Sevgili Bahri Beyciğim ,
Günlerin en aydın olanını dileyerek hem güne hem güneşimize başlıyoruz. Sıcacık kollarını kendinden daha sıcak yüzümüze sarmakta olan güneş gülmekte midir bize yoksa direkt gözlerinin içine bakma cesaretini gösteremediğimiz için bize mi hep öyle gelmektedir. Muamma ancak gözlerimizi karartarak çözülecek ve filtreli kara gözlüklerimizle dedektif sinsiliği ile gözlerimizi güneşin gözlerinin ta içine diktiğimizde anlaşılacaktır.
Her durumda sıcak akıntılar soğuk rüzgarlara yeğ tutulmuştur. Kanı kaynayan evren, kanı kaynayan insanları bulup yakalar olmuştur.
Bugünkü mektubumuz aslında astronomi-astroloji üzerine değil bizzat başımızı göklerden yere doğru indirip, ayaklarımızı gerçeklerin en ağır topraklarına saplayarak en gerçekçi en yalın halimizle içimizden geldiği gibi, gözlerimiz bulutu, bulutlar dudaklarımızı öpmeden sadece ellerimiz cepte, ayak ve bacak hamleleriyle günü yaşamak üzerine yazılacak idi. Gelin görün geldiğimiz noktayı…
Efendim uzun zamandır hâlimiz ahvalimiz içinde disko topu misali renkten renge ritimden ritime mekândan mekâna değişmekte olup, oyun hamuru gibi ellerimizde şekillenmekte bazen küçük parçalara bölünmekte bazen de küçüklerden yamalı bohça seklinde büyüklere eklenmektedir. Memnuniyet, irade ve kontrol konusunu bertaraf etmiş akıntıya karşı kulaç atıp kulunçlarımızı yormaktansa dingin bir şekilde suyun üzerinde ilerlemekteyizdir. Pek değerli sizlerin deyimiyle değişikler ve sürprizler yaşamaya hazır durumda sadece suyun sesini, kuşların sesine karışmasını dinlemekteyizdir.
Pek bildiğiniz üzere talebe ruhumuz okuma okutma taleplerine boyun eğmiş ve okul yollarını aşındırmaya devam ettirmiş olsa da arada uslanmaz çocuk yanımız şımarmakta ve kendi kendine oyunlar etmekte hesapta kitapta ve müfredatta yokken tatil dönemlerine girmektedir.
Yine böyle bir kararlılık ve kararsızlık ile kendimizi bıraktığımız sudan kendimiz suyun üzerine çıkmış, karadan yürüyerek hem is hem maarif’i kendi hâllerine bırakarak tatil kararı almıştır.. Yorulan bedenimiz olmasa da zihnimiz en yaramaz en sarhoş en deli hallerini takınarak dünyevi işlerden uzaklaşmak üzere kendine hemen uçak bileti almış ve ruh bedenden ayrılmaz misali bedenimiz de ruhumuzun peşinden tıpış tıpış gitmiştir.
Bu gidişin de dönüşü olacağı bilindiğinden ve minare- kılıf tenasübüne uyacak bazı hamleler de yaramaz zihnimiz içinde gerek görüldükçe yapılmıştır..
Yapıldıkça bozulan bozuldukça yapılan şekilsiz puzzle planlarımıza nihaî şekli ancak tatilimiz bittiğinde görmekteyiz. Yapbozu uzaktan müdahale ederek yapmak anlamlı bir şekil oluşturmadığından ancak yap-bozun içine kendimizi oturttuğumuzda anlamaya başladık büyük resmi güzel de olmuş hani.
Hazırlanarak geçirilen zamanların kaybedilmemesi ve günümüz moda trendlerinden ekonomik -ekonomi plus ve akıllı yatırımcı- işini ve cebinin kıymetini bilen birey kavramlarının içi doldurularak sadece elde taşınan varlıklarla elden ele kendimizi götürdük yürekle beraber de ayaklarımızın da götürdüğü yere.
Haritalardan ve bankacılık kriterlerine adını veren şehre indiğimizde kafamızdaki karışıklık yeryüzüne inmişti bizimle beraber. Her yer labirent, her yer inşa halinde ve her yer ayaküstü, derme çatma ve taşınmaya hazır, geçici konaklama anı gibi olması bendenizi şaşırttı. Karşılama için sakin bir köşe, bildik yüz, bildik adres arar iken ne aradığımızı da bilemez hâlde kendimizi bir kapının dışında buluverdik. Sakin sakin yolcu bekleyen otobüs, müşterisiz büfe, ve misafirsiz bankları izleyerek onlardan daha sakin ve renksiz kaygısız meraksız gökyüzü ile baş başa kaldık. Tek kaygı ve telaş hareket hâlindeki yolcularda idi.
Karşılama seremonisi coğrafi yetersizliklere yenilmiş artık kayıp-kazanç-bulma ironisine bağlanarak telefonla görüşmelerle ancak yerimiz ifade edilmeye calışılmıştır. Ne bendeniz ne de Suphi Bey Macellan soyundan gelmediğimiz için ve coğrafya bizim için ancak “milli” olduğunda anlam kazanır ve geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olan kendi varlığından habersiz şehirlerimizi anlatan sevimsiz kitaplarımızdır. Ancak ne günümüz ne dünyamız ne de yönümüz hakkında en ufak bir ek bilgi ile donatmadığından herkesin deneyimleyerek yasadığı karşılama-karşılaşma-bulma-buluşma seramonileri kişisel ani defterinde yer bulacaktır…
Yönümüzü burg’lara çevirerek yapılan yolculuk sırasında (A-Otuzkeş) rahat koltuk ve uzun süren sessizlik sonucu vücut gevşemeye meyilli halini uykuya çevirmiş, Suphi Bey’in sesi gece açık kalan TV sesi kadar voix off olarak, gelene kadar devam etmiştir. Bazen uykuyu tırmalayan ses uykuyu davet eder nitelikte olduğundan müdahale edilmemiş yalnız kendi kendine konuşma ya da soru sormadan sadece iletme görevini de başarı ile ifa etmiştir.
Yol üstünde görülen şarap yolları – bağları, sadece bitkilerde görünen çesitliliğin uyumu, kolza ve kanola tarlaları, gökyüzünde olması gereken güneşi tarlalara sermiştir. Sapsarı nevresimle kaplı tarlalar insana üzerinde yatma yuvarlanma hissi uyandırmakta, sakin, yumuşak dış ses de bu süreci hızlandırmaktadır.
Eve gelindiğinde kısacık panaromik ev-mekân gezdirme turundan sonra zihnin şeker ihtiyacından dolayı yapılan şekerleme, ballı lokma tatlısı kadar keyifli olmuş ve pharmaton etkisi olmadan kendi santralimizden enerji üretme konusunda devreleri çalıştırmıştır.
Müzeyyen, tam anlamıyla eski müzeyyen olmasa da enerjisi yerine gelmiştir. Kısacık süren adaptasyon -kültür şoku ve gurbet durumundan sonra bildiğiniz Müzeyyen, sincap gibi elleri ağzına yakını sağa sola girmekte- çıkmakta, sağa ve sola hatta yukarıya ve aşağıya müdahele etmekte hem çenesini hem ellerini özellikle de ellerinin yetmediği yerlerde işaret parmağı olarak ayaklarını çalıştırmakta dilin yetmediği durumlarda beden dili ile de iletişimi güçlendirmektedir. Aynı dilden aynı telden iletişim için hattı müdafaa değil sathı müdafaa ve o satıh tüm bedendir denilerek hem de.
İletişimin rengi, kıvamı, tadı tuzu her an değişmekte bazen iletişimsizlik hâli bile bizzat iletilen mesajları içerdiğinden en yoğun iletişim sayılmaktadır.
Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez geride bırakıldığı sanılan sıcak sarı güneş burada da kendini göstermekte ve gün be gün Müzeyyen’in içine yaşam enerjisini boca etmektedir.. Bizzat ikâmet edenlerin de tanıklık ettiği üzere görülmemiş açık hava ve sıcaklık içerden dışarıya, dışardan içeriye rezistans devreleri gibi hareket etmektedirler.
Rezidans olmasa da kişisel çabalarla otel hizmeti ve konforu –ultra her şey dahil plus paketler satılan otellerde bile sohbet paket içinde değildir- bulunabilmiş, insan eli değmiş kitaplar-dergiler, kap kacaklar, sabunlar ya da havlular , yaprak içinden çiçek açan, çiçek içinden yaprak açma niyetli çiçekler, ve birbirlerinin sırtına binmiş cd, dvd’ler, tozlarla oynaşır hâlde ve gülen yüzü ve övgü dolu sözler içeren, masada kendine sağlam yer edinen Özkan Mert şiir kitabi da sohbet korosuna katılmış, sıranın kendilerine gelme anını beklemişlerdir.
Sıra her objeye gelecek, güneş hepsi üzerinde parlayacak nihayet gölge hepsinin üstüne düşecektir.
Her biri nasibini alacaktır kelime musonlarından…
Lakin enerji santralinin çalışması ancak yakıtına ve kalitesine ve yoğunluğuna bağlı olmakta ve o olmadan gözlerin feri, kelimelerin gücü kalmamaktadır.
Bilindiği üzere en az üç öğün olarak kodlanan beslenme düzenimiz hariciye koğuşlarında en fazla 3 öğün olarak güncellenmekte bu güncelleme bazı arızaları en azından sindirim sisteminde olmasa da hareketlerde yavaşlık, daha ağırdan alma, daha az konuşma, daha az uyuma ve güne erkenden Özkan Mert dize ve fotoğraflarıyla başlama şeklinde kendini göstermekte bu etkinliklerde çok açıkça belirtelim ki çok da karın doyurmamaktadır.
Uzak diyarlarda yakın diyarların çay kokusu ve güneşi ile uyanmak nedensiz gülümsemelere neden olmakta, dış sesten ortak sese terfi eden Suphi Bey’in esprileri bile bozmamaktadır bu anın tadını.
Gerçi hak vermek de lazımdır Suphi Bey’e hayatında görmediği tek renk mor rengini bugünlerde görmüş ve tek renk bombardımanından kurtulacak delik aramaktadır. En dengeli renk olarak bilinegelen ancak bu kadarı fazla olan kıvam hakikaten rengin kendisini de rahatsız etmekte ve fırsat buldukça utancından mor rengini bırakıp kırmızıya ara ara maviye çalmıştır.
Çıkılan sokaklar, geçilen bulvarlar, beklenen ışıklar, karşılanan insanlar, durulan parklar, oturulan banklar binilen tramvaylar, alınan biletler ve aşınan yollar ile şehir aynı anda hem dingin hem hareketli halini ve belki de en güzel yüzünü göstermiş, iyi anlarda hatırlanmak üzere kafa karıştırmadan, yalın, berrak ve açık sözlü iletişime katılmıştır.
Gün akşama devrildiğinde elde avuçta değil ama beyinde yer edinen görmeler, yüz görümlükleri istemeden görülen yüzler, aşınan yollarda sürünen ayaklar isyan bayrağını açmakta ve eve enerjisi tükenmişleri taşımamakta bizzat fırlatmıştır.
Her gün bir öncekinden daha zengin daha doygun geçtiğinden artık iki günden sonra deneyim kazanılan mekânda yön bulma duygusu ile de gece gündüz sabah akşam ne nereye düşer, gurbet ne yana düşer / hasret ne yana / yalnızlık hep bana bana mı düşer şarkısını akla dahi getirmeden tanımaya çalışılmıştır.
Şehirlerden bağlara, köylerden dağlara giden sevimli yolları aşındırırken artık aç alıcı gözlerle değil, dostane sıcaklıkla bakılmakta ve gittikçe alışılmaktadır.
Beslenme sorunu tüm dünya sorunu olduğundan çakma Behzat Ç. Bey’in yanında çok da şikâyet edilmemekte kaldı ki bu misyonu ona yüklemek haksızlık olarak görülmektedir. İçilen iki kadeh şaraptan sonra dünyaya göbek dansı yaptırmak yerine yumuşakça sızmak ve erkenden “günaydın” niyetine hızla okunan Özkan Mert kitabıyla başlamak günlerin en hayırlısıdır.
Gün ola devran döne /umut yetişe/dağların ardında diye diye gün olmuş ve veda zamanı gelip çattığında yine de aşınan yollara yenileri eklenmiş ve görgü-bilgi ve de ufku genişletici köylere girilmiş ve de anında çıkılmış, eni boyu bir sokaklarda bile kaybolmayı başarmış zatlar olarak sonunda bir göbek üç kere geçildikten sonra doğru yola çıkılabilmiştir.
Etrafında döne döne çaktırmadan gelinen havaalanını dibimizde görmek şaşırtıcı olmuş ama orda bile hava ile değil yerle ilgilenilmiş uçak izi değil traktör izi kayda alınmıştır.
Gelirken gülen hava giderken ne hikmetse suratını buruşturmaya ve de ağlamaya yüz tutmuş ve bundan gizli bir sevinç duyulmuştur benden sonrası tufan dercesine.
Aynı karışıklık olmasa da daha sakin bir koltukta beklenerek uçak, kanat, kuyruk, biniş,iniş, kapı, duvar kelimelerinin bolca geçtiği saatlerde insanoğlu gözlemlenmiş, gözlenmiş, getirilen gözleme kadar özenli olunamamıştır..
Saat biletteki saate denk geldiğinde ise sırasız sıraya, kuyruksuz kuyruğa girince memleketimin insanı ile farklı diyarlarda karşılaşmak çok da faydalı olmamış ve bu ani karşılaşma için içten laflar sayılmıştır.
Gecenin bir yarısı, uçağın birinde ve memleketin birinden başka bir memlekete daha da uzak memleketlerden gelenlerle koltuklar paylaşılmış soğuk havaya soğuk iletişim de karışınca buz gibi yolculuk ancak mor menekşeli montumuzu değişik yerlerimize örterek gidermiş ve sıcacık alışkın olduğumuz yere gelince son bulmuştur.
İnsanoğlu bir kuş misali dün neredeydi bugün nerede deyip kürkçü dükkanına geri dönmektedir nitekim…
Müzeyyen Denim


