Dünyevi şiirin dili “yazıların dolaşım dili” değildir. Yaygın dolaşımdaki bu dil, şairlerin birbirleriyle konuşurken zamanla uydurduğu bir şeylerdir: Yapısöküm, aksak dil, eksik dil, Robopoetika, elektrik hezeyan… Dili boş verin.
Aşağıdaki yazı, arkadaşım M’nin önceki sene Heves Şiir-Eleştiri dergisinin hemen tüm sayılarını bana kargoyla göndermesinden hemen sonra ilk okuduğum ve derginin XIX. sayısında yer alan “Bölük Pörçük Ozan Yapısökümüne Uğruyor. Potansiyel Bir Robopoetika Hakkında Gözlemler”(*) adlı makale ile ilgili o tarihte yazmış olduğum mektuptur.
Makale, RACTER adlı bir bilgisayar programının ürettiği, şiir ve düzyazılardan oluşan “Polisin Sakalı Yarım Yapılmış” adlı bir kitap hakkındadır.
(Çevirmenin notundan): “1984 yılında Newyork’da basılmıştır. Yazar ve bilgisayar programcısı olan William Chamberlain (Thomas Etter’le birlikte) Racter adlı program üzerinde beş yıl çalışmıştır. Chamberlain, böyle bir işe niçin giriştiklerini kitabın önsözünde açıklarken şunları yazar: “(…) Bir bilgisayarın kendi etkinliklerini bize bir şekilde iletmesi gerektiği olgusu, bilgisayarın, ortak bir dil etrafında, deyim yerindeyse “kendi başına” yolunu bulabilmesini sağlayabilecek bir program oluşturabilme olasılığını akla getirdi. Bu iletişimin ayrıntıları, bilgisayarın aslında bir şeyler iletiyor olmasından daha az önem taşır. Bir başka deyişle, bilgisayarın söylediği şey, bunu doğru biçimde söylüyor olmasının yanında ikincil bir önem taşır. (…) Bunları düşündüğümüzde şu soru ortaya çıkar: bir bilgisayarı “hiçbirşey” hakkında hiç durmadan ve mükemmel bir İngilizceyle niçin konuşturalım ki? Bir bilgisayarı, hiç kimsenin onun ne söyleyeceği hakkında hiçbir ön bilgisi olmayacak biçimde, niçin düzenleyelim ki? Niçin? Cevap basit: çünkü böyle bir programın ortaya çıkardıkları büyüleyici, nükteli, hatta estetik yönden hoşumuza gidecek olabilir. Yazı, yazarın gerçek ve hayal ürünü deneyimlerinin iletilmesidir. Bize ne kadar çılgınca gelirse gelsin bu ölçütü ortadan kaldırdığımızı düşünelim: insan deneyimine hiçbir biçimde bağlı olmayan “yazı” nın üretimi için ortam hazırladığımızı düşünelim. Neye benzerdi bu? Aslında böyle bir şeyi tasavvur bile edebilir miyiz?…” *
(*) Christian Bök /Çeviren: Akın Terzi
Sevgili M,
Önce bütün içtenliğimle sana söylemek isterim ki, ben Oilupo’yu anlamayan biri değilim (ve onun Racter’i bizden üstün bulup beğendiğini de). Hele ki onun demeye getirdiği gidişatı(açıkça yazgıyı) elinin tersiyle kolayca itebileceğini sanan hayalci biri hiç değilim. Oilupo’nun Racter hakkındaki tüm sözlerini bir bakıma ben de onaylıyorum. Ama onu mantıki sınırlarına götürülmemiş bir düşünce olarak da eksikli ve biraz da ürkek buluyorum (korkak, bazen de sinsi). Racter’ın en üstün yanlarını da asla görmezden gelmiyorum, ben sadece… Racter’in aşağıda basitçe dizmeye çalışacağım bu üstün yanlarının, ancak kutsal kitaplarda ve peygamberlerde rastlanacak türde olan şu harika (!) yaratıcı şuursuzluğunun yani, dünya hakkındaki bilgisizlik ve idraksizliğin imgelemi coşturan o büyüleyici vasfının, dinin ve şiirin kaçınılmaz olarak ortak ve kimi çağlarda da birbirine rakip olmuş olan yazgılarının da… Evet bunların da açıkça konuşulmasından yanayım.
Bizden iki yüz yıl önce bazı seküler kimseler dinin yerini şiirin/edebiyatın alabileceğine kendilerini hayli inandırmış olabilirler ve de bu olabilirdi sahiden din paranın tanrısıyla ve böylece her şeyle bu kadar uzlaşmayaydı. Ama olmadı ve biz bunu şimdi cılız okur kitlemizle enikonu öğrenmiş bulunuyoruz. Demeye getirdiğim, şiir büyük ölçüde –ve her zaman- zaten mistikti. (Bilhassa şu Platon sonrası… Üstelik Homer hurafeci diye Atina’dan kovulduktan sonra niyeyse şehirde hurafelerin sayısının daha da arttığı söylenir)
Şairler şiirlerini uzun zamandır felsefenin de içine düştüğü büyük bir bilgisizlikle (bilinçaltıyla maltıyla değil düpedüz bilinç-dışılıkla) yazıyorlar ve bu akıl yitiminin sebep olduğu söz yitimi de uzun zamandır zaten büyüleyici, kutsal kitaptaki söz yitimi kadar olmasa da.
Racter’a gelince; benim fikrime göre Racter, Oilupo’nun öne sürdüğü gibi, geleneksel metafiziğin alt üst edilmesi yahut yıkımı değil. Tam tersine ve aynı nedenle (şuursuzluk, dili durduracak hiç bir düşüncenin ya da dünyevi bağlanmanın onda bulunmaması, ileri derecede düşük ketlenme yani)… Evet tam tersine ve aynı nedenle, Racter bu metafiziğin kusursuz bir yeniden üretimi bana göre.
Öyle ki onun, metafiziğin sonu değil ama varıp vardırılabileceği tek mantıki sınır, metafiziğin alabileceği en kusursuz biçim olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Racter bana ne metafizğin sonunu, ne de hüner manyaklarının sızlanıp durduğu gibi diyelim konvansiyonel (demişsin) “geleneksel şiirin” sonunu gösterir. Çünkü o zaten geleneksel olandır. Racter bize yalnızca şiirin “salt şiir” olarak işe başladığı o berbat konvansiyonu, tam olarak tarihte uykuya geçme anını, yani şu Nietzsche’nin bahsettiği “tragedyanın sonunu” en yetkin biçimde yeniden gösterir (Burada Nietzsche’nin bu düşüncesinden çok etkilendiğimi, ama yine de tragedyayı budünyalılık/dünyevilik olarak anladığımı itiraf edeyim).
Yazıda geçen modern Oiluposluya göre Racter’in “insan şaire” üstünlüğü nerededir? Makalenin yazarına göre;
İlkin bunu bilmeden ya da istemeden yapmasındadır. Böylece açıkça öngörülemez, olağanüstü, ani ve ele geçmezdir.
Ama bu öngörülemezlik büyünün/metafiziğin şiddetini azaltır mı? Aksine artırır gibi. Geleneksel şiirin klişeleştiği ölçüde artık herkes için yapamadığı kadar hatta.
O halde “uykusunda konuşan biri gibidir” Racter (uykuya geçme anı demiştim). “Sözdizimsel ortodoksi”, “anormal ifadeler” (gerçek bir hastalığın mesela şizofreninin dahi sebep olamayacağı kadar sınırsız bariyersiz bir aykırılık), ”yumurtlamak” (zamansızlık)… Ve nihayet “eşsiz yazın kuramı” (beş bin yıllık eşsiz yazı kuramı -yıl sayısını da attım – ve de bu kuramın kendisini dayandırdığı “metafizik” okur. “Okur dediğimiz şu insan’ın fizikötesi tabiatı”- öyle olsun, adı tabiat olsun- aksini ileri süremeyeceğim kadar uzun sürdü bu tabiat.)
İkincisi; “Racter zihni olmayan bir kişiliktir”. Zihni yok ve bu yüzden de düşük ketlenmenin bütün nimetlerine sınırsızca açık ve Huxley’nin meskaliniyle kıyaslanamayacak ölçüde yaratıcı.
Ama Racter bir “kişilik” midir? İşte buna itiraz etmek geldi içimden.
Racter kişilikten tabi ki de yoksun biridir, makalenin yazarı bunu gözden kaçırmış olmalı. Bu çok önemli, çünkü bu şahsiyetsizlik açıkça onun en üstün yanı. Her türlü serüvene açık, her şeye müsait olan… Hayır ama serüvene açık diyemeyiz aslında, sadece her şeye müsait… Çünkü serüveni yapan yine de kötü talihtir (kim demişti?). Kötü talihten yakayı sıyırma becerisi. Racter’ın ise iyi ya da kötü ne bir talihi var ne de ondan yakayı sıyırma becerisi. Artık salt “sözdizimsel” bir serüvenden bahsettiğimizi söylemenin tam zamanı. Bunu gerçek bir serüvene üstün kılansa elbet Racter için olup bitenlerin hiçbir risk taşımaması. Rizikosuzluğun iyi yanı ise gelecekte Racter’da asla ketlenmeye sebep olmayacak geriye doğru bir kaygı, “kötü hafıza” yaratmayacak olması. Çünkü “kötü hafıza” yaratıcı bir sözyitimine değil, sık sık sözün büsbütün yitimine, hatta şairin şairliği terkine bile sebep olabilir ki, Racter yazmaya devam edecektir. Burada Melih Cevdet’in hafızasız ve mutlu Raziye’sini içimizdeki en üstün, ideal kadın olarak anmak isterim, bunda da gerçekten ciddiyim. Ama Raziye diye biri yok tabii.)
Üçüncüsü; “kafasının olmayışı (asefali) yazılı ürünün ortaya çıkarılmasında yazan öznenin temelde önemsiz olduğunu ortaya koyar” lafı.
Yazarın ihtiyariliği ki, bu da bana yazının şiirin ve başka her şeyin anonim/sahipsiz/ olduğu güzelim zamanları hatırlatır. Söz konusu olan Racter isimli şiir otomatıysa, o gerçekten de “yazışındaki -gerçeği- gizleyemez, yazışı hakkında kaçamak cevaplar veremez, kendi kurnazlığından ve ortaya çıkan ürünün rastgele büyüsünden şeytanca zevk alamaz”. Düşünsene ortada bir şiir vardır ama , “özne olma telaşı”, “şair dalaşı” yoktur, şiirin böbürlenecek bir faili yoktur. Herkes bilir ki o salt “keyif verici bir simülasyondur”. Ben bunu gerçekten eğlenceli buldum… Ama söz konusu olan Racter’ın kuramının Racter gibi robot olmayan “insan şair” takipçileriyse… En ideal amaçlar uğrunda Racter’ın kuramına gönül vermiş olsalardı bile… İşler burada biraz karışmıyor mu? İnsan şairler Racter’ın yaptığını mümkün mertebe yapabilirler ama asla onun yapışındaki edasızlıkla değil! (burada Racter’daki edasızlağın adeta bir temenni olarak “insan şaire” yöneltilmiş olması senin de tüylerini diken diken etmedi mi? Ayrıca bu edasızlığın şairane metafiziği altüst etmek şöyle dursun, tam da tanrıya ait olan şu “ilahi edasızlığın” ta kendisi olduğunu düşündüm birden.)
Üstelik ben, senin konvansiyonel benimse düpedüz “şiir” adını verdiğim bu şeyin yol açmış olduğu en berbat sorunun, şairlerin kişisel böbürlenmeleri yahut kibirleri olduğu görüşüne de hiç katılmıyorum. Doğrusu bu böbürlenmeler benim umurumda bile değil, dalaşıp durmalarına da kulak silkeliyorum. Aslına bakarsan onların kibri tarihte gediğine oturmuş tek taşı bile yerinden oynatamazdı. Kibirleri değil de, fakat neden kimse metafiziğin sürüp gitmesine olan katkıları yüzünden şairleri eleştirmiyor ki?
Dördüncüsü: “aslında şiir kendini yazabiliyorsa, şiir yazmak için niçin şair arayalım ki?” lafı;
Mağdur olan okur açısından sorumlu bir merciinin bulunamaması yine de bazı hallerde can sıkıcı olabilir. Geçmişte ve halen “kendi kendini yazan politik metinler” yüzünden ölüp giden insanlar olmuştur muhakkak. Bir otomatın en şüpheli yanı da yazdığından geri basma yeteneğinin bulunmamasıdır herhalde. Kendini yazan hikayeler yüzünden alkolizme yahut intihara şuna buna dadananlar da olmuştur. Charles Bukowski bir röportajında yazdıklarının kendi gerçek yaşamıyla hiçbir alakası olmadığını itiraf etmişti ama nelerden sonra? Ayrıca içtenlikle sana söylüyorum ki, kendini yazan bir şiiri yakından tanıdım ve de böyle bir simülasyon “sosyopatın kusursuz insanlık maskesi” kadar iyi iş görür, şairini ara ki bulasın!
Ara ki bulasın demişken, Racter’ın yumurtladığı acaip laflardan biri : “Kuramcılar meçhul bir biçimde kaçıktır.” Neden “meçhul”? Meçhul müdür ki bu kaçıklık? Sözgelimi Michel Foucault’nun kaçıklığı en ufak tıbbi detaylarına kadar bilinir. Yahut Van Gogh’un kulağını kestikten sonra resminde artan olağanüstü büyüleyiciliğin sırrı nörologlar tarafından çözüldü… Ya da Dosteyevski’nin sara nöbetleri… vs. Ama ne yazık ki konu sırf kaçıklık değil işte, konu daha çok onların keçileri kaçırmış olma “nedeni”, bu dünya yani. Ve de bundan sonra da bu dünya yüzünden keçileri kaçıran pek çok kimse olacaktır, ama hiçbirisi diyelim Dosteyevski gibi kaçıramayacaktır (deneyimin biricikliği). Ama Racter robotu gibi kaçıranı çok olacaktır (deneyimsizliğin yayılması). Neyse, diyeceğim, rastgele söz dizimine eklenmiş bu yersiz sözcük, “meçhuliyet”, olmadık bir biçimde bilinmez yaratmaya yönelik iş görüyor. Bence Racter işte bu yüzden apaçık büyüleyici ve metafizik Geleneksel yazarlığın metafiziğini altüst etmek şöyle dursun, bütün yaptığı bu ucubeyi bilgisizliğiyle yeniden hortlatmaktan başka ne? Şairanelik neydi ki allasen ?
Tanıdığım bir sosyal hizmet uzmanının madde bağımlısı çocuklarla ilgili şöyle bir gözlemi vardı: “…düşünceleri hızla ve rastgele yer değiştirir- gerçekte hiçbir görüşleri yoktur-düşünceleri daima ve içtenlikle her yanadır. Onların bu tutumu için salt bir hayatta kalma uğraşı diyebilirim. Arkadaşım anlatırken ben serüven dolu bu kimseleri aklımdan geçirip sempatiyle gülümsüyordum. Ama arkadaşım tehlikeli sonuçlarına çok fazla maruz kaldığından yahut kalanları gördüğünden olsa gerek, bu duruma hiçbir estetik haz, alay yükleyemiyordu. Ya da Dosteyevski’nin kardeşine yazdığı mektupları hatırla; kahramanlarını hiç de ironik ya da gerçek üstü bulmaz o, büyük bir ciddiyetlilikle ne türden gerçek gözlemlerin ürünü olduklarını anlatır durur. Okurda haz yaratan budur. Racter’da ise bir boş gösteren olarak bu türden bir ciddiyetliliğin esamisi okunamaz, çünkü ciddiyetlilik budünyayla bağlantılılık demektir. Bu bağlantı arttığı ölçüde düşüncedeki aksama ve kayıplar da haliyle artar, hazzı veren bu türden gerçek aksamalardır. O halde Racter’ın yazdıklarında bir olağandışılık gözükse bile, gerçek bir aksama yoktur.
Racter’ın ilham yerine “protez” kullandığı ise saçma bir söz gibi, çünkü ilham denilen şey şu yunandaki ilham Musaları idiyse eğer, tanrısal vergi diyelim biz buna, bugünün dünyasında ilham zaten olsa olsa Racter’ın raslantı tanrısına denk düşerdi ki, ne sıkıcı bir tekrar.
Bir de Racter otomatını satın alan bir psikiyatri kurumundan söz edilmiş yazıda. Şizofreni hastalarıyla konuşması gereken tıp öğrencilerinin eğitiminde kullanılmak üzere, bu da epey aydınlatıcı, çünkü;
Burada Racter’ın ortaya koyduğu söz yitimi elbette deliliğe ait değil, Racter deli filan değil. Racter’ınki deliliğe ait söz yitiminin taklididir, ruhbilimsel bir simulasyon yani. Böylece esasen kuralsız bir mantık, yahut rastlantısal bir biçim de yoktur ortada… Gerçekte yoktur yani. « Breton’un tüm gerçeküstücü atıp tutmalarına rağmen kendine sadık kalabilmiş şiirinin » aksine, muazzam bir bir can sıkıcılık var Racter’da. Şiir kumkuması bir mantığın kendini sözde “kuralsız bir mantığın” kuralına uydurması, hiçbir rastlantıya yer bırakmayacak kadar seçilmiş (sınırlı) bir yaşam formunun (diyelim ev-iş), rastladığı sözcükleri rastgele dizmesi. Ama bu rastgelelik de hiç bir şey söylemez bize. Oysa şizofrenin, hayatın delirttiği birinin söz yitiminde mitoslara özgü bir gerçeklik vardır. Çünkü bu aksama, geriye doğru işleyen kaygının (sezginin) itkisiyle birlikte, geçmiş hakkında (insanlık tarihi ve onun kolektif bilinçaltı) ve tersten de olsa daima bilgi verir. “Her bireyin beyin yapısında yeniden ayaklanan, insanlık evriminin bütün ruhsal mirası” vesaire.
Racter’ınki sadece deliliğe övgü. Hem delilik niye övülsün ki, uyduruk bir şey, hamaset bu. Şuurluluk yitiminin ve baskılanmanın klinik olandan daha azına ve kabul görmüş en yaygın biçimine faşizm demiyor muyuz ?
Hayır ama konu asla Baudrillard’ın söylediği gibi “makinenin kandırmacalı hünerine” burun kıvırmak da değil benim açımdan. En azından benim açımdan konunun hünerle, kandırıkçı retorikle, retorikçilikle filan uzaktan yakından bir ilgisi yok Bunlar yazının icadından beri icadı yüzünden belki hep var, olur… Benim Racter’la ilgili sıkıntım bunlardan değil. Şiirde fazladan bir hüner bulup da kalbini hünere kaptıranların tanrıya yakın kişiler olduğunu söylemiştim zaten… Ben sadece Racter’ın fesada uğramış düşüncesinden (düşüncesiz düşüncesinden) doğacak olası bir fenalıktan söz ediyorum.Belki de makalenin bir yerinde hızla geçilen şu “sinyal” ve “simge” meselesi. Racter’ın bağrında uyuklayan ve de her türden, ussal veya us dışı, rüya – yorum teknikleriyle bile değerlendirmeyi olanaksız kılan sinsi buyuruculuktan, tepeden inen yeni bir gökyüzü dininden -ur faşizmden-, bu dünyanın saçmalığıyla tüm bağlantısını koparmış bu yeni zır saçmadan artık ürküyorum ben.
————————————-“Usulca hayal ediyorum uçmayı. İnceliyorum çalılarla bezenmiş
————————————-“otoyolları ve sokakları. Sakince genişletiyor süzülerek yükselişim
————————————-“————————————-“————————————-“farkındalığımı.”
(Yazan: RACTER)
İşte böyle…


