
Nadan, nobran, kadir bilmez, hatır tanımaz insanlarızdır bazen.
Bazılarımız.
“Heyy senin ayağın sakat, gözün şaşı, dişin kazma, sevdiğin üstüne yar mı sevmiş vah vah” demeyi dürüstlük sayarız.
Ya da öyle sandığımızı söyleriz.
Acıtmaktır asıl amacımız.
Gizleriz.
Öyle olmayı bilmeyen, anlamayan insanlar var yeryüzünde.
Ben rastladım.
Gün değil yıllardır, sırtımda yorganım bekliyorum dönmeyi doğduğum topraklara.
Korkuyorum bu dönüşten aslında.
Çok canımı yaktılar Türkiye’de benim.
Arkada bırakacağım çok şeyim yok.
Ama bırakamayacağım bir şey var.
Kapadokyalı Yanni.
Rintlerin rindi.
Edep, erkân, yol ustası.
Dilenci kılıklı prens, masaldaki.
Hiçbir yere ait değil.
Her canlıyla akraba.
“Atalarımın toprağında ölsem” demedi.
Ölüme inanmıyor.
Ama onu bir çinî kavanoz içinde yanımda taşıyıp, Bozkır’ın rüzgârına savurmak zorunda kalırsam bir gün, ruhun vuslatı gerçekleşecektir.
O günü düşünmek dahi istemiyorum.
Kapadokyalı ile 1985’te tanıştım.

Türkiye’ye geri dönmeyi düşündüğüm yıldı.
‘Credit history’ dedikleri borçlanma sicilim olmadığı hâlde, Rum asıllı ev sahibim İrene, ‘stüdyo’ dedikleri tek göz odayı kiraladı bana, Türkiyeli olduğumu söyler söylemez.
Oysa kimse sana ev kiralamaz, araba satmaz boğazına kadar borçlu değilsen ve borç taksidini zamanında ödemiyorsan. Ben yeniyim ülkede o zaman.
Daha borcum filan yok.
İrene, “seni annemle ve dayımla tanıştırmak istiyorum” dedi.
Fazla kafa yormadım.
Kimsenin dayısıyla, emmisiyle tanışmak önceliğim değildi.
Hayatıma bir düzen vermem lazım.
Gelgelelim annesi yolumun üzerindeydi.
Uğradım işe giderken.
Saçları akpak bir Anadolu kadını, evinin mutfağında pencere önüne yerleştirilmiş bir kanepede oturuyor.
İsmi Diana.
“Ama” dedi “Bunlar bana Diana derler. Ötedeyken ismim Despina’ydı”
Kapadokyalı Despina’yla böyle tanıştım bir Eylül akşamı.
Ağustos böceklerinin cırlaması hâlsizleşmeye başlamıştı.
Nemşehir (Nevşehir) dediği bir İç Anadolu kentindeki, Türkçe adı Suvermez , Rumca adı Floighta olan köyünde bıraktığı çocukluğunun anılarını emanet etti bana.
Her akşam uğramaya başladım iş dönüşü.
Çocukken babası Yorgi’nin köyü basan eşkiyadan korumak için onu ve annesini sakladığı Derinkuyu’daki yeraltı kentlerinde gezdiriyor beni. Sonra daha yedi yaşındayken o inanılmaz mübadele. Bir gece ellerine bir kâğıt (o kayıt diyor) veriliyor. Kuşaklar boyunca yaşadıkları yurttan çekip gitmeleri söyleniyor.
Nereye?
Onu demiyorlar.
Yunanistan’a?
Ora nere?
Bazı yeğen, kuzen, hısım akraba daha önce gitmiş.
Kimbilir neredeler.
Anne Vasiliki “ben bir yere gitmem” diyor.
Türkçe/Rumca karışık bir dilde konuşuyorlar.
Baba Yorgi bağı bostanı satıyor.
“Geleceksin, inat etme. Git diyor devlet. Devlete karşı mı çıkacaksın vre?”
Kara trene atlayıp gidiyorlar bir bilinmeze.
İlk durak Selânik.
Orda onlara kötü davranmışlar.
Üzerlerine kireç atmışlar. (Mikroplusunuz diye)
Türk piçleri demişler.
Türkiye’de gavur dölü, Yunanistan’da Türk piçi.
Adaletine osurduğumun dünyası.
Zulmü yol etmiş.
Romalılar’dan bu yana, yani »our lord » İsa efendimiz doğmadan 44 yıl öncesinden beri, iri kıyım insanları arena denen mekandaki aç aslanlara yedirmenin pek güzel bir spor olmadığını öğrenmişiz bi tek.
O kadar!
Despina, onu köyünden koparanları hiç affetmiyor.
Affetmeden de öldü kollarımda.
Yedi yaşında Floighta’da bıraktığı ‘best friend’ Leyla’yı, keçisini ve kazını sayıklayarak.
Ona söz verdim, bir gün seni götüreceğim Suvermez’e diye.
Belki bu yıl tutarım sözümü.
Yanıma tarağını ve gözlüğünü alarak.
Despina’nın gizli bir tutkusu var: Hodja Nasreddin.
Çocukken ya Türkçe ya da Rumca dinlediği hikâyeleri kafasında İngilizceye tercüme etmiş farkına bile varmadan.
»Bana şeyi anlatsana, hani şu gökte kaç yıldız var diye sormuşlar o da bir milyon yediyüzbin seksen altı demiş. Hadi canım nerden biliyorsun? demişler ya, o da inanmazsanız sayın demiş ».
En sevdiği iki hikâyeden birisi “Yeni ay doğduğunda eski ayı ne yaparlar? Kırpıp yıldız yaparlar”, diğeri ise “Hoca saz çalıyor. Ama sazın tek bir perdesini tutmuş aynı notayı çalıp duruyor. Öyle saz mı çalınır yahu, bak saz ustasının eli gidip geliyor perdeler arasında, Hoca: onlar benim bulduğum notayı arıyorlar diyormuş ya işte onu anlatsana”
Tesadüf benim de sevdiğim bir halk kahramanıdır Nasreddin.
Her akşam işten gelirken yeni bir hikâye düşünüyorum.
Kazan doğurdu, göle maya, sen de haklısın,
Akşehirli hocamızın bize attırdığı kahkahalarla çınlıyor Chevy Chase’deki tuğla evin mutfağı.
Despina da “Kardeşim Yanni ile tanışmanı istiyorum” dedi bir gün.
Bir çöpçatanlık kokusu almıştım bu işte. Önce İrene sonra anası.
Ben sevmem öyle şeyleri pek.
Hı hı dedim geçiştirdim.
Sonra bir gün İrene’in küçük kızı Marina geldi ve annem seni yemeğe çağırıyor dedi.
Pazardı.
Dünya Sağlık Örgütü’nde (WHO) çalışacak genç bir doktoraTürkçe dersleri veriyordum.
»Öğrencim gidince uğrarım »
Yemek bahçede, »cook out »
Masada sessiz sedasız oturmuş, Amerikalıya hiç benzemeyen adamla konuşmaya başladık.
Kapadokyalı Yanni ile böyle tanıştım ve ondan çok şey öğrendim.
En çok da iyi bir insan olmanın pratik faydalarını.
Ne yazık ki, insan çabuk öğreniyor, insanlık yavaş.
O Yozgat türküsündeki gibi »Dersini almış da ediyor ezber » ile iyi insan olunmuyor ki abicim. Herkes Yanni gibi anadan doğma iyi değil.
Üstünde çalışmak gerek.
Reerkarnasyon inancına göre, ruhlar gidip gidip gelirmiş, yeni bedenlere iliştirilmiş olarak.
Her gelişte, geçen defadan öğrendikleriyle biraz daha erdemli, olgun biri olarak.
Görmüş geçirmiş ruhlar ve tabi benimki gibi turfandalar.
Kapadokyalı : “Babam ve annem hep Türkçe konuşurlardı evde” dedi. “Fakat ben öğrenemedim hiç. Ne Rumca ne de Türkçe. Babam beni severken bir şey söylerdi. Hep merak ederim ne demek olduğunu”
“Hatırlıyor musun?”
“Aaa evet hatırlamaz mıyım, bugünkü gibi kulaklarımda sesi”
“Ne derdi?”
“Kopolukopek!”.
Tercüme etmeseydim iyi olurmuş. Çünkü “Allah allah babam neden beni, ‘dog, son of a dog’ diye severdi ki?” diye pek şaştı.
Anadolu’da bazen çocukları severken garip söylemler kullanılır, aslında şefkat ifadesi, filan diye anlatmaya uğraştım ona.
Mistisizmden söz ettik.
Amerikalı mistik Alan Watts’dan laf açıldı.
Yanni: “Alan Watts da kim, sen bütün zamanların en büyük mistiklerinden birinin toprağında doğmuşsun, ondan söz et bana” dedi.
Sonra Rumî dediği Mevlana’dan söz etti.
Tınısı hiç değişmeyen bir sesi vardı.
Ömründe hiç kimseye kızmamış, öfke tanımamış birinin sesi.
Hınçsız bir erkekle tanışmak gülsuyuna batırdı yüreğimi.
Türkiye’de erkeklerin çoğu genellikle kendilerinden söz eder ya da toplumdan, siyasi düzenden, kötü anne-babadan ya da muhannet (ihanet etmiş) yâr ile ağyardan yakınır durur. Baştan çıkarılması gereken potansiyel sevgili değil kadın da mübarek, sanki ağlama duvarı.Ya da bilmem, belki ben hep öylelerine çattım.
Siyasetten, dünyanın hâlinden, yoksulluktan, zulümden söz açıldı masada.
Hep gelir oraya dayanır ya konu.
Malum kötü insanlarla doludur dümeni kırık dünya.
Ah bir kurtulsak onlardan, bir yok etsek onları, kapitalizm sona erecek, evrensel sosyal adalet köşeyi dönecek.
Herkes kötülerin ne kadar kötü olduğunu anlata dursun, Kapadokyalı:
“Rumi’ye göre, İlahi (Divine), kötüleri de sever, annenin haylaz çocuğunu ötekilerden çok kayırdığı gibi” dedi. Birşey demedim ama: Kötüleri cezalandıramayan Allah’tan kime ne hayır gelir ki diye geçti içimden.
Garipti bu adam.
Hiçbir dine inanmayan, yine de dinin iyi birşey olduğunu düşünen biri.
Üstelik teorik fizik bilimcisi.
Bunu o zaman bilmiyordum.
Sık sık buluşmaya başladık.
Dördüncü ya da beşinci buluşmamızda “Sen ne iş yapıyorsun” diye sordum.
Çok döküntü bir araba kullanıyordu. Koltuklarını köpekler dişlemiş.
İki köpeği varmış.
Üstü başı da kıl pranga kızıl cengi değil.
“Emekliyim”dedi.
Hımm.. “Nerden?”
“Bir laboratuvarda çalışıyordum. Sağlığım bozuldu. Emekli oldum”
Daha fazla kurcalamadım.
Despina kardeşinin teorik fizik bilimcisi olduğunu, ülser olunca emekliye ayrıldığını anlatıncaya kadar, Kapadokyalı’nın, konusunda önde gelen bir fizik bilimcisi olduğunu bilmedim.
Bu da ilginç geldi.
Türkiye’de genellikle insanlar mesleki başarılarını övünç meselesi olarak hemen masaya koyarlar ilişkide.
Bunu yapmayanlar da hep ‘ tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ edilirler.
Üniversitede öğrenciyken bir ilaç firmasında sekreterlik yapıyordum. Bir gün müdür “Senin ingilizcen bayağı iyi, nerden öğrendin” diye sormuştu. “İngiltere’de” dedim.
Bilmeyişine şaşmıştım.
Beni CV’mi okuduktan sonra işe aldıklarını sanıyordum.
Meğer en az ücreti ben istemişim, ondanmış.
O günden sonra bana daha saygılı davranmıştı şirkettekiler.
Galiba Nasreddin’in kürkü gibi bir şey akademik başarı.
Çok acılardan geçmiş bir ‘mübadil’ ailenin Amerika’daki ilk kuşağı.
Baba hasta, anne diyabetten kör oluyor, kızkardeş şizofren.
Herkese bakmayı öğrenmiş Yanni, kızların peşinde koşulası yaşlarda.
Bakılmaya alışkın olmayan ben, buna alışmak için, biraz uğraştım.
Zor olmadı. Hatta pek hoşuma gitti.
Artık, Anglosakson destanı Beowulf’taki Grandel’e benzeyen yedi başlı ejderha -hayat- ile tek başıma savaşmak zorunda değildim.
Yanni ya da Amerikalıların verdiği isimle John öyle ortalarda dolaşıp şu şöyledir, bunu böyle yapmalıdır diye vaaz veren biri değildi.
Aşk şudur, hayat budur, ölüm odur genellemelerini de yapmıyordu.
Her sorunun cevabı, baktığın yerdedir.
Bir güz akşamıydı. Ortalık serinlemiş.
Hava kararsam mı kararmasam mı diyor.
Yanyana dolaşıyoruz bahçede. Yerde on santim çapında yuvarlacık bir oluşum gördüm. Bir tekmeyle dokunarak “What’s this?” diye sormama kalmadı oluşum param parça oldu. Kapadokyalı : “It was a perfect mushrom until you kicked it”. (“Sen tekmeleyene kadar mükemmel bir mantardı”).
Böyle durumlarda genellikle, canlılara saygılı olmanın erdeminden, o zavallı mantarın da bir canı olduğundan falan filan söz edilir oysa.
Bu vaazlar bir kulaktan girip ötekinden çıkar.
Bu olayı 25 yıldır hatırlıyorum.
Bir gün eve geldiğimde Yanni’yi bahçede bir ağaca merdiven dayamış tırmanırken buldum. Tepeden tırnağa plastik bir torbaya bürünmüştü.
Bana “sakın buraya gelme” diye bağırdı. Tamam.
Sabırla bekliyorum.
Ne yaptığını çok merak ediyorum.
Uzaktan elinde bir şey tuttuğunu gördüm.
Onu ağacın dallarından birine yerleştirmeye uğraşıyordu.
Sonra işi tamamlamış olmalı ki geldi.
“N’apıyordun” dedim.
Çok olağan bişeyden söz eder gibi : “Eşekarısının yuvası düşmüş, yerine koyuyordum” dedi.
Sesindeki olağanlığa kulak veren her gün yapılası rutin işlerden birini yaptığını sanır. “Hiiiç, elma topluyordum” der gibi…
Eşekarılarının yuvasını kim n’apsın be adam!
“Ağaca neden yerleştiriyoruz eşekarısı yuvasını?”
“Biz buraya gelmeden önce onlar buradaydı”.
Bir görevdeyken Kaliforniya’da, Meksika sınırında bir otelde kalıyordum. Tercümanı mihmandarı olduğum şahıs Ege Üniversitesi’nden bir biyoloji profesörü.
Kiralık arabayı odamın balkonundan görünecek bir yere park etmiştim.
Arabanın plakası yoktu. Kiralayan şirkete sebebini sordum. “Yeni araba, ondan” dediler ve bir karton üzerine bir takım sayılar yazıp arabanın arka camına iliştirdiler.
Ertesi sabah önce Dizneyland gezilecek (Biyoloji profesörü neden Dizneyland geziyor diye sormayın, cevabım yok) sonra havaalanına gidip arabayı teslim edeceğiz. Ordan da ver elini New York.
Sabah uyandığımda arabanın yerinde yeller bile esmiyor. Hava sıcak ve ağır.
Herhalde gece başka bir yere park ettim, yanlış hatırlıyorum diye koştum otoparka. Dört dönüyorum, araba yok.
Resepsiyona soruyorum.
Zaten İngilizce konuşan kimse hakgetire.
« No lo sé… No lo sé… » (« bilmiyorum ») deyip duruyorlar. Ama gözlerini kaçırarak.
Çılgına döndüm.
Para kazanayım derken ister misin şimdi arabayı ödetsinler bana.
Acele Yanni’ye telefon ettim. « Çok kötü bişey oldu… Eyvah… »
O, dünyanın en sakin seslerinden biriyle « Hale, get a grip »… dedi. Sonra da derin bir nefes alıp ne olduğunu yeniden anlatmamı istedi. Aynen yaptım. « Kiralık arabayı park ettim dün gece. Şimdi yerinde yok »…
»Peki » dedi. « Hemen polisi ara ve arabam çalındı diye rapor et. Ama önce git iyi bir kahvaltı yap. Yumurta ye. Protein kan şekerini dengeler. Sonra da arabayı kiraladığın şirkete telefon edersin »
Kendi kendime ne diyor bu yahu. ne kan şekeri, ne proteini, ne yumurtası, diye söyleniyorum…
Yine de dediklerini harfiyen yaptım.
Ne yapacağımı bilemediğimden.
Polis geldi. Birkaç form imzalattı.
Şirket de « Bir saat içinde size yeni bir araba gönderiyoruz » dedi.
Biyoloji profesörü Dizneyland’a bir saat gecikmeli gitmekten çok rahatsızdı.
Dinlemedim bile.
Sanırım otelde çalışanların da nemalandığı bir çete vardı.
Arabayı sınırdan Meksika’ya geçirip, parçalara ayırıyorlar ve parçaları satıyorlarmış.
Arabanın plakasının olmaması da bundanmış.
Oğlum Can dokuz yaşındaydı Yanni’nin yanına geldiğinde.
Ona ‘dad’ (baba) demek istedi diğer Amerikalı çocuklar gibi.
Yanni: « Bu benim çok hoşuma gider ama babanı üzer sen bana John de » dedi.
Can’a babası gibi davrandı. Üvey baba gibi değil. Fark şu: İnsan başkasının çocuğuna gayet iyi davranır, sesini yükseltmez, azarlamaz. Öz baba öyle değildir.
Necati’den ilk ayrıldığım zaman eskiden sevgilim olan biri evlenme teklif etmişti.
O da boşanmış.
»Can’a kendi çocuğunmuş gibi davranabilir misin? » diye sormuştum.
»Onu bilemem ama çok iyi davranırım » demişti.
O cevap yetti bana kararımı vermem için.
İnsan kendi çocuğuna hep iyi davranamaz. Bazen kaşlarını çatar, hatta hafifçe kulağını büker.
Çocuk sahibi boşanmış kadınların en büyük sorunu budur yeniden evlenme kararı verirken. Aşk maşk fasarya.
Önce çocuğuma iyi bir model olmalı hayatıma girecek erkek.
Can ataerkil bir toplumda doğan erkek çocuklarının bazı kültürel takıntılarıyla gelmişti bu aileye. Ben araba kullanırken »Anneler araba kullanmazzz… » diye bağırdığını hatırlıyorum.
Yanni’ye anlattım. »Arabayı durdurup ‘yürü o zaman sen de’ deseydin » , »Ya da ‘gel sen kullan’ deseydin » dedi.
Bir defa daha söyleyince ben de öyle dedim.
Son oldu.
Yeni normlarla tanıştı oğlum üveybaba sayesinde: »Erkekler kadınların yanında kanepeye uzanmaz, çorapsız dolaşmaz. Kadınları küçük düşüren şakalar asla yapamaz… » (Pek solcu çevremde sık sık duyduğum espriler ‘kadından muhtar etmişler, zemheride koyunları kırpmış’; ‘Che Guevera karı dırdırından usanıp dağlara çıkmış’ türünde olduğundan bunların çocukta iz bırakmamasına çok seviniyorum)
Bir mizah yazısında : »Öz be öz çocuğunuzu boğmak geçerse içinizden korkmayın. Eyleme geçmediği sürece normaldir » yazıyordu.
Bir kadının tek başına bir çocuk büyütmesi zor.
Anne olmadan annenize neler çektirdiğinizi asla bilemeyeceksiniz.
Yanni olmasa Can’ı yetiştirmekte zorlanırdım.
Anadolu (belki başka yerler de vardır böyle) en iyiyle en kötünün, en banal ile en rafinenin, en has olan ile en kofun, en soylu ile en müptezelin yanyana, içiçe olduğu bir coğrafya. Mario Levi’den duyduğum bir söz vardır. İbn-i Haldun’a mal edilir. »Coğrafya kaderdir ».
Sanki tanrılardan birinin boş vaktine denk gelmiş, almış bizim Kapadokyalıyı, Hatti’nin ülkesi Anatolia’nın en güzel ‘hasletleriyle’ süslemiş püslemiş, üzerine de ‘icing’ 1 olarak amerikalılığın en güzel karakteristiklerini eklemiş.
Kapadokyalı beni, Paris Opera Balesi’nin, Kuğu Gölü balesine davet etti.
Rudoplh Nureyev.
Aman tanrım. Asla kendi kazancımla gidebileceğim bir gösteri değil.
Arada Kennedy Center’in o bordo halılarla kaplı güzelim ön salonuna çıktık.
»Şarap içmezsin değil mi? » diye sordu. Bir şey anlamadım. »Yaşım tutuyor » diye lüzumsuz bir espri yaptım. Sonradan bunun da ‘Müslüman’ olduğum varsayımıyla ilişkili olduğu anlaşıldı.
Nureyev 1993’te öldü. Ben böyle bir sanatçı ile aynı mekanda olduğuma hâlâ inanamam. Dans etmiyor. Uçuyor. Elleri ayakları yok. Görünmeyen kanatları var. Yıllar sonra Yehudi Menuhin ve Pavarotti’yi sahnede seyrederken de aynı ‘çimdikleyin beni’ duygusuna kapıldım.
Bir dilencinin bütçesi, bir prensin sanat sevgisiyle doğmak şanssızlık.
Ya da belki değil.
Nereden baktığınıza bağlı.
Yanni pek ailesinden, geçmişten söz eden biri değil.
« Tarihe bakmanın yararı yok » der.
»Now is all we have » (Varımız yoğumuz şu an)
Aileyle ilgili öğrendiklerimin hemen hepsini Despina’dan öğrendim.
Despina Kürtleri sevmezdi. Bu bana tuhaf gelirdi.
Bir azınlığın mensubu neden başka azınlıklara bu kadar garezliydi?
Türk-Kürt çatışmalarından söz ederken Kürtlere yapılan haksızlığa gelip dayansa konuşma, hemen »They deserve it » (« Beter olsunlar, müstahaktır gibi bişey ») derdi.
Sonradan anladım sebebini.
Suvermez (Köyün adının Suvermez olması gelenlere şarap ikram etmeleri nedeniyleymiş. Üzüm bağları varmış. Şarap yaparlarmış.) köyünü zaman zaman Kürt çeteler basar haraç alırlarmış. Onlar gelir gelmez dedesi bütün kadınları Derinkuyu yeraltı kentine saklarmış. Bazen bir iki hafta kalınırmış o loş labirentlerde. Ona korkulu anlar yaşatan kimselerle özdeş kalmış Kürt sözcüğü kafasında. Bu hikâyeyi belki de anlatılırken işitmişti birilerinden. Duya duya sanki kendiniz yaşamışsınız gibi gelmeye başlar bir süre sonra.
Hikâyeyi ne zaman anlatmaya başlasa çocukları (üçü kız bir erkek dört çocuğu var) gözlerini yuvarlayarak »There we go again » (« yine başlıyoruz ») diye inanmazlık gösterirlerdi. Sanki uyduruyordu bütün bunları anneleri.
Anlattıklarının gerçek olduğunu, tarihi geçmişi M.Ö. 7. yy’a kadar uzanmakla birlikte bu yeraltı labirentlerinin Bizans döneminde Hristiyanların saklandığı mekânlar olduğunu anlattığım zaman Despina çok sevinmişti.
Artık yalan söylemediğini bilen, ona inanan biri vardı.
Despina’nın Kapadokya’daki hayatıyla ilgili bir başka hikayesi de dedesi Yorgi’nin (Her erkek ya Yanni, ya Yorgi bu ailede) Müslüman köylerde, dürüstlüğü ve iyi yürekliliği nedeniyle özel saygı gördüğü ve kendisine Hacı Yorgi lakabı verildiğiydi.
Yanni’den işittiğim tek hikâye ise babasının yıllarca Nevşehir’de bir imama posta havalesiyle para gönderdiğiydi. Baba ölürken oğluna adresi verir ve bir süre Yanni gönderir parayı aynı adrese.
En sonunda bu adreste böyle biri yok yazısıyla para iade edilir.
İmam ölmüş olsa gerek.
Taa Amerika’dan Nevşehir’e neden para gönderiyor bir Rum?
Attan düşüp ayağı kırılmış babaYorgi’nin. Hastane yok yakınlarda. İmam efendi aynı zamanda yörenin kırık-çıkıkçısı. Yorgi’yi karga tulumba imamın evine götürüyorlar. O da zifte sokup kırığı sabitleştiriyor.
Neyseki ayak ziftten sağlam çıkıyor.
Yorgi’nin imama olan gönül borcu da böyle ödenmeye çalışılmış.
Ne hikâye ama.
Yanni sık sık “Annem seni tanısa severdi” der.
Neden bilemem ama galiba ben de onu.
Durmadan Kwai Köprüsü (The Bridge on the River Kwai) filmini seyretmeye gidermiş. 1957 yapımı upuzun bir filmdir.
Ne bulduysa o filmde. Belki saklanacak sessiz bir mekan.
Gözleri diyabetten kör olduktan sonra bile gider hem de iki tur seyredermiş.
Çocukları, ailesi yanında olsun da dünya umurunda değilmiş Vaso’nun.
Durmadan Amerika’daki herşeyden şikayet edermiş. Öte dediği memleketini özlermiş. Ötenin fasulyeleri, ötenin biberleri… “Biz bu marulları eşeklere bile yedirmezdik” der dururmuş. Ölene kadar tek kelime İngilizce öğrenmemiş. Her yere oğlu ile gidermiş bu yüzden. Tercüman olarak.
Arada kocasıyla ağız dalaşına girer ve “Hep sizin yüzünüzden. Kemal’i kızdırdınız, evimizden yurdumuzdan olduk” diye çatarmış kocasına.
“Siz” dediği koca, Chios (Sakız) adasından yani ona göre Yunanlı…
Kendisi Nevşehirli.
Yani Osmanlı.
Bu yörede yaşayan Rumlar Türklere çok benziyorlar.
Bir tarihçi tanıdım Bloomington, Indiana Üniversitesi’nde.
“Onlar Karaman, Hristiyan türkleridir” demişti.
Evlerinde Türkçe konuşulurmuş.
Baba Yorgi “Bazı şeyler var ki Türkçeden başka dilde anlatılamaz” dermiş.
Yanni ne Rumca ne de Türkçe öğrenmiş.
“Karpus kestim yeyesin”den başka Türkçe bi şey diyemedi.
Ama birgün oğlum Can’a, evde bulduğu en küçük tişörtü giydi diye “Oğlum üzerinde yastık kılıfı gibi olmuş bu” dedim. Yanni de »Neden çocuğa ‘pillow case’ dedin » diye sormuştu.
Bazı şeyleri hatırlıyor demek ki.
Yanni insanlar da dahil çevresindeki tüm canlıları mutlu, güvenli ve rahat görmeyi seviyor. Hobisi sanki. O yüzden hep ‘erketede’.
Kim ne sever, neden tad alır. Eve gelen misafirlerime (“misafirlerime” diyorum çünkü onun sadece akrabaları gelir) de bu rejim uygulanır.
İlk yıllarımızda birgün bana “Hale senin en çok ‘ah şuyum olsa ne mutlu olurum’ dediğin eşya nedir?” diye sormuştu. Doğrusu hayatımda duyduğum en tuhaf sorulardan biriydi. Yine de bekliyormuşum gibi cevabı hazırdı, her nasılsa. »cuckoo clock (guguklu saat) » dedim. »Hımm o kolay, bodrumda var bir tane Black Forest*… Almanya’dan almıştım. Başka…??? »
Ben de söyledim : “Hani yazı masaları vardır, istasyonlarda olur, üzerini tırrrr diye çekip örtersin ince çubukların birleştirilerek yapıldığı bir kapakla…”
“Ona roll top desk derler”dedi.
Aradan üç ay geçmişti. Bir telefon geldi. “Cherry (kiraz ağacından) roll top desk tamamlandı, gelip alabilirsiniz” diye. Doğumgünümdü.
Doğumgünlerimde kitaptan başka hediye almamıştım.
Gittik. İnanılmaz bir roll top desk.
Taşınırken onu geride bırakmak zor gelir bana.
Bir defa da, en sevdiğim çiçek, kokulu güldür demiştim.
Hani bana gül getirirsen kokusuzundan getirme gibisinden.
Bir sabah baktım bahçeyi kazıyor.
21 gül fidanı dikti.
Bütün bunlar iyi, hoş tabi, fakat asıl sevgi ifadesi oğlum Can’ı yetiştirmesidir.
Elalemin çocuğu gibi değil, kendi haylaz haşarı çocuğu gibi.
Hep en öne çocukları ve bakıma muhtaç herkesi, herşeyi çıkararak.
70 yıl şizofren bir kızkardeşe, 15 yıl gözleri görmeyen bir anneye, 10 yıl lösemi hastası bir eşe bakan biri nedense hizmet görmeyi hiç kabullenemiyor. »Çay içer misin? » sorusuna cevabı »Kendine yapacaksan bir bardak alırım ».
Can’ın okulundan telefon ettiler bir gün.
“Görüşmemiz lazım. Can’ın okuldan uzaklaştırılması gerekebilir”.
Gittik. Okulun müdürü anlattı.
Dokuz yaşındaki oğlumuz arkadaşının gözünü morartmış bir yumrukla.
Çok üzüldüm.
Anne baba ayrı çocuk, işte problemli. Şiddete meyilli demek.
Yanni gayet sakin “Çocuğa sordunuz mu, arkadaşına neden yumruk attığını”dedi.
Müdür : “Nedeni önemli değil, arkadaşına vuramaz, okulumuzda şiddet ‘unaccapteble’ (kabul edilemez).”
Yanni yine aynı duayen sesiyle, “Bence soralım, merak ettim” diye devam etti.
Oğlanı çağırdılar.
Oflaya poflaya, iki ayağından önce biri sonra da diğeri üzerine ağırlığını vererek anlattı. “Durmadan bana gobble gobble (gulu gulu gulu) diyor. Hindinin karnından mı çıktın diye dalga geçiyor”dedi. “Uyardım kendisini, dedim ki bir daha söylersen yumruk atarım. Söyledi. Ben de yumrukladım. Sözümü tutmak zorunda kaldım.
Üzgünüm ama mecburdum.”
Müdür gülmemek için kendisini zorluyordu.
Yanni : “Ben oğluma sıkı sıkı tembih ettim. Hiçbir kavgayı sen çıkarma, fakat kavga çıktığında gerileme asla diye” dedi.
Gözü moraran velet de huzura çağrıldı.
Özürler dilendi.
Turkey‘nin hindi demek olduğu kadar, güzel bir ülkenin ismi olduğu filan anlatıldı psikolog tarafından.
Bir başka gün, bitişik komşumuz doktorun evinden sesler geliyordu.
Çıktım ne oluyor diye bakmaya.
Akşam alacasında, bahçedeki bütün ağaçların tepesinden aşağıya beyaz şeritler sarkıyordu. Oldukça şiirsel bir manzara. Yanni ve oğlum da çıktı. Katıla katıla gülüyorlar.
“Ne bu?”
“Dr. Pettersonların evini tipilemiş birileri”dedi Can.
“O ne demek?”
“TP anne ya işte”
Kapadokyalı bocaladığımı görünce anlattı. Toilet Paper…
Bir kasa tuvalet kağıdı getirmiş çocuklar fırlatmışlar ağaçlara.
“Neden, yahu?”
Jason’un arkadaşları intikam almış.
Arkadaşının kız arkadaşı ile çıkmaya başlamış Jason.
Bundan daha saçma bişey duymadım ömrümde.
Ben olsam polis çağırırım.
Herkes yerlere yatıyor gülmekten.
Benden başka.
İşte yine:
“Türklük seni heryerde yakalar!”
Kapadokyalı Gezi olaylarına kadar Recep Tayyip Erdoğan’a toz kondurmazdı.
O günden sonra “He is out, he will have hard time to find his briefcase out of his office” dedi. (“İşi bitti. Makamından çıkıp giderken evrak çantasını taşıyan kimse bulamayacak”). Hâlâ da bunda ısrar ediyor.
Kanser olduğum zaman saçlarım döküldü kemoterapi sırasında.
Nedense bu bana çok oturdu. Meğer ne önemliymiş saçım.
Yanni aynada kendime bakıp ağladığımı görünce, yanımda durdu ve “Ne üzülüyosun, seninkiler hiç değilse geri gelecek. Ya ben ne yapayım” demişti saçsız başını göstererek.
Göğsümün kısmen alınması da sarsmıştı beni tabi.
Kadınlar cinselliklerinin önemli bir bölümünü memeleriyle özdeştiriyor.
Belki erkekler öyle gördüğü içindir. Bilemem.
Göğsünün bir yarısı değil kesilip alınan.
Kadınlığın neşterlenmiş.
O zaman da, “Hayatımın en büyük erotik fantezisiydi tek göğsü alınmış bir kadın” demişti ve çok gülmüştüm.
Bir Amerikalı kanser hastası arkadaşım da “Bak Hale, bir süre »waxing » (ağda) masrafımız olmayacak işte, para biriktiririz tatil için” demişti.
Kanser hastaları birbirlerini hemen tanır.
Gizli bir ‘brotherhood/sisterhood’ cemiyetinin üyesi gibidirler. Bir gün saçsız başımla (peruk taktım, kaşındırdı ve allala benim kabahatim değil ki kanser oluşum, neden saklanıyorum diye isyan etmiştim) Cenan Pastanesi’nden kahve alıyordum. Hiç tanımadığım genç bir adam geldi bana sımsıkı sarıldı, sonra yürüyüp gitti. O zaman farkettim onun da saçları yoktu. Genç adamı gördüğüm zaman “Tıpkı Yul Brynner yahu. Şimdi Kral ve Ben’deki gibi zıplaya zıplaya ‘shall we dance’ diyerek dans edecek” diye düşündümdü.
Aklıma kemoterapi mağduru gelmemişti.
Dedim ya insan zihni durmadan tuzaklar kurar.
Ağlayan ya da güldüren.
Seçim sana ait.
Bizim kültürde felaket karşısında gülüp şakalaşma eğilimi yok.
Bu nedenle bunlar tuhaf hatta yakışıksız gibi görünebilir.
Oysa hastayı, mağduru, ölüm yatağındakini ağlatacak yeteri kadar sebep var zaten.
O anda gülebilmek esas direniş.
Öğüt vermeyi sevmem fakat biriyle beraberlik (ya da evlilik) konusunda öğüt vermem gerekse, birlikte gülebileceğiniz, sizi güldüren, sizin güldürdüğünüz birini bulun derdim.
Kendisini ve durumları fazla ciddiye alan insanlar, benim için hep Tomris Uyar’ın imajı ile ‘yürekte bukağı’.
Birlikte ağlayacağım o kadar çok insan varken, biri de gülmek, güldürmek için baş ucumda olsun ölürken.
Ninem öldüğü zaman dedem “Hay allah düvlek turşusu tarifini de almadık Mürşid’imden” diye ağlamıştı.
Kardeşimle nasıl katıla katıla gülmüştük tenha bir yere giderek.
Çocuk kalbimiz adamcağızın, karısının ölümünden duyduğu acıyı, ona olan özlemini anlatmaya çalıştığını hissedememişti.
Nüktedanlıkları meşhur ünlülerden Oscar Wilde’ın ölürken “Ya bu duvar kâğıtları gitmeli ya da ben” dediği söylenir. Volter’e de “Şeytanı reddet” diyen rahibe “Giderayak düşman edinmenin alemi yok peder” sözü yakıştırılır.
Gandi ‘barış için açlık grevinden’ vazgeçtiği zaman sokaklarda sevinç gösterileri yapan insanlar bakıp “Bütün bu şamata sıska bir ihtiyar lapasını yemeğe karar verdi diye mi” demiş.
Gülmeyi hep sevdim. Bir direniş, bir boyun eğmeyiş, bir »n’aparsanız yapın ben burdayım, dimdik ayaktayım » meydan okuması olarak aldım.
Aziz Nesin ile yakınlığımın özünde bu ‘hayat felsefesi kırıntımın’ payı vardı.
Kapadokyalı Yanni, Aziz Nesin ile bağımı bilir, kendisine verilecek Noel, bayram, doğum günü hediyelerinin Vakfa bağış şekline olmasında ısrar eder.
Aziz Nesin ona ‘İstanbul Boy’ adıyla ingilizceye kısmen çevrilen ‘Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’ kitabını gönderdi.
Kitabı okuduktan sonra, “This is a good person” (“İyi bir insan”) dedi sadece. Tercüme olmasına rağmen Aziz Nesin’in ne iyi yürekli bir insan olduğunu hissetmişti.
Ali Nesin’i de çok seviyor. Bana “Mathematicians are special people” demişti.
Burda yazın, cumartesileri pazar kurulur. ‘Çiftçiler pazarı’. Pek matah bir pazar yeri değil.
Öyle bizdeki gibi sokak sokak dolaşılmaz. Biz her cumartesi gidiyoruz. Arada sırada birileri gelip başlıyorlar konuşmaya sizinle. Biliyorsunuz yalnız insanlar bunlar. İki lafın belini kıracak insan arıyor. Bir adam var, hiçbir şey almadan döner dolanır. “I am a mathematician” dedi bize birgün. Sonra hayatının hikâyesini anlattı. Ben heyecanlandım. Koskoca matematikçi gelip bizimle laflıyo ne güzel diye. Yanni “He is a math teacher. There is nothing wrong with being a math teacher of course but a mathematician would not walk to a total stranger and say I am a mathematician” (“Bu adam bir matematik öğretmeni. Elbette bu da iyi bişey ama bir matematikçi durup dururken birine ben matematikçiyim demez”).
Ben de neden demesin yahu filan dedim.
Kapadokyalı: “Çünkü kafaları hep meşguldür. Onlar özel insanlardır” dedi.
Einstein’in bile gelmiş geçmiş en önemli kadın Matematikçi olarak tanımladığı Alman Matematikçi Emmy Noether’i, ve Enigma’nın kriptoanalizini yaparak 2. Dünya Savaşı’nda zaferi Müttefiklere ikram eden İngiliz Matematikçi Alan Turing’in başına gelenleri de Kapadokyalı’dan öğrendim. Emmy Noether yalnız kadın olduğu için değil, yahudi oluğu için 1930’larda Almanya’yı kasıp kavuran antisemitizm yüzünden itilip kakılmış bir dâhi matematikçi. Noether theoreminin geliştiren Emmy Noether 1933’te Götingen Üniversitesi’nden atılıyor başka yahudi bilim insanlarıyla birlikte. Sonra Amerika’ya göçüyor ve Princeton’da dersler veriyor.
Dâhilerin başına gelebilecek en kötü şey yaşadıkları zaman diliminde hödüklerin egemen olması sanırım.
Çok bilimsel bir açıklama oldu değil mi? Hımmm. Farkındayım.
Eşcinsel olduğu için, kedisine hadım cezası verilen sonra cezaevinde intihar eden Alan Turing’e, ölümünden 60 yıl sonra Kraliçe Elizabeth ‘Royal pardon’ (kraliyet affı) ihsan etmiş..
Bak sen!!!
Seni kim affetsin?
***
Aziz Nesin’in ateistliği bilinir. Öldüğü zaman, Yanni : “Your friend is going to be very surprised tonight” demişti.
‘İlahiyle’ (Divine) karşılaşacak anlamında mı dedi bunu bilmiyorum.
Bunu bazı insanlara anlatıyorum. Dini inançları olmayanlar “Ne saçma bir laf” ya da “Ne demek ki o” diyor.
Dindarlar ise hemen “Vayy.. Çok derin…”diyorlar.
Evimizde konuk olan çok dindar biri vardı. Yanni’ye İslam dininin ne mükemmel bir din olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu dünyada ‘good deeds’ (hayır, sevap) işleyenlerin ‘öte dünyada’ nasıl ödüllendirileceğini, Kuran’dan örneklerle anlatıyordu.
Şu huriler meselesi geldi gündeme.
Yanni dikkatle dinledikten sonra “Bu ödül erkeklere vaad ediliyor Kuran’da.
Peki hayır, sevap işleyen kadınlara ne vaad ediyor Allah” diye sordu.
Arkadaşım bu soruya güldü epeyce.
Sonra Ankara’da evine davet etti beni yemeğe.
Evinde bile tesettürlü, ortodoks Müslüman olan eşi ve diğer konuklar huzurunda hatırladı bu konuşmayı.
Karısı çok olumsuz tepki gösterdi.
Komik bulmadı hiç.
Kapadokyalı Yanni ve ablası Despina hakkında anlatacaklarım ayrı bir cilde sığar.
Despina Atatürk hayranıydı.
Yanni de öyledir.
“20. yüzyılın en önemli lideri” der Mustafa Kemal için.
Despina ise, babasının oğluymuş gibi ‘Kemal’ dediği, Selanik doğumlu Atatürk’te Rum kanı olduğu yolunda bir laf sokuşturma yapmadan edemezdi.
Sebebi?
Çok zekiymiş.
***
Tuhaf bir insan olduğumu düşünüyorum bazen.
Yok şöyle: Beni tuhaf bulanlara hak veriyorum diyeyim.
Kanser olduğumu öğrendiğim andaki tepkim mesela.
Telefonda verdiler haberi. Hiiçç kılım kıpırdamadı. Başkasından söz ediliyor gibi geldi. İsmi Hale olan biri kanser olmuş. Meme kanseriymiş zavallıcık.
Birkaç dakika sonra gerçek yerine oturdu.
O zaman da ilk telaşım “Eyvah elimdeki işi bitiremezsem ayıp olacak” oldu.
Şimdi tuhafım diyorum ama belki kanser olduğunu ilk işiten başkaları da vardır bu tür garip düşüncelere kapılan.
Herkes, hemen “Eyvahhh ben kanser oldum. Yandım bittim, mafoldum” diye sokaklara fırlayacak değil ya…
Her zaman bir “N’olamaz, N’ayır moment” yaşayabilir insan.
Ya da yaşayanlar vardır.
Hâl buysa, tuhaf insan çok demektir.
Tuhaf insan çok olunca hiçbiri tuhaf değildir bana kalırsa.
Hani sokağa çıkan delinin akıl hastanesine dönünce, “Aman sakın burdan bir yere ayrılmayalım. Dışarısı deliylen dolmuş yahu” dediği fıkradaki gibi.
*İlk guguklu saat, Almanya’nın “Kara Orman” bölgesinde imâl edilmiştir. http://en.wikipedia.org/wiki/Cuckoo_clock
1 Pasta üzerindeki şekerleme kaplama


