Home revue || dergi || review écrit dinleyici öldü mü?

dinleyici öldü mü?

28
0
“Öncelikle, karşılaştığım, konuştuğum hiç kimsenin, kendisine aydınlatılmayı bekleyen insan muamelesi yapılmasını istemediğini gördüm. Yani, sokaklarda bilinçlendirilecek, aydınlatılacak, uyandırılacak, silkinip kendisine getirilecek insan kalmamış. Bu yüzden 70’lerin, hatta 90’ların insan profiline hiçbir yerde rastlayamıyorsunuz.” (« Tuhaf Zamanlar », Bülent Usta iç. Birgün gazetesi 15.06.2011)

Başlığı Tuhaf Zamanlar’dı. Bülent Usta yazmış bunu. Merakını televizyon yorumcularının gideremeyeceğini bildiğinden… seçimden sonra bütün bir hafta sokaklarda dolanmış. “Başka dünyalar”  demiş. Garlara gitmiş,  miting meydanlarına, sergi salonlarına… ve daha pek çok yere. Konuştuğu kimseler de olmuş.

Evi nerdedir Bülent Usta’nın, evinden yürüyüp de ne kadar uzaklaşmıştır, yolda apaçi görmüş müdür bilmiyorum? (Ben ne kadar uzaklaşsam uzaklaşamıyorum, hep aynı vodafone ve de hiç apaçi göremiyorum. Yalnız kasketlinin posteri Okmeydanı Hafik sokakta. Marketçinin teşhir dolabına tıkıldığı yer daha da uzakta) Neyse… evden çıkmış işte, ama sonra evine dönmüş benim iki de bir döndüğüm yere. Ve de zamanın ruhuyla ilgili şu düşünceyi notuna almış;  

“…Hiç kimsenin, kendisine aydınlatılmayı bekleyen insan muamelesi yapılmasını istemediğini gördüm…”

Sanırım insanın insanı dinlemesi bitti demek istiyor, artık kimse kimseden bişey öğrenemez. Çünkü tek bilmek istedikleri kendilerinde bulunandır: KİMLİK!

Kafamın arkasında  kolej okumuş melodik konuşan (kekemeliğe son çare)  piç suratlı beyaz bir herif taşıyorum. Lap lap  konuşup seni aptala çeviren suserlerden, yarım porsiyon ve de her şeyin sonunu getirmeye merakı var kültürel pozcunun. Gazeteciler  için hazırlanan dağarcık kitaplardan  okuduğundan şüpheleniyorm. Pis herif  orda burada devamlı karşıma çıktığından kafatasımı ev etti (Düşmansızlığa son çare). Neyse,  Usta’nın yazısını beğendi bu, hak da verdi ve de  keyfi yerine geldi;  “ Evet ” dedi, “evet… senin yazı çizi laf dediğin nihayet şuur aşısıdır,  çağımızda insanı ahmak yerine koyan siz dillidüdüklerin de sonu gelmiştir. Bugünün insanı  güdümlemeye kapalı abicim  ve de herkesin aklı kendine yeter çok şükür. Sadede gel kısa söyle… bak Yılmaz Özdil’e .”…  laf buraya uzadı.

Bu İstanbul’da seçim meydanı denen ana arter çıkışlarında, meydanlara açılan sokaklarda, garda ve de sergi salonunda kiminle karşılaşılır ben bilmiyorm, ama istatistiklere bakılırsa kentlerin buralarında seyyar olan on kişiden altısı ticaret bağlantılı kimseler. Parayla birlikte paranın akışı istikametinde o semtten bu semte akan bir takım tıfıl patronlar. Hareket etmelerinin nedeni sırf paranın hareket ediyor olması.  Orta sınıf dedikleri cinsten, sokağın tek efendisi ..haliyle edebiyatın. Felsefenin eski… (Hegel’in Gizli Öznesi, İNSAN!)

Bunlar paradan öğreniyor, paranın gütmediği cümleye kulak silkeliyorlar. Evet KİMLİK seviyorlar, çünkü onun içinden para geçiyor: Trabzonlular hamurgah olur,  Rizeliler  taksici, Çankırılılar kuruyemişçi, Erzicanlılar balıkçı, Nevşehirliler eskici, Ordulular kuyumcu, Eskişehirliler subay, Konyalılar tırcı, Kürtler ırgat-korsancı-mekancı, Karslılar pazarcı, Sakaryalılar futbolcu, Zonguldaklı Kastamonulu kapıcı, Mesudiyeliler paytoncu… İzmirliler piç. Kimlik bir iman mıdır bunlara? Kimlik bir mal’dır, aidiyetse de bundandır. Yarın mülk edinmeyi menetsinler hepsi sabahına müdeccel olur. Şimdiki insan Deccal’in elindedir… uzun reklamlar ezberliyorlar.

Duygularını  bedensel ihtiyaçlarından veya arazlardan ayırt edemiyorlar. Örneğin acı yerine mide ağrısı  çekip coşku yerine iştah ve zindelik duyuyorlar.

Kendilerine ne hissettikleri sorulduğunda sanki bu kelimenin anlamını bilmez gibi görünen yüz ifadeleri şaşırtıcıdır.

Sırf mallarla bağlantılı olan  konuşmaları, tekrarlayıcı ve sürekli tekrarlanmış olan boş detaylarla dolu. Yaşadıkları bir şeyi anlatmaları istendiğinde ana fikri aktaramıyorlar. Mekanik hafıza iyi. Aktarımları an be an bir para-olay silsilesi..

İmgelem (muhayyile) oldukça zayıf;  hayal ve fantezi, en çok edebiyat ve fantastik sinema onlara aptalca, boş, yapmacık, özenti dolu görünüyor. Duygusal konuşmalardan, dertleşmelerden  tiksinti derecesinde nefret ediyorlar.

Çocuksu kişilik “ınfantil personality”.

Bunlarda  duyguları kaydeden organ, amigdala kullanılmaya kullanılmaya yitmiştir, işlemez. Başkasının acısını hatta kendi acısını fark edemez.

Eskiden bir yüz yıl önce orta sınıfın konuşmaya merakı vardı, o yüzden eski romanlar uzun diyaloglu. Şimdi mücevherlerini sallasalar yetiyor, romanlarda da konuşmaları belli belirsiz otuz sözcük. Aslında basbayağı dinliyorlar, öğreniyorlar ve de aydınlanıyorlar, ama sırf metalardan. Dilleri metaların dolaşım dilidir.

Orta sınıf kültürü artık büsbütün aleksitimiktir. Tüm sınıflara hızla yayılan… bu tüm kimliklerin üzerindeki kimlik, tüm sürtükleri bitiren son sürtük.

Diğer dördü ana arterlerde kısa süreliğine belirip kaybolan çırak kısmı. Kentte dolaşmalarına izin var. Tahsilata bankaya gönderilen çocuk, motoru parkeden kurye vs… bunlar tıfıl patrondan öğreniyor.

Bir de o on kişinin arasına hiç giremeyen öteki on yüz kişi var. İşliklerde 13-14 saat çalıştırılan delik fareleri, Esesntepe’de Kuştepe’de  duvara yaslanıp akşamı eden cavalacoz, atölyeden evden çıkamayan kadın kısmı… tüm süpürülmüşler. Hareket etmeleri için hiç sebebi olmayan işte bu 100 kişi.

Bunların ne bildiğini bilen var mı?

Bence işler, Bülent Uslu’nun dediği gibi yürümüyor.