemen bütünüyle ortadan kalktığı bir zamanda, sanat özgürlüğünün tanınmış olması da.
Ahmet Güntan’ın, kendine bir kardeş bulmanın imkansız olduğu dünyası, kendine bir düşman bulmanın da imkansız olduğu aynı kültürün dünyasıdır belki.


