
Tomris Uyar’ın deyimiyle “yürekteki bukağı”dan boşalmak, içerilerimizdeki düğümleri teker teker çözmek.
Çözemediklerimizin neden hâlâ orada olduğunu, kim tarafından atıldığını anlamak.
Düğümlü halat ile tekneyi rıhtıma bağlayamazsınız, düğümlü urgan ile darağacına çekilemezsiniz.
Benim düğümlerden biri, bugüne kadar kıçıkırık ideolojimsilerle bu koca evreni, bu çapraşık dünyayı açıklama iddiasında olanların karşısına geçip avaz avaz bir ‘yettiniz gari!’ çekememekti. Şimdi onu yapıyorum. 60’lı yıllarda Metin Eloğlu “umumi istek üzerine” şiir okumak için podyuma çağrılmıştı..
Nazlanıyordu. Sonunda geldi ve “Leman Hanım, size bir şiir borcum vardı ya. İşte şimdi ödüyorum” dedi ve indi. Alkış alkış, salon inliyor. Ben bir kenarda oturmuş Leman Hanım olmadığıma şükrediyorum.
İçimden gidip “Metin Bey, Leman Hanım’a (her kimse) şiir borcunuzu ödediniz de özür borcunuz kaldı” demek geliyor. Demiyorum. Nasıl diyeyim. Metin Eloğlu bu. Her düzenin hiyerarşisi var. Şiirin de.
Düğüm atıyorum..
Çok bekledim içime sığmayanları avaz avaz söyleme yaşını. Beni durduramazsınız.
Bunu yaptığımda tarihe geçmeyeceğimi biliyorum. Zaten kayda geçmek istiyorum, tarihe değil. Kapitalizmin şerlerini birer birer ortadan kaldıracağını söylediniz Komünizmin. Yalandı. Kandırdınız bizi. Bir çoğumuz hayatı pahasına inandı. Kapitalizmin insanı özgür kılacağını söyleyenler. Siz de yalancısınız.
Bütün izmler çorak, güdük ve kof kaldı biz düzlemde. Dinler hele. Beter. Çünkü bir izm, bir din. Yakaladılar mı (şimdilik) bilinmez olanı. Dimdik açıklayabileceklerine inanarak kestirmeyi seçenlerin goygoyculuğundan yoruldu çoğumuz.
Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, nasyonalizm, nihilizm, revizyonizm, siyonizm, islamizm, kemalizm, feminizm, izmoğlu izm. Hep birilerini dışarıda bırakıp, onlara karşı cephe oluşturmakla başlıyorlar işe.
Bizim kuşak solcularının bazılarının “Komünist adam şunu demez, bunu yapmaz, doğru konuş” baskıcılığı; Sünni-Vahabi-Suudi İslamcıların “başörtüsüz, namazsız, oruçsuz dolaşmak dini ihlâldir, bak haddini bildiririz” dayatmacılığı; Atatürk’ü sevmenin patentini üzerlerine çıkarmışcasına, Mustafa Kemal konusunda en ufak bir tartışmayı zinhar yasaklayan Kemalizm zorbalığı; ırkçı, etnik saplantıyı şiar edinmiş, milliyetçilik dedikleri şeyi, çürük elmadan yapılmış elma şekeri gibi yurt sevgisi diye yutturan neo-nasyonalizm kabadayılığı ve sütyen yakan, erkek düşmanı kaknem karıların tek boyutlu feminist isterisi, içerikleri, söylemleri , talepleri farklı olsa da hep aynı mayayla yoğrulmuş.
Bir de ideoloji-mideoloji bilmeyen, anlamayan, hiçbir dine angaje olmayan fakat bir yanlışı düzeltme vakti geldi mi, varını yoğunu masaya sürüp kumarını oynayan sıradan insan var. Olağanüstü sıradan insan.
İzmir’de sık sık kamyonların, hızla gelen arabaların çocuklara çarptığı bir dönemeç vardı. Bir gün köylüklerden gelme bir ailenin sekiz yaşındaki oğlunu sakatladılar okul yolunda. Bir de baktık, bir kadın kendini o yolun üzerine boylu boyunca attı. Hepimiz gittik baktık. Başında oyalı yemenisi, uçkuru koca memeleri altından bağlı çiçekli Sümerbank basması şalvarıyla upuzun yatıyor orta yerinde yolun. Renkli çaputlarla örülmüş saçı tozun toprağın içine düşmüş. Kocası, anası, babası, kaynı, eltisi, bacısı, ahretliği kim geldiyse yerinden oynatamadı kadını. Polis geldi sürükleyerek kaldırdı. İsterdim ki bu hikâye, “o gün bu gün oldu bir daha orada kimseye çarpmadı otomobiller” diye bitsin.
Hani masallar olur ya, “onlar erer muradına”… Ya da “happy end”li Amerikan filmleri.
Sonra ne oldu bilmiyorum. Bundan sonrası dikkatimi çekmedi. Çocuk belleğime kazınan o kadının “Heyt, burda durun bakalım!” diyecek cesareti göstermesiydi. Hem de ölen, yaralanan kendi çocuğu olmadığı hâlde. Sadece bir yanlışı düzeltmek gerektiğine karar verdiği bir günde, bir saatte, bir sokakta. Yanlış düzelmemiş olabilir o gün orda, o saatte, o sokakta. Mevsimi gelmemiş olabilir düzelmenin. Beklemek lazım.
Aung San Suu Kyi bekledi. Doğduğu şehir Yangon’da 1989’da tutuklanarak hânede tutukluluk cezasına çarptırıldı. Ve o gün bugün, evinden dışarıya adım atmasına engel olan militarist eşkiyayı seçimlerde yenerek parlamentoya girdi. Cebinde Nobel Barış Ödülü, yüreğinde ölürken başucunda bulunamadığı ayâlinin yası, arkasında Burma’nın usûlsever, barışsever sabırlı halkının desteği ve o eşsiz endamı ile süzüldü parlamentonun kapısından. Fiziken onun kadar güzel, onun kadar zeki, onun kadar ünlü, Oksford tahsilli bir kadın neden sabırla bekledi bugünü? Yanlışı düzeltmenin mevsimi gelmemişti çünkü. Ve Suu Kyi bekledi.
1990 yılında Pensilvanya, Pitsburg’da “Kadınlar Kongresi”ne Türkiye’den çağrılı beş sendikacı hanıma eşlik ederken, çok yaşlı bir siyahi Amerikalı kadın dikkatimi çekti. Dikkat çekmemek için ne lazımsa vardı kadında. Kara kuru, seksenlerinde, kendi hâlinde, sessiz sedasız bir ninecik. Etrafında insanlar fır dönüyordu fakat.
“Rosi gel buraya”, “Rosi bak kim geldi”, “Rosi falanca seninle tanışmak isiyor”. Kalantor adamlar bir damlacık kadının önünde iki büklüm oluyor, elini öpüyor.
Kim bu hatun? Sonunda sordum birisine. “Cehaletimi bağışlayın, kimdir bu kadın” .
Sorduğum kişinin gözleri öyle bir açıldı ki cehaletimin bağışlanmayacağını hemen kavradım. “Yani tanıyorum da, şey acaba o mu” dedim. “Emin olmak için” diye kazı çeviriyorum lappadak. “Evet” dedi karşımdaki gözünü kırpmadan,
“O…”, “Rosa Park”.
Ne yapıp ne edip yemekte yakınına oturdum. İnsanları ite kaka, ayaklarına basa basa. “Ms. Park ben…” Tanıştıktan sonrası kolaydı. O kadar alelade olmaya kararlıydı ki su gibi aktı konuşma..
“I just don’t understand what this hoopla is about” 1 dedi.. “O gün çok yorulmuştum. Otobüsün arkasına kadar yürümeye üşendim. ‘Sorry fakat kalkmayacağım yerimden’ dedim şoföre.”
Oysa elbette bu kadar basit değildi. Rosa Park da artık çoktan düzeltilmesi gereken bir yanlışı düzeltmek için “Burda durun bakalım !” demişti.
1 Aralık 1955 günü adı sanı bilinmeyen bir terzi kız, Alabama Eyaleti, Tuskegee kentinde doğmuş, bir beyaz evin evcil köpeği kadar bile hak, özgürlük sahibi olmayan Rosa Louise McCauley Amerika Birleşik Devletleri’nde meşru ırkçılığa karşı bayrak açmış ve Sivil Haklar Hareketi olarak bilinen hareketin miladını belirlemişti. Otobüsten inmeyi reddedince tutuklanarak cezaevine gönderildi Rosa Park. O günden sonra yüzde doksan dokuzu siyahi olan otobüs yolcuları, şirketi protesto için kilometrelerce yürüyerek işlerine yaya gittiler. Yolu uzun olanlar işe geç kalmamak için şafaktan önce vurmuşlardı kendilerini yollara. İbadet eder gibi suskun ve tevekkülle. Terzi Rosa için yanlışı doğrultmanın mevsimi gelmişti. Sonrası malum. O tarihlerde, siyah Amerikalı çişini bile beyazlardan ayrı tuvalete yaparken, 2008 de bir siyahi, ülkeye başkan seçildi.
Öncülük kadın için erkeğe göre daha zordur. Erkek bir tekme yerse, kadın tekmelerin sayısını hatırlayamayacak kadar hırpalanır. Bazen insan sorar kendine değer mi diye. Cevap değişmez: Evet değer…
Hep değmiştir.
Sonunda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde yapayalnız, keder içinde fakat en kötüsü anlaşılmamış olarak ölünse bile. Afife Jale 1902 yılında İstanbul, Kadıköy’de Beyza, Refika, Behire ve Memduhe adında hepsi de 1918’de Darülbedayi’ye talebe olarak kabul olunan beş kardeşten biri olarak doğmuş.
Babası evden kovar onu, tiyatrocu -hafif kadın- olmak istediğinden. Hani şu bizim çarpık namus kavramımız vardır ya, sevdiğine saçından bir tutam hediye etti diye kızlarımızı kurşuna dizdiren. Fakat parmak kadar kız çocuklarını başlık parası karşılığı emmoğluna kuma etmekte beis görmeyen. İşte ona benzer bir anlaşılmaz namus kaygısı ile Afife Jale Hanım yuvadan atılan leylek oldu bir akşam üzeri. Afife direndi. Çalıştı. Provalara gitti. 22 Nisan gecesi, Kadıköy’deki Apollon Sineması’nda (sonra Hale sineması olmuş, şimdi ise Reks imiş) Emel rolünü oynayarak sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadınıydı. Ne yazık ki Afife Jale için yanlışı düzeltmenin bedeli ağır oldu. 24 Temmuz 1941’de akıl hastanesinde daha 39 yaşındayken ölüp gitti.
1882 yılında Almanya’nın Erlanger kentinde Max Noether adında bir matematik profesörünün bir kızı oldu. Kendi çapında oldukça saygın bir matematikçi olan Max tarihe Emmy Noether’in babası olarak geçecekti. 1907’de doktorasını yapan, 1918’de bugün kendi adıyla anılan Noether Teoremi’ni ispatlayan bu dahi matematikçi, kadın olduğu için Göttingen Üniversitesi Matematik Bölümüne kabul edilmedi. Bu kabul edilmeyişte yahudi, savaş aleyhtarı eylemci ve sosyal demokrat olmasının da rol oynadığı söyleniyor. Bundan sonra ancak Profesör Hilbert’in asistanı olarak ve maaşsız ders vermesine izin veren üniversite, Nazilerin iktidarı ele geçirmesi üzerine ona işten el çektirdi. Einstein’ın hakkında “dahi matematikçi” diye söz ettiği Noenther, Amerika’ya göçtü. Onca sıkıntı, mücadele yetmezmiş gibi saçma sapan bir ameliyattan sonra yarası mikrop kaptığı için 14 Nisan 1935’te öldü. Bizim büyük matematikçimiz Ali Nesin, başkanı olduğu Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde “daha birinci sınıf öğrencileri bile bilir Emmy Noenther’in kim olduğunu” dedi de biraz serinledi içimdeki haksızlık yangını.
Bu dört muhteşem kadının da herhangi bir izm’i kalkan gibi kullanmadan, sırf doğrunun mevsimi geldiği için yola upuzun yattığını düşündüm bir an.
1 Bu şamata ne bir türlü anlamıyorum?



