Mahrumiyetli bir çocukluğun insaflı bir günüydü. Bana bir oyuncak hediye etti biri durup dururken. Balmumundan yapılmış bir flamingo. Yapan hiç üşenmemiş önce flamingonun alçıdan kalıbını döküp içini balmumuyla doldurmuş. Sonra kalıbı kırmış ve voilà! İşte size bir flamingo. Sonra fırçayla ince ince boyamış kanadını kuyruğunu tarçın rengine.
Soru işareti biçimindeki boynun üst kısmına bir kafa iliştirilmiş. Kafayı boynuna ibrişimle tutturmuşlar. Bunca emek, dikkat niye? Benim gibi hayatın çatık çehresini erken görmüş bir çocuğu sevindirmek için olamaz mı diye düşünmek hoşuma gider. O kadar sevindim, o kadar sevdim ki oyuncağımı oynamalara kıyamayıp evde nedense adına büfe dedikleri aslan ayaklı çirkin camlı dolabın vitrinine yerleştirdim. Dolaptan birşey aldıkça ibrişimle iliştirilmiş kafadaki gaga usul usul sallandı durdu bir süre. Sonra unutuldu gitti. Yatılı okuldan yaz tatilinde eve geldiğimde baktım balmumu erimiş sıcaktan ve ibrişim çözülmüş.
Flamingonun başı bedenini terketmiş, gaganın tarçın rengi de çürük kavun rengine dönmüş.
Elektronikle pek başım hoş değildir. Yeni şeyler öğreneceksem, kafamı kurcalayacaksa bir şeyler, edebiyatla sanatla ilgili olsun isterim.
Mesela Goethe ölmeden hemen önce, “Mehr Licht!” (Biraz daha ışık) neden demiş?
Bu çok derin bir söz mü acaba, yoksa gözlerine karalar inen ölünün haykırışı mı?
Ya da bazılarının iddia ettiği gibi “Mehr Nicht!” (İstemem artık!) mı diyordu?
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Bilgeleşmek!
Ömür piyangosunun amortisi…
En kallavi züğürt tesellisi…
Yaşlandıkça bilgeleşirmişiz. Kemâle erermişiz.
Yaşlanmadan bilgeleşsek olmaz mı?
Daha da beteri, kemâle ermek şöyle dursun, yaşlandıkça iyice hamlaşırız. Everest gibi bir egonun zirvesinden bakmaya başlamak yeryüzüne.
Onlara ayrı bir kontenjan açılıyor bazen.
Bir mazeretler potpurisi ile izah ediliyor davranışları.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk, çok yetenekli, zeki, ünlü bir sanatçıdan açıldı söz. Yakından tanıyormuş.
Sanki o zekâyı, o yeteneği süs diye vermişler mübârek kadına.
Hatun ağzını açmaya görsün, birileri kırıp dökülüyor.
Acemi kamyon şöförü gibi üzerinden geçiyor gönül yolundaki yayaların.
Arkadaşım: ”………… öyledir ama. Onun özelliği bu” diyor.
Boş boş bakıyorum, anlamaya çalışarak. Nasıl öyledir?
Aptal değil bu kadın. Nasıl bilmiyor kof kibrin hiçbir işe yaramadığını, sakil kaçtığını? İltifat marifete tabidir. Sen istediğin kadar eşi menendi bulunmaz zeki, yetenekli bir sanatçı ol. Ağzın en büyük düşmanın ise işin zor.
Onu yakından tanıyan arkadaşım anlattı.
”….. tek çocuktu”,
”Eeee” bakışımla bakıyorum, sus pus.
” St Benoit Lisesi‘ne gitti”
”Eeee?”
”……şımartıldı”
”…. kurallara uymayı sevmez”
”…..dilinin kemiği yok”
”…..o herkesle öyle konuşur”
”…..kimseye verilecek hesabı yok ki”
Bir başka kontenjan da çocukluk travması yaşayanlar için.
”…ana-baba boşanmış…” (İyi işte kavga gürültü içinde büyümek daha az travma değil ki)
”…baba çok sertmiş…”
”…küçük yaştayken annesi ölmüş…”
”En küçük çocukmuş, kardeşleri ezmiş”
”…iyi okullara gidememiş…”
…miş oğlu miş.
Şahsiyet bozukluğu ya da akıl hastalığı sözkonusu değilse, insanın insana davranış biçimi bir seçimdir.
İsa: ”Nasıl muamele görmek istiyorsan öyle muamele et insanlara” demiş İncil’e bakarsan. (Matta İncili 07:12)
Türkiye’de pek yerleşmiş bir davranış kalıbı değildir bu.
”Biz” ayrıyızdır ”Onlardan”.
Bize iyi davranılmalıdır mutlaka fakat bizim onlara iyi davranma yükümlüğümüz tartışılır. Baskı kuran ile baskı görüp yakınmaması beklenen arasındaki o sırat köprüsü… Belki başka toplumlarda da vardır bu tür tek yanlı ilişkiler ama bunda bir çarpıklık, bir aykırılık görmeme durumu bize özgü sanki. ”Ne var ki bunda? Alan memnun, satan memnun.” tavrı. Oysa dile gelenden çok daha fazla kerem vardır kalplerimizde. Bazen yüreği üşüten, ruhu ürperten bencilliklere, sevgisizliklere rağmen, bizi lokman ruhu gibi kendimizden geçiren o muhabbet de hep buracıkta.
Bizimle.
Hanelerimizde çoğu kez iki laf etmediğimiz hâlde, saygıyla sevdiğimiz insanlarımız yok mu, bizi saygıyla seven. Sokaklarda sessizce yanlarından geçtiğimiz, orda burda yanyana sessizce oturduğumuz nice insan yok mudur, tanısak beraberliğinden haz alacağımız?
Var!
Henüz tanışmamış olsak da, orda hepsi.
Bilir yürek.
Yürek bilir.
Bir ışıkla birleşmektedir herkes, herşey.
Alemlerin ötesinde bir yerlerde.
Bazen kendi şimal yıldızı, Polaris’i olmak zorundadır insan.
Yoksa o kapkaranlık sonsuzlukta upuzun düşer gideriz.
Belki de o karanlık, yakıcı bir aydınlıktır.
Bilemeyiz.
Ursa Minor’dan koparız.
Kozmik anaforda yiteriz.
Kimse de dur, tut elimden, düşme demez.
Diyen de çıkabilir bazen.
Fakat çoğu zaman, ”Kardeşin duymaz”.
Eloğlu hiç duymaz.
Sevgiye bunun için muhtacız.
Ekmek, su gibi, soluduğumuz hava gibi.
El uzatan olursa sevgiden yapacaktır bunu.
Sevgi romantik bişey değil bana kalırsa.
Yerlere serpilmiş kırmızı (genellikle kokusuz) gül yapraklarında, lavanta kokulu mum ışıklarında saklı değil. Sevilen altını tutamadığı zaman onu kucağında taşıdığınız ayakyolunda. Ölüm kapıyı çaldığında, onu kollarınızla sımsıkı sardığınız döşekteki saman yastıkta.
Zamanın bize ait diliminde, daha cenin iken annemiz babamız vardır.
Daha sonra sevgi ihtiyacı çeşitlenir.
Hatta kanatlanır diyebiliriz.
O anaç/babaç, korumayı, esirgemeyi öne alan sevgiden sıyrılmak isteriz.
Yabancılar da sever sevilir.
Yeni bir duyguymuş gibi gelir ilk anda yabancılarda aradığımız ve bazen bulduğumuz sevmeler. Oysa değildir.
Aradığımız, sevginin o kuştüyü rahat ettiriciliğidir.
Sorgusuz sualsiz kabul ettiriciliği.
En rahatsız eden alışkanlıkları, tütün kokusunu, böğründeki teri, huysuzluğu, egoizmi, hatta ihanetleri bile özleten, onsuz olmaktansa ‘’koy ki ölem” dedirten, şapşal işler yaptıran şey. Alın bakalım! Bir gazete haberi: ”Adıyaman’da, çok sevdiği eşine hayattayken ev alamayan vefakar adam, eşi ölünce mezarın çevresini duvarla….. ”
Saçmasapanlaştırıyor insanı kimi zaman bu sevgi dediğimiz tanımı zor şey.
Çoğu zaman da bencil.
Çocuğunu çok seven anne intihar edebilir. ”Benden sonra tufan! (mı?)”
”Evlatcığına bunu nasıl yapar?” sorusuyla başbaşa bırakır, o karar anı başına gelmemişleri.
“Sensiz ben neyim ki” diyen mâşuk, ilk karşısına çıkan endamı zarif ile atlıyor arabesk bir aşk döşeğine.
Dün gece senin kulağına fısıldadığını, bu gece ona fısıldıyor: ”Aşk derdinin çaresi visaldir”.
Romeolar Jülyetler, Leyla vü Mecnunlar, Tahir ile Zöhreler, Kerem ile Aslılar, film icabıdır abicim.
“Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni”
Bir dolmuşun bagaj altına yazılan anonim yaratıcılığın ürünü sloganlardan farkı Fuzûlî’ye ait olması. Taksim’den Aksaray’a giden bir dolmuşun kaportasında görmüştüm 1970 de: ”Sevda başa gelende, akıl senelik izine çıkar”.
Pek gülmüştüm okuduğumda.
Oysa pek komik değil, dölyatağı ötesinde bize musallat olan sevgi ya da sevgiler.
Sevgi midir, değil midir o da tartışılır zaten. İşin içine başka işler var.
Hormonlar, kişilik özelliklerinin belirlediği ihtiyaçlar.
Pornografi olmazdı yeryüzünde, aşk denen şey Cyrano de Bergerac’ın mektuplarındaki olaydı.
Gabriel Garcia Marquez : ”Seks tesellimizdir, aşk olmadığında” demiş.
İkisini ayrı tutuyor demek.
Sylvia Plath bile: ”Popüler şarkılardaki ‘Love’ (Aşk/Sevgi) sözcüklerini ‘Lust’ (Şehvet) sözcüğü ile değiştirseler gerçeğe daha yaklaşılmış olunur” diyor.
İyice marizleşebilir de alıp başını gittiğinde hayatınızdan aşk, sevgi, işte o her neyse. İnandığınız ve inanmadığınız tüm tanrılar ölür beraber.
Kalakalırsınız.
Kalakalmak iyi değildir.
Eliniz ayağınız ama en çok da gönlünüz tutmaz olur.
”Şimdi benim buzdan bir döşekte
Üç büklüm olmuş zavallı sevdam” dedirtmişti Metin’e (Altıok)
Bazen de zar düşeş gelir ve bir dahaki oyuna kadar oyalanır viran gönlünüz.
Belli ki kafesin kapağını açık unutmuşsunuz.
Kuş dönüp gelmiş!
Yine şiirler, ağıtlar, şarkı tutmalar vesaire.
Olmaz olsun ilaç sine-i sad parenize.
Bir de ölüm varsa işin içinde her yer karanlık, pûr nur o mevki.
”Mağrip mi yoksa makber mi Yarab?”
Ne mağriptir, ne makber!
Kozmik anaforda yiterken çıkardığımız sesler….
O kuş durmaz kafeste ne yapsan ne etsen, canını çıkarıp versen.
Kimi kuşlar kafeslik değildir.
***
Kapadokyalı Despina ile tanışmam önemli bir nirengi noktası bu savruluşta.
Kimbilir belki herkesin, ya da birçok insanın hayatı böyledir.
Beklenmedik bir felâket olur. Hikâye bitti sanırsınız.
Nokta konmuştur artık.
Acaba?
Belki de yeni bir ‘’fasıl” açıyor hayat bizim için.
Ara başlığı konmamış.
Fasl-ı meçhul.
Bu köksüzlük, bağlantısızlık, kopmuşluk, yersiz-yurtsuzluk duygusu çok yoğunlaşıyor bazen. O kadar ki, yabancının biri yolda yürürken durdurup: ”En çok neyi özledin?” diye soruverse, ”Pardon? Anlayamadım, bişey mi dediniz?” demem. Yapıştırırım hemen cevabı ”Üstübeç boyalı teneke saksılarda akşam sefaları, viran ahşap ev önlerinde.”
***
Tracadero Bill ve Jane isminde bir çifte ait.
İşe Dupont Circle meydanından geçerek giderken evreni bir uçta bir uca aşmışım gibi garip bir uçkunluk1, sonra da bir kül savrulması duygusu yaşıyorum.
Hep sormak geliyor içimden: ”Burası neresi?” ”Benim burda işim ne?”
Kime soracağımı bilemediğim için sormuyorum.
Soru hâlâ yerli yerinde duruyor.

Seviyorum bu meydanı epeyce.
Orta yerde fıskiyeli küçük bir havuz. Çevresinde nü kadın heykelleri.
Banklarda sere serpe oturan temiz pak insanlar.
Evsizler de var. Onlar hırpani.
O meydandan geçiyorum dükkâna giderken. Yerde bir çaput yumağı gibi yatan evsiz adama para veriyorum ara sıra. Vermezsem durduruyor el işaretiyle ve ”Gimme money” diye emrediyor. İsmini soruyorum. Arthur imiş. Soyadını hatırlamıyormuş. Vietnam gazisiymiş.
Uyuşturucu bağımlısı sanırım. Bir yıl hep aynı yerde oturdu durdu.
Hep mahmur.
Kaşınıyor durmadan.
Yoğun ekşi bir kokuyla.
Arada konuşur olmuştuk Arthur’la..
Anlattıklarından bir anlam çıkarmak kolay değildi.
Her lafın başına bir ”fucking ” ekliyor.
“Fuckin’ war, fuckin’ Vietnam, Fuckin’ country….”
Sonra kış geldi. Havalar soğudu.
Çıplak kadın heykellerinin üzerine yağdı kar.
Havuz buz tuttu.
Fıskiye de.
Bir sabah Arthur yoktu.
Yerel gazetede bir paragraflık bir habere dönüşmüştü bizim muharip:
” Vietman vet dies of hypothermia” (Vietnam Gazisi donarak öldü)
Hayattayken mekânı kaldırımlardı.
Varsa bir öte dünya, mekânı cennet, yok yok, sıcak bir yer olsun!
Sıcak ve utançsız.
Arthur utançtan öldü, soğuktan sandılar.
Bu şiiri yazdım Arthur için. İzi kalsın istedim:
BİR SOKAK İNSANININ ÖLÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Bu şiir soğukta donarak ölen bir savaşçıya adanmıştır.
Yurdu göreve demişti.
Gitti.
Kara saçlarını dökmüş yüzüne gece
Kımıldıyor
Karanlıkları kımıldıyor kaldırımların
İnsan kümeleri kımıldıyor
Sessizliği konuşur gecelerin
“Maişetim tehlikede,
devran değişken
düzen kaypak
günübirlik sevgiler
İnsan ayağı değmemiş korkular cengelinde
haykıran bir dehşetle doluyor ruhum
Ruhum ki içerlek bir sokak,
şimdilik kendi karanlığına sığınıyor”
Sokak insanları korkulu şeyler düşündürüyor
daha önce düşünmeye yüreğimizin yetmediği
Varolmakla olmamak arasındaki alacakaranlıkta
öfkesi güdükleştiğinden bağıramayan
Arthur gibileri
İsminin Arthur olduğunu öğrendi başkalarından.
Hiçbir kanıtı yok o ismin
ne bir senette imza
ne de bir sevda namesinde
Henüz doğmuş bir bebek gibi beceriksiz,
Arthur varolma oyununda
Göbeği kesilmemiş bir bebek, doğumda ölmüş bir anadan
Gündeminde ekmek var Arthur’ un çöp kutularından
Alesta bu gece Arthur
Bir şişe bürbonla takasa ‘Purple Heart’ ını
Dindirecekse şayet kulaklarını kemiren çığlıklarını
Çekik gözlü Hanoili çocukların
‘Hepsi senin kafanda ‘ diyorlar
‘çığlık mığlık hepsi kafanda’
Shelter’deki silah arkadaşları
İlerde ışıyor, karanlıkta
Dupond Circle’ın beyaz kadınları
Sular fışkırıyor mermer memelerinden
Çevresinde fıskıyeli havuzun sereserpe sefalet
keyifle güneşleniyor
”It’s a fucking free country” diye söyleniyor biri
rüzgara çarparak sesini.
Yanındaki boğulurcasına öksürüyor,
gülüyor deliler gibi.
Senin benim boşluk dediğimiz yere bakarak
kahkahalarla sarsılıyor.
Giderek çırılçıplak soyunuyor korkularından
Arthur ve gibileri
Şiiri, bir çınar gölgesinde usulca öpüşmeyi,
ve daha kimbilir başka ne güzellikleri
çoktan çıkarmış gözden
Bir başkası, bir başka kaldırımda paçavradan bir yumak
ölüme Arthur’dan bir kaç gün daha uzak,
krallığını sürüyor
bir kalp atışıyla duruşu arasındaki o şahane ülkenin
Arthur bir küheylan üstünde dolu dizgin
geceyle gündüzün farkını koşuyor
Her solukta tükeniyor filozofluğu
Yıldızların teker teker düşmesine itirazı yok semadan.
Üstüne basarak yıldızların,
müstesna bir güneşe yükseliyor.
***
Arthur’un ölümünü unuttuğum, yokluğunu farketmez olduğum sırada Trocadero’ya bitişik Kramer kitapçı-kafeterya’da kır saçlı bir adam masama oturmak için izin istedi. Onun da kitabı elinde, oturup bir kahve içesi vardı demek. Gülümsedik birbirimize. Yarım saat kadar sessiz sedasız okuduk kitaplarımızı. Sonra o bana ”Buraya sık geliyor musunuz?” diye sordu. Onun ilk gelişiymiş. Yandaki dükkanda part-time kilim sattığımı, ara sıra uğradığımı anlattım. Amerika’da rastlardınız hâlâ o zamanlar, Türkiye der demez ”Aaaa ben Kore’de Türklerle omuz omuza savaştım komünistlere karşı” diyen üçüncü baharında bir asker eskisine. Noelde yedikleri kuş olmadığını bilen ‘Turkey’in. Bu da onlardan. Ordan burdan konuştuk. Evsizlere destek veren bir sivil toplum örgütünde gönüllüymüş. Arthur’dan söz ettim ona. Vietnam gazilerinin evsiz barınaklarında kalmayı reddettiklerini, onlara uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaları için destek ve psikiyatrik tedavi gerektiğini anlattı. Bir de Post-traumatic stress disorder (PTSD) diye bir şeyden söz ediyor. Travma Ertesi Stres Bozukluğu. ”Savaşa giden insan defolu döner” dedi yabancı adam uzaklara bakarak. ”Artık ne insandır, ne de değildir”
Mitch Snyder ismindeki eylemciyi böyle tanıdım.
1984 başkanlık seçimleri sırasında istimlâk edilmiş Federal Devlete ait viran binayı evsizler için barınak haline getirmek için Ronald Reagan ile takışmış ve 51 gün açlık grevi yapmış. Sonunda Reagan, talebi kabul etmiş ve binayı 1.400 yataklı bir barınağa çevirmişler. Barınağı savaş aleyhtarı, Community for Creative Non-Violence (CCNV) örgütü yönetiyormuş. Ben de gönüllü olmak ister miymişim? ”Tabi, tabi. İstemez olur muyum?”
Beni en korkutan iki şeyden birisi sokakta kalma ihtimali, diğeri açlık.
Türkiye değil ki burası ne kadar kızsa da sana, seni hiç sevmese de önüne bir tas sıcak çorba koyacak, yere bir döşek serecek bir uzak akraba, kirve, kanka bulasın.
Dickens’in, Oliver Twist romanındaki gibi, o çocuğun ”Please sir, may I have some more” (“Lüften efendim, birazcık daha alabilir miyim?”) diyerek yalvaran bakışlarla tasını uzattığı o sahnede, isteyen değil, istenen tarafta olmak kim istemez?
Mitch Snyder hiç de düşündüğüm biri değildi. Naiflik işte! Bu örgütte çalışan insanların şefkatli, insan canlısı, hoş sohbet insanlar olacağını beklemişim ki, bu asık suratlı, sert tavırlı oldukça kaba insanları görünce şaşırdım. Kırk yaşlarında uzun boylu geniş omuzlu, kumral bir adam bu Mitch. 68 lerde ”devrimci” dediğimiz öğrenciler gibi hâki renkli parka giymiş. Bana ”Gönüllü olmak istiyorsan hangi günler ve kaç saat çalışabilirsin” diye sordu. İsim cisim, kimsin, necisin yok!. ”Pazartesi günleri üç saat”.
İkinci soru: ”Can you peel potatoes? ” (Patates soyabilir misin?)
Te allam !
Patates soymakta ne var?
Ben açlara çorba dağıtmak istiyorum.
Mitch aklımı okumuş gibi, ”Her gönüllü çorba servisinde çalışmak istiyor” dedi sertçe. ”Show off, how kind we are” (Ne kadar iyi yürekli olduğumuza gösteriş)
Bir süre soydum patates.
Ağır çalışıyorum diye şikâyet üzerine şikâyet.
Patatesi çok dikkatli soyuyordum sanırım. Kabuğu incecik olsun.
Hani göze girmek için.

soldan üçüncü
Sonra gitmez oldum.
İlk terkettiğimiz iş, gönüllü yaptığımız.
1990 yazında Mitch Snyder ‘in intihar ettiğini duydum haberlerde. CCNV barınağındaki odasında kendisini asmış. Oysa bana ne kadar güçlü, eğilmez, bükülmez bir koca çınar gibi görünmüştü.
***
Trocadero’da bana ”Komisyonla çalışırsan iş senin” demişti Bill ve karısı Jane. Çalışırım tabi. Başka seçeneğim mi var? Yüzde beş komisyon alıyorum her sattığım kilim, halı, yastık için. Antikacı Mustafa Kınacı’dan Anadolu halı kilim ve dokuma sanatı konusunda öğrendiklerim sanırım satışı kolaylaştırmıştı. Hikâye hep satar. Kars’tan Edirne’ye renkler, desenler, hikâyeler…
Kürt, Ermeni, Yörük. Semboller. Bereket, Koç boynuzu, Eli belinde, Dul avrat otu, Akrep
Kilimlerin dili.
Dokuyanların gizli iç döküşleri…
Sevdalı iç çekişleri.

Kilim ve halı satışı tahminimden iyi para getirirken, patron komisyonu yüzde beşten yüzde 2’ye indirdi. Seviyorum ben bu işi. İlginç insanlarla konuşuyorum, anlattıklarıma ilgi duyan. Kök boya ile boyanan yün ile yapay boyalı yün arasındaki farkı anlatıyorum.
Dupond Circle’a yakın bir tekstil müzesi var.
Orada antik Uşak halıları var.
Birisinin altında “Navajo Oushak” yazıyor.
Bu ne?

Navajo (Navaho) dokumacılığıyla bilinen bir kızılderili kabilesi. Onlar da çok çile çekmiş. 1864 baharında tehcire uğramış. 8000 kabile üyesi Long Walk (Uzun Yürüyüş) olarak bilinen bir yer değiştirmeye zorlanmış. New Mexico, Arizona ve Utah’tan sürülmüşler. Çoğu yolda soğuktan, açlıktan ölmüş. 1909-1915 yıllarında Anadolu Ermenilerinin başına gelenlere benziyor. Daha küçük sayıda.
Navaholar bu zaman diliminden Naahondzood, Fearing Time (Korkma Zamanı) diye söz ederlermiş. Ermenilerin, tehcir’den (1909-1915) Meds Yeghern (Büyük felaket) diye söz etmeleri gibi.

”Ağlamayacağım!” diye bir roman yazmış Janet Sabina isminde bir kadın yazar. Navajo’nun yollarda telef olmasını anlatmış.

Navajo, Cherokee, Sioux, Apache, Blackfeet ve Pueblo kabileler gibi Navaho’ya da yasayla ”ulus” statüsü tanınmış. 1970’lerde Kabile üyeleri Federal hükümet aleyhine açtıkları davaları kazandıkça bu kabilelere ”……..Nation” (……… Milleti) ismi verildiği gibi kendi bölgelerinde kendi meclisleri, kolluk kuvvetleri, kendi dillerinde eğitim veren okullarına kavuşmuşlar. Bazı kızılderili milletlerinin ekonomik durumları oldukça düzelmiş. Navaholar dokumacılıkla, bazıları seramik eşya, gümüş ve firuze takıları satarak geçiniyorlar. Kumarhane açanlar da var.
Trocadero’nun sahibi Bill, İran ve Türkiye’de epeyce dolaşmış bir antropolog. Navaho dokumalarındaki Ortadoğu motiflerinin 19 yy. dan sonra belirdiğini, Uşak ve bazı İran halılarının beyaz tüccarlar tarafından örnek olarak Navaholara getirildiğini anlattı. Bu konuda ayrıntılı bilgi bulamadım.
Güzel güzel çalışıyorum Trocadero’da. Arkadaşlar ediniyorum müşterilerden. Kahve içmeye davet ediyorlar. Bir yöntem geliştiriyorum. Beğendikleri kilimi alıp evlerine götürmelerini, yere serip bir kaç gün seyretmelerini öneriyorum. Tabi Bill buna itiraz ediyor.
”Ya geri getirmezlerse?”
”Kilimin bedeli karşılığında çek yazacaklar. Bir hafta bekleyeceğiz. Kilimi ya da halıyı geri getirirlerse çeki iade edeceğiz. Getirmezlerse işleme koyacağız”.
”Ya karşılıksız çek yazarlarsa?”
Elbette öyle bir risk mevcut ama karşılıksız çek yazmak federal suç. Kim göze alır ki hapse girmeyi bir eski püskü dokuma için. Aklı yatıyor. Zaten bu imkânı yalnızca daha önce alışveriş yapmış müşterilere veriyoruz. Birkaç ay komisyonum epeyce tutuyor. Çok sevinçliyim. Oğlumu getirmek için para biriktiriyorum. Fakat Bill ve Jane komisyonla değil asgari ücretle çalışırsan…. diye yeni bir şart getiriyor.
Hımmm.
Başka iş bulmam lazım.
Eğitim müsteşarı Ülkü Hanım arıyor ve özel bir dil okulundan Türkçe öğretmeni aradıklarını söylüyor. Beni öneriyor. Daha önce Türkçe öğretmenliği yapmamıştım ama ESL (English as a Second Language) tecrübemi kabul ediyorlar.
Öğretmenlik yapmak daha da güzel geldi. Moran Lisesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışmış olmanın getirdiği deneyim işe yarıyordu. Profesör Akşit Göktürk ”Öğretmen olunmaz, öğretmen doğulur” demişti.
Sanırım bana uyuyordu bu saptama.
Hiç zorlanmadan, zevkle yaptığım iki işten birisi bu. (Öteki aklıma geleni kâğıda geçirmek).
Hafta sonlarında Trocadero’da çalışıyorum asgari ücretle.
Haftanın yedi günü çalışmak iyi.
Düşünmeye, tasalanmaya, hüzünlenmeye vakit yok. Oh ne güzel!
İş çıkışı mutlaka ev sahibim İrene’nin annesi Diana’ya uğruyorum.
Mutfakta, bir kamyondan sökülüp pencere önüne monte edilmiş bir koltukta oturuyor ve geldiğimi görünce kocaman gülümsüyor.
Yetmiş yaşlarında. Saçları tamamen kırlaşmış. Anadolu kadını çehresi var.
Ninemi hatırlatıyor bana. Konuşması, mimikleri, ”Benim adım Diana değil ki. Kapadokyalı Despina….” derken başını arkaya eğip kesik kahkahalarla gülmesi.
Beni kardeşi Yanni ile tanıştırmak istiyor Kapadokyalı Despina.
Bir miktar çöpçatanlık seziyorum.
İlgilenmiyorum.
Oğlumu özlüyorum. Oğlumu bekliyorum. Oğlumu her gece rüyamda görüyorum.
Neden bıraktın oğlunu geldin o zaman diyemezsiniz.
Başınıza gelmemiş hâllerde, kimin ne yaptığını kınama hakkınız yok.
1- kıvılcım tanesi
“vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş”
Hayat böyle tuhaflıklarla dolu bir serüven işte.
Oğlum üzülür ağlar diye gitmek istemediğim boğa güreşinden, oğlumun kahkahaları çınlayarak çıktık.
Çocuk kahkahaları yağmurlar yağdırıyor içimin ormanına, gülsuyundan.
Nar çiçekleri açtırıyor birer birer.
Masallar çocuklar içindir.
Hayal güçlerinde şaklamamıştır henüz nesnel gerçekliğin acımasız tokadı.
***
Portekiz’den ayrılmadan önce bir Cebelitarık gezisine katıldık. Gibraltar diyor onlar. Feribotta Vanessa isminde bir kadınla tanıştım. Çok uzun boyluydu. Kolları o uzun boy için bile çok uzundu. Nereye koyacağını bilemezmiş gibi sallayıp duruyordu iki kolu. Beyaza yakın uçuk mavi gözleri ve mat sarı saçları vardı. İnsanların genellikle bakıp ‘ne çirkin şey’ diyeceği tipte biri. Konuşmaya başlar başlamaz değişiveren bir izlenim. Acaip zeki biriydi. Hani şu söylediklerinizi, daha doğrusu söyleyemediklerinizi sapına kadar anlayan zeka. Hep bir gülümsemeyle anlayan. Anladığının teminatı bir gülümsemedir bu. Bir ara tuvalete gitti sanırım. Ortadan kayboldu. Beraberindeki genç adam ‘çok önemli bir deniz biyoloğu’ olduğunu söyledi Vanessa’nın.
Kız geri döndü, yine o upuzun kollar boşlukta sallanarak.
Şirketin genel müdürü William kadına kur yapıyordu. Kadın hiç yüz vermedi.
William başka kadına yanaştı.
Vanessa bana “Bu adam sevgilin değildir işşallah” dedi. “Değil” dedim.
“Bana çok güzel olduğumu söylüyor. Saçmalıyor. Güzel değilim. Önemli değil nasıl göründüğüm” dedi. William benmişim gibi utandım.
Deniz biyoloğu Vanessa sayesinde unutulmaz bir yolculuk yaptık.
Ne kadar çok şey öğrendik.
Yunus balıklarının Delphinidae familyasından oldukları ve Cebelitarık’tan geçen gemilere rehberlik yaptıkları da dahil.
Feribottan iner inmez kaybettik Vanessa’yı. Çevresini bir yığın insan sardı. Uzaklaşırken kusura bakma anlamında omuzunu çenesine değdirdi ve upuzun koluyla bir veda işareti yaptı. Biz de el salladık ona.
Sevdik onu çok.
Bir de maymunlarını çok sevdik Cebelitarık’ın.
Korkusuz, kaygısız dolanıp duruyorlardı.
***
Sevmemiştim bu Amerika’yı hiç.
Belki yılların solcu şartlanmasıydı, bilemem.
İlk haftanın sonunda tasımı tarağımı toplayıp geldiğim cehenneme dönmeye hazırdım.
Boşuna New World (Yeni Dünya) demiyorlar buraya. Herşeyi ile tamamen farklı, yeni değil yepyeni bir belde.
Herşey çok banal, kaba saba, resmen çirkin.
İngiltere’ye ayak bastığım andan itibaren herşeyi nasıl da sevmiştim oysa.
Avrupa’nın gotik kiliseleri, kemerli köprülerin puslu ışığından damıtılmış sokak kemancılarının sahipsiz ‘nameleri’ yok burda.
Uzayıp giden otobanlar. İsimsiz.
Numarayla anılıyor.
66 West, 495 East, falan filan.
Yol kenarında Şel benzinci yanında Mekdonald, yanında Seveneleven…
Ve sonra yine başlıyor. Mekdonald, Şel benzinci ve uzayıp giden sahipsizlik…
Yapay bir düzenlilik.
Evler birbirine benziyor, hepsinde yeşil çimen, bazısında yüzme havuzu.
Sydney Pollack’ın Yüzücü filmini hatırlattı. 60’lı yılların sonlarıydı seyrettiğimde. O zaman bize orta yaşlı görünen bir adam, Burt Lancester yüzme havuzlu evlerin birinden ötekine geçer ve sanki bir nehir oluşur yüzme havuzlarından. Bilinmeyen garip toplumsal sorunlarla akan bir nehir.
Oysa dışardan bakana ne güzel havuzlu evlerdir görünen.
Amerikaya bir protez kola alışabileceğim kadar alıştım bunca sene sonra.
Öte yandan burda yaşamayı, Türkiye gibi canım kadar sevdiğim bir yurda yeğlememin de önemli bir nedeni var.
The right to be left alone (Kendi hâline bırakılma hakkı).
Tükiye’de alacamız dışımızdadır.
Uçuk kaçık herşey meydanda.
Amerika, görünüşte normal görünen epeyce hastalıklı insanla dolu.
Yen içindeki kırık kol hesabı.
Yine de birşey var bu yeni dünyada bizde olmayan.
Garip bir rahatlık duygusu.
Belki aldatıcı bir görünüştür bu kendisiyle barışıklık. Ama orda!
Çetin Altan “Ben Amerikalıları severim” dediğinde nasıl şaşkına dönmüştüm. Solcu gençliğimizin sosyalist idolü. Emperyalist Amerika’nın Amerikalısını nasıl severmiş?
Bir de Teşvikiye’deki kapıcı dairesinde, artritli karısı Cümbüş hanım’la yaşayan postnişin Selman Dede vardı. O da bana “Amerikalılar Mevlevi, ama bunu bilmiyorlar” demişti. Oregan’da Hayati Dede Dergâhında kalmış Selman Dede uzun yıllar.
Kapitalist, emperyalist ve kötü bir ülkeye düşmüştü yolum, tamam da nedense sevmeye başlıyordum ben bu insanları.
İnsanları sevmek değil, birlikte yaşamanın kolaylığını sevmekti bu belki.
Türkiye’de onca yıl, anam-babam da dahil kimse iyi davranmamıştı bana.
Burda birden herkes iyi davranınca şüphelenmeye başladım.
Neden?
Tek bir sebep gelmedi aklıma.
Yoktu çünkü.
Türkiye’de kendimi paraladım insanlar beni sevsin, saysın diye.
Kocam olacak adam bile işyerindeki haspalara bana davrandığından daha iyi davranırdı. Bunu farkettiğimi farkedince de “Kıskanıyo musun” derdi. Kıskanıyordum tabi.
Fakat bunda da utanç yükü bana düşüyordu yine.
Tek savunusu “Yahu onlar yabancı, sen karımsın.”
Lisedeki edebiyat öğretmeni Handan ile matematik öğretmeni Gufran Gökçe hariç tüm öğretmenler çok kötü davrandı bana. Öteki öğrencilere çok mu iyi davranıyorlardı ki? Başka kocalar karılarına daha mı iyi davranıyorladı? Elbette hayır. Ama ben bana olanı hissediyordum.
Türkler (Kürtleri, Ermenileri o kadar iyi bilmiyorum) birbirine iyi davranan bir kavim değil. Bunun kötü bir yan etkisi var: Siz de başkalarına kötü davranır oluyorsunuz zamanla. Öfke birkimi, mağdurun mağdur etme insiyakı.
Ninem Mürşide ”Kolla kendini mazlumun zulmünden” derdi.
Füsun Akatlı’nın dediği gibi, “sevmek öğrenilir.”
Ya da öğretilmelidir.
Kültürel normlar, toplumsal davranışlar bir çeşit sosyal gen halinde aktarılıyor bireyden bireye. Kuşaktan kuşağa.
Jung’un arketip (archetype) diye tanımladığı kollektif hafıza.
Hayvanlarda da var.
Bir köpek, köpeğin ne yapması gerektiğini bilerek doğup büyüyor.
İngiltere’de eskiden kapı önlerine süt şişesi koyarlardı. Sütçü boşunu alır, dolusunu bırakırdı. Bir ara bu ağzı folyo ile kapatılmış süt şişelerini kuşlar gagalarıyla delmeye başladılar. Glaskow’da başladı önce sonra bütün adaya yayıldı. Fenomeni inceleyen ornitologlar kuşlardan bir ikisinin süt içmek için bunu yaptığını, sonra da birbirini görüp taklit ettiğini farketmişler diye durumu izah eden bir yazı çevirmiştim türkçeye Bilgilik isminde bir ansiklopedi için.
Sonra ne mi oldu? Sanırım süt satan çiftlikler şişe kapaklarını daha zor delinir hale getirdiler. Kuşlar da unuttular şişe kapağı delmeyi.
Amerikalılar da birbirine fazla tebelleş olmanın kavgaya yol açacağını bunun da işgücü, hasıla kaybı olduğunu mu öğrenmişti acaba?
Daha sonra, Türkiye’ye bir ziyaret sırasında yazar, karikatürist Ferit abi (Ferit Öngören) ile tartıştık bu konuyu.
Ona göre Amerika diye bir ülke yok.
(Aslında bana da öyle göründü hep.)
Burası bir çıkar salkımı.
İlk gelenler yerlilerden çaldıkları topraklar üzerinde, ev, iş kurmuş, tarla sürmüş.
Herşey hazır olunca ortasına oturup bakmış etrafına ve “Hımm, şimdi bana bir de kadın lazım” demiş. (O çok güzel karikatürize ediyordu).
O sıralarda, yani Amerika bir sömürgeler yelpazesiyken, gazetelerde iki ilan çıkıyor. Birisi “has gun, will travel” (eli silah tutar, seyahat edecektir) diğeri de “has a trunk, will travel” (Çehiz sandığı vardır, seyahat edecektir).
Birçok kadın hiç tanımadıkları erkeklerin evine gitmiş ve onlarla evlenmişler. Gelecek kadının güzel ya da çirkin olması da şansa. Aynı şekilde çağıran erkeğin de nasıl biri olduğu tamamen şansa kalmış.
Beklentiler temel ihtiyaçlara cevap vermek olduğundan bu evliliklerin birçoğu iyi sonuçlanırmış. Birbirine iyi davranan ve çok itici olmayan kadın ve erkek zamanla birbirini seviyordu demek. Yani o allayıp pullayıp şiirlere sarıp sarmaladığımız “aşka düşmek” biraz abartılıyor sanırım.
Bizde de görücü usulüyle evlenen kır kesimi insanlarının birçoğunun evlilikleri, mesela Necati ile ben gibi “aşka düşen” insanların evliliğinden iyi gidiyor.
Geçen yıl Kapadokya’da bir aileye konuk oldum. Çok güzel bir kadındı evin kadını. Nasıl evlendiklerini anlattı. “Bubam çağırdı, bu adam seni istiyo, verdim gitti diycem, dedi.” Ben şaşkın “Eeeee??. “İşte öyle hale aplam, evleniverdik”… “Peki beğenmiş miydin çocuğu”. “Yok abla ilk gördüğümde heçç sevmedimdi. Aman napçam ben bunu dedim” “Eeee, sonra?”
“Sonra sevdim. Şimdi seviyom. Bana iyi davranıyor.”
İşte bu son cümlede gizli tüm sihir, keramet .
Evinde iyi muamele görmeyen kadın, kendisine iyi davranan kocaya kolayca aşık oluyor. Tersi de mümkün. Aşık olup sonra aşktan cayanlar. Benim gibi.
İlk beş yıldan sonra Necati benim için herhangi biri olmuştu. Bana kötü davrananlardan biri. Arada iyi olduğumuz zamanlar yok değildi. Boncuk dizer gibi, o görünmez ipliğe dizdiğim mutlu günler. Yok yok günler değil, anlar. Birisinin size kötü davranmasının en kötü yanı, sizin de ona kötü davranma hakkı kazandığınızı varsaymanızdır.
Cinayet işleyenlerin kafası nasıl meşru bir sebep icad ederse işledikleri cinayet için, işte öyle.
Goriot Baba gibi ne olursa olsun iyi olanlar romanlarda kalmıştır.
Okumayanlar için: Hayatını kızlarına adamış olan eski bir tel şehriye ve ekmek fabrikatörü Mösyö Goriot’nun Madam Vauquer Pansiyonu’na yerleşmesinden sonra meydana gelen olaylar anlatılmaktadır. Servetinin çoğunu kızlarının iyi birer evlilik yapmaları için harcayan Goriot Baba, damatları tarafından istenmemiş ve cimri bir dul olan Madam Vauquer’in pansiyonuna yerleşmiştir. Goriot Baba, belli bir süre sonra para harcamalarını azaltmasından ve en ucuz kata çıkmasından dolayı pansiyonun sahibesi ve müşterileri tarafından aşağılanmaya başlamıştır. Romanda başlıca karakter olan Eugene de Rastignac, soylu fakat yoksul düşmüş bir aileden gelen bir hukuk öğrencisi. Mösyö Goriot’yla aynı pansiyonda kalan Rastignac, aynı zamanda kuzeni olan Madam de Beausent’in adını bir anahtar gibi kullanarak Paris’in ekabir salonlarına girecek, Mösyö Goriot’nun kızları Madam de Restaud ve Madam Delphine de Nucingen’le tanışır. Bu bencil ve sevgisiz insanların elinde oyuncak olan Goriot sonuna kadar sevgiden geri adım atmaz. Hiç imrenilecek bir nitelik değil benim için Goriot’nun sevgideki bu taşkınlığı.
Ben kısasa kısas takılı kalmıştım.
Necati’nin ailesini de ilk başlarda sol romantizm içinde ezilen sınıfın prototipi olarak mı gördüm galiba.
Yoksa kendime ille de bir aile bulmak mı istemiştim.
Yakınlık hissettim dört görümceme, kayınbabama, kaynanama.
Sonra dayılar vardı, yengeler, kuzenler.
Birden kendimi koskocaman bir aile yapısının içinde bulmak mutlu etmişti beni.
Korunmuş ve sevilmiş biri oluvermiştim o deftere attığım bir imzayla.
Öyle olacağımı umuyordum belki de imzalarken defteri.
Toplumunun kültürel mayasını anlayamamış insanları hüsran bekler.
Türkiye’de insan ilişkileri feodal, dini ve ekonomik ön-kalıplar üzerine kuruludur.
Bu ön-kalıplarla yetişmemişseniz insanların kötü olduğuna, size eziyet etmek istediklerine hükmedebilirsiniz. Oysa onlar kendilerinden önce milyonlarca insanın binlerce yıldır yaptıklarını yapıyordur.
Ben babasız, bir uzak akraba elinde, sonra da yatılı okulda büymüştüm.
Bu kalıplardan azade.
Benim bu yeni düzeni anlamam o zaman için mümkün değil.
Ben sanıyorum ki aşık olduk birbirimize.
Evlendik.
Türkiye’de sol harekete katılacağız.
Faşizmi yeneceğiz.
Çocuklarımız olacak onları erdemli, sosyalist insanlar olarak yetiştireceğiz.
Sosyalist devrim olacak.
Solcu ikonu Yılmaz Güney’in karısının, Yılmaz’ın babasının ayaklarını yıkarken çekilmiş fotoğrafının gazetelerin birinci sayfasında yayınlandığı dönemdi.
İnsan anlamadığı bir şeyi yaşayamaz.
Adorno ”Yanlış hayat doğru yaşanmaz” der ya.
Kimse suçlu değildi bu ilişkide ve sona erişinde.
Filmin son sahnesi görüldü.
THE END
Perde karardı.
Sinema ışıkları…
***
Epey uğraştık evliliğimiz dediğimiz mevtayı hayata geri getirmek için, Necati ile.
O Amerika’ya geldi, ben Türkiye’ye geri döndüm.
Delaware Üniversitesi’ne baş vurdum doktora için. Beni uluslararası öğrenciler ofisine yolladılar. Orda Dr. Lomis adında, Rum asıllı bir profesörle tanıştım. Bana yardım etmeye çalıştı.
Çocuk bakımı, konut, iş. Öyle ha dedin mi doktora yapılmıyor ki.
Dr Lomis bana, “Bir yıl kalacaksın Amerika’da, sonra yapamam ben burda diyeceksin ve memleketine (your home) döneceksin. Orda altı ay zor duracak yeniden buraya geleceksin” dedi. Sonradan öğrendim ki bu tipik Amerika göçmeni öyküsüymüş.
Tam da dediği gibi oldu Lomis’in.
Bir yıl sonra geri dönüş.
Baktım herşey daha da kötü.
İş bulmak daha zor. (Evet Amerika’da yaşamış olmam avantaj değildi)
Eski ‘yoldaşlar’ kuşku ve öfkeyle bakıyor.
Fraksiyonlar çoğalmış.
Gazetecilik mesleğine atılmasında küçük de olsa rolüm olmuş Umur Talu’ya gidiyorum Milliyet gazetesinde iyi bir işi olan. Bana “Hale Abla personele git bir başvuru formu doldur” diyor. Ne mi bekliyordum. En azından benim onun için yaptığıma benzer birşey. Beni alıp “Hale Koray Doğru, çevirmen, öğretim üyesi, iş arıyor” demesini, bu işlere karar veren her kimse gazetede. En azından yerinden kalkıp bana “Hoşgeldin” demesini.
Can Aksın’a gidiyorum.
O da “Genç çocuklar var senin kadar iyi dil bilen, sana vereceğim paranın yarısına çalışır” diyor.
Bunları sitem olsun diye yazmıyorum.
Sadece Amerika’ya geri dönüş yolunu döşeyen kaldırım taşlarıdır anlattıklarım.
Amerika’da bir dini cemaat vardır.
Amish (Amiş) Pensilvanya’da yaşarlar. Hollanda’dan kaçmış köktendinci Hristiyanlar. Dışa kapalı bir çiftçi topluluğudur. İncil’i harfiyyen yaşarlar. Aralarından birisi başını alıp “hür dünyaya” katılmaya karar verirse, birinci defasında affolur, “elders” (ihtiyar meclisi) tarafından. İkinci defa ise aforoz edilirsin. Artık toplum seni içine almaz. Reddeder. Annen-baban-kardeşlerin çaresizdir.
Bizim sol çevre de beni bir çeşit aforoz etmiş.
Aziz Nesin, Akşit Göktürk ve Alpay Biber ismindeki kankardeşim hariç hemen hepsi benimle göz temasına bile hevesli değil.
Kendilerine hiç bir faydam dokunmamış insanlardı o üçü oysa.
Birine bir yardımda bulunurken bunu bir yatırım olarak yapmamak gerektiğine katılıyorum. Dost yardımı yatırım değildir.
İş bulma konusunda en büyük destek Akşit hocadan (Göktürk) geliyor.
Oraya telefon, buraya mektup yazıyor.
Hakkımda söyledikleri hakkımda düşündükleri.
O özgüvensizlik günleri için çok değerliydi.
Aziz Nesin de “Gel vakıfta kal istediğin kadar” diyor.
En azından sokakta kalmam.
Evim yok benim artık.
Yabancı olduğum bir duyguyla tanışıyorum: Garibanlık.
Yersiz, yurtsuz oluvermek.
Oğlumu bile görememek.
Pembe yanaklı ilk uyanışıyla mahmur bir sabahın..
Bol bol Orhan Veli.
O hiç özlemem dediğim, inada kan kusturan eski günlere nostalji.
EKMEK
Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı
Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar
Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar
Otların üstüne sırt üstü yatmanın tadı
Avucumda sıcaklığını duyduğum ekmek
Üstümde hatırası kadar güzel sonbahar
O bembeyaz , o tertemiz bulutlara dalar
Düşünürüm bir çocuk türküsü söyleyerek
***
En güzel günler meğer Urgancı’lı yılların Ramazanlarıymış.
Kandillerin yandığı, hoşafların piştiği akşamlarıymış Smirna’nın.
***
Amerikalılar hep bir kültür şoku yaşamaktan söz ederler en son gelenler konusunda.
Benim şokum bizi havaalanında karşılamaya gelen Maria ismindeki ilkokul öğretmeniyle el sıkışmamla başladı ve bir yıl boyunca baş döndürücü bir yoğunlukla devam etti.
Burada ilişkilerin motoru “para”.
Türkiye’de en yoksul günlerde bile para konuşulmazdı o zamanlar.
Biraz ayıp sayılırdı.
Burada tersine. Herşeyin parasal bir nedeni, değeri, amacı var.
Maria şirketten birisinin eski sevgilisi. Bize bir kaç günlüğüne ev sahipliği etmeye talip olmuş her nedense. Tek başına yaşıyor koskoca bir evde. Belki yalnızlık canına tak etmiş.
Bize, özellikle oğlum Can’a çok iyi davranıyor.
Bahçesinde hazan yapraklarını topluyoruz.
Arkadaşlarını davet ediyor.
Herşey iyi güzel.
Sonra alışverişe gidiyoruz süpermarkete.
Jest yapmak istiyorum bize gösterdiği konukseverliğe karşılık.
Ben ödeyeceğim.
Öyle ya, tanımayız etmeyiz bize birkaç günlüğüne de olsa evsahipliği yapacak.
Maria çok seviniyor teklife.
Hiç de saklamıyor sevincini.
Sonra da en az üç aylık ihtiyacı olan erzağı tekerlekli sepete doldurmaya başlıyor.
Tek başına yaşadığı için yine ucuz kurtarıyoruz.
Hımm. Ders 1: Burda “misafire para harcatmam” yok.
Sonra Şikago’da bir arkadaş davet ediyor. Gel burası iyi. İş bol diyor.
Gazeteci, ressam arkadaşım Yücel.
Bir zamanlar ona fotoroman senaryoları yazardım para için.
Yücel bana “çok iyi durumda” olduklarını anlatıyor. “Yani yük olmayız size değil mi?” “Yok hayır katiyyen”.
Bu doğru çıkmıyor.
Durumları konuk ağarlamaya uygun değil.
Acele onlara yakın bir daire buluyoruz.
Elinden iş gelen marifetli biri yanmış bir binayı onarmış, içine üç daire eklemiş.
Üç aile de ‘working class’ (Emekçi).
Şimdi iş bir at ile üç nala kaldı.
Apartman komşumuz bakıcısı olacak Can’a. Bir de kurt köpeği var ki Can ile çok iyi anlaşıyor. Bir araba almam lazım. O da halloluyor. Eski püskü bir Toyota alıyorum. Can arabayı beğenmiyor. Ama bu spor araba diyorum. O zaman tamam diyor.
Bir İranlı kızla tanışıyorum.
Nasrin.
Holiday Inn’de çalışıyor.
Gel sen de çalış diyor.
Ne iş yapacağım ki ben otelde.
Öğretmenim, çevirmenim.
Nasrin yok sakın bunlardan söz etme, işi bana bırak diyor.
“Concierge” diye birşey oluyorum. Yani herşey.
Otelin en üst katı VIP. Oraya garson çıkmıyor.
Burada kalanlara tiyatro, opera bileti, gazete, dergi, sabah kahvesi, akşam kokteyli benden soruluyor.
Otelde çok ilginç insanlarla tanışıyorum.
Bazıları çok iyi. Özellikle siyahlar.
Bazıları oldukça tuhaf.
Bir şantöz var. Mimi.
Hiç tanışmadan arkadaş oluyoruz uzaktan uzağa.
Sesi çok güzel. Bunu farkettiğimin farkında.
Irak ırak gülümsüyoruz birbirimize.
Beni görür görmez o sıralar çok tutulan Jennifer Warne ile Joe Cocker’ın söylediği “Up where we belong “ şarkısını söylüyor.
Nereden biliyor sevdiğimi. Yüzümdeki işaretleri takip etmiş demek.
Bayılıyorum ben bu şarkıya.
https://www.youtube.com/watch?v=OjGoJFgI71I
Who knows what tomorrow brings
The road is long
There are mountains in our way
Love lift us up where we belong
Where the eagles cry
On a mountain high
(Yarının ne getireceğini kim bilebilir. Upuzun bir yol bu. Yol üstünde dağlar sıralanmış. Sevgidir bizi ait olduğumuz yere kaldıracak, Kartalların haykırdığı o yere, dağın zirvesine. )
Bazen de Cat Stevens’in ‘‘Miles from nowhere“ şarkısını söylüyorlar hep beraber. O da bana uyar.
Bazı geceler bana barda garsonluk yaptırmaya başladılar.
“Balkanların en kötü bar garsonuyum” kuşkusuz.
Ama müşteriler affedici.
Bu tuhaf görünüşlü, bu iş için fazlaca tahsilli, minik yabancı kadına hoşgörülü olmayı iş ediniyorlar. Hatta bazıları tüyo veriyor. “Öteki garson seni dirsekleyip öne geçiyor, buna izin verme” diye. Kim siparişi önce kaparsa barmenden, o daha hızlı servis yapıyor ve bahşişi yüksek oluyor. Ama benim hızdan daha önemli bir sorunum var. İçkilerin (özellikle kokteyllerin) isimlerini aklımda tutamıyorum. Yazmam lazım. Vakit yok.
Hangman’s Blood
Bloody Mary
Long Island Ice tea.
Birisi bunu istedi bir gece. Ben de bilmiş bilmiş, Ice tea (buzlu çay) servisimiz yok diyorum. Kahkahalar.
Birisi hâlime acıyor ve sen git barmene Long İsland Ice tea de, diyor.
O zaman bunun bir kokteyl ismi olduğunu öğreniyorum.
Tanrım, öğrenecek ne çok şey var, hiç biri beş kuruş etmeyen.
Müşteriler bana arkadaşça davranıyor.
Servis bittikten sonra masalarına davet ediyorlar. Barmen kocaman bir adam. Ağabey tavırlı. Ona soruyorum, buna izin var mı diye. “İşin bittikten sonra ne istersen yaparsın, kimse karışamaz” diyor ve ekliyor, “This is a free country”. (Burası özgür bir ülkedir) Bu sözü durmadan işitiyorum. Biraz ironik sanırım.
İnsanların benimle konuşmaktan hoşlandıklarını farkediyorum.
Sebebini çok daha sonra anladım bunun. Çünkü dinliyorum.
Birbirine kendilerini anlatmaya alışık bir toplum değil bu.
Dinleyen bulunca boca ediyorlar.
İyi de ediyorlar.
Onları tanımama yarıyor.
John isminde bir garson var.
En iyi arkadaşım şimdilik.
Bazen yemekhanede karşılaşıyoruz.
Nesin, kimsin, nerelisin muhabbeti.
Yeni bir apartmana taşındık. Kliması var.
Vantilatörümü John’a hediye ediyorum.
Arkadaşız ya!
Bir gün bakıyorum, benzinim az ve yanımda nakit para yok. Kredi kartım da yok henüz.
Borcu olmayana kredi yok bu ülkede.
Önce borçlanacaksın, sonra başlayacaksın az az ödemeye.
O zaman kredin var legal tefecilerde.
Bir Türk limuzinci var. Akıl veriyor: ”Ben asla borcumu ödemem” diye.
İkide bir iflas edermiş. “Eeee”… “Sonra kredi sicilin bozulmaz mı?…” “Bozulsun, banka yine veriyor yüksek faizle. Yine ödüyorum birkaç yıl. Yine iflas…”
Hımmm.
Vakit gece yarısını geçmiş.
Oğlum evde bakıcısı ile.
Banka önünde durup bankamatikten para çekmekten huylanıyorum karanlıkta.
Arkadaşım John’dan beş dolar istiyorum benzin almak için.
“Yarın öderim” diyorum.
John ”Olmaz vermem” diyor.
Çok şaşırıyorum.
“Ben sana koskoca vantilatörümü vermiştim oysa” diye geçiyor aklımdan.
Bişey demiyorum, “Vermeseydin” diyecek biliyorum.
Ders 2. Burada ödünç almak, vermek yok.
Bankamatik önünde duruyorum.
Sağa sola bakıyorum.
Karanlık ve ben ve bir de bankamatik süzgün ışığında sokak lambasının.
Arkadaşım John hastalanıyor.
Nedir hastalığı bilinmiyor.
Arada sırada geliyor işe. Fena görünüyor.
Kilo vermiş, hâlsiz, yüzünde kahverengi benekler.
John birgün bana, “I am gay” dedi . “Me too, me too” (ben de, ben de) diyorum gülerek. Şaşırıyor ve hemen “yok sen ‘gay’ olamazsın, kadınlar için ‘lesbian’ kullanılır” diyor.
O zaman anlıyorum “gay” burada benim bildiğimden farklı bir anlamda kullanılıyor. “Neşeli”, “keyifli”, “mutlu” anlamında değil. Gülüyoruz.
Demek John eşcinsel.
Bunu bana neden söylüyor ki.
Genç bir çocuk.
Kimi kimsesi yok.
Dindar bir ailenin çocuğu. Eşcinsel olduğu ortaya çıkınca ilişkiyi kesmiş ailesi.
Nasıl bir şeydir bu, anlayamam hiç.
Eşcinselliğe karşısın diyelim. Dinin öyle buyuruyor. Ama eşcinsel de olsa o senin ciğerparen, evladın. Bu tür püriten dindarlığa duyduğum tiksintiyi anlatmaya bildiğim sözcükler yetmez.
O sıra eşcinsellerde yaygın garip bir hastalık var. Zatürre, sarkoma gibi hastalıkları tetikleyen ve batı Afrika’daki şempanzelerden yayıldığı söylenen bir bağışıklık sistemi bozukluğuymuş. Eroincileri, eşcinselleri, hemofili hastalarını ve Haitilileri etkilediği söyleniyor.
John artık işe gelemez oluyor.
Hastalığın nasıl bulaştığını tam bilmediğim için ben de uzak duruyorum.
Ziyaretine gitmiyorum hastanede.
Bu arkadaşlığa sığmaz biliyorum ama, oğlum var.
Tehlikeyi göze alamam.
Sonradan bu hastalığın bugün AIDS olarak bilinen HIV (Human Immunodeficiency Virus) olduğunu öğreniyorum.
Bazıları, ”eşcinsellere Tanrının cezası” olduğu yolunda imalar yapıyor.
Hep her dinde intikamcı bir Tanrıya inanıyor insanlar.
“Eşcinsellik günah ise neden eşcinselleri yarattın vre” diye sormak yok mı vre?.
John’a ne oldu bilmiyorum.
Bilmek istemediğimden.
Herkesin derdi başından aşmıştır her zaman.
İyi yürekli olmaya gücümüz yettiğindedir alicenaplığımız.
Bir hastane yatağında, kimesiz ölmeyi beklemek nasıl bişeydir?
Gençlikle ölüm arasındaki o soğuk yerde durmak rahatsız edici.
Yaşlı olsan, o da kötü elbette, sevdiklerinsiz, neonlu bir hastane odasında öte tarafa geçme korkusuyla yaşamak. Ölümü korkunç yapan bilinmezliği mi yoksa finalitesi mi bilmiyorum. Geri döndürülemez bir mutlakiyet. Parasız kalsan bir gün para gelir seni bulur. Aşkın bitse eh bitmeyen aşk var mı ki dersin yürürsün öteki aşka doğru. Ama ölüm. Ölüm sensiz de orda. Seni bekler. Öldüğünde artık ‘sen’ yok.
Öldüğünde ölüm bile yok.
Upuzun bir yokluk, hiçlik, varlıksızlık.
”Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece” mi acaba gerçekten? Ya değilse?
Ya Dante Alighieri’nin İnferno’su gibi bir yerse öte taraf?
Eşmerkezli iç içe dokuz daire. Her dairede başka günahkar. Yaşarken, gelecekten haber veren günahkar, kafası arkalarına dönük vaziyette dolaşır durur önünü görmeden. En iç dairede Şeytan’ın buzların içinde hapsolduğu en son noktaya ulaşılır. Cehennem yanılan yer değil buzlar içinde donulan bir yer ise? Açeron nehri kıyıları cehenneme girişin geçitinde ise?. Ya Kharon tarafından ölü ruhlar cehenneme taşınıyorsa?.
Kapısında ”Ey bu kapıdan girmek üzere olan sen! Bütün umutlarını terket de gel!” yazan bir kapıysa ”arkasında güneş doğmayan o büyük kapı?”.
Ya aşkın bittiği andaki acıya benzer bir acıyla kalıyorsak sonsuza kadar?
Yok, yok o kadar acımasızlık bir arada olamaz.
Hiçlik, varlıksızlık daha iyi gibi görünüyor bana.
Dante şiir olsun diye demiştir onları hep.
Evet evet, mutlaka öyledir.
Bazı geceler uykumu kaçırıyor orda yapyalnız ölmekte olan biri olduğunu bilmek ve omuz silkiyor olmak.
Bana ait olmayan bir vicdan azabıyla düşüyor kafam yastığa.
Insomnia eziyetçi bir maşuka.
Uykusuz geceler varlığın en zor taşınan anları.
Sabahın üçü bilir bütün sırlarınızı.
Balkona çıkıyorum. Artık bir balkonumuz var çıkacak, çıkıp karanlığa bakacak..
Ateşböcekleri serseri.
Aynı Türkiyedeki gibi.
Aklımın diline takılmış o şehnaz divan.




