Home anthologie des poètes vivants || yaşayan şâirler antolojisi || living poets anthology mert, özkan [1944] hoşgeldiniz! hoşgeldiniz!

hoşgeldiniz! hoşgeldiniz!

9
0

1.
Hoşgeldiniz! Hoşgeldiniz!
Bu yeni ülkeye dostlar.
Sicilyalı köylüler,
kocaman sakallı ispanyollar,
altın dişli Türkler…
Prensleri hayvanî bir hüznün.
Ve kahramanları çağdaş bir masalın.

Acı-hiç bitmeyen- bir türkünün
İçinden geçerek geliyorsunuz.
Sizlerden söz ediyor sabah gazeteleri,
çok kanallı radyolar,
ve sınır bekçileri  Avrupa’nın.
Demirden değil, lokumdandır
sizi getiren kara trenin tekerlekleri.

Hoşgeldiniz! Hoşgeldiniz!
Bu yeni ülkeye dostlar.
Bozkırdan ve açlıktan kaçıyorsunuz.
Hapishanelerden ve ordulardan
– öldürmemek için çocukları ve halkları-
Soğuk İskandinav Güneşi
Isıtmayacak yüreğinizi.
Et, çimento, muz ve karpuz
boşaltacaksınız gemilerden.
Zift dökeceksiniz yollara.

Nasıl yağlı bir buhar çıkar
o kocaman bulaşık makinelerinden,
doldurur ciğerlerinizi.
Bir kurbağa yuttunuz sanırsınız.

Ama alışıyor insan her şeye.
Bir hafta sonra duyulmaz olur
hiçbir koku, hiçbir ses.
Biliyorsunuz kıvırcık saçlarımız,
kara gözlerimiz için
çağırmadılar bizi bu ülkeye.
Hem gökyüzü maviye çalmaz pek burada.

Hoşgeldiniz! Hoşgeldiniz!
Bu yeni ülkeye dostlar.
Başınızı koyduğunuz yastık,
sabahleyin Gökyüzünü yırtan
horoz çığlığı,
Kumru sesleri yok burada.

Yıllarca kalacaksınız burada
düşünerek dönmeyi ülkenize,
bin kez, milyon kez her gün.
Ne yolunu gözleyen bir Ithake’n var senin
ne de Penelopia’n.
Geçmiş ile gelecek arasında
küçücük bir köprüsün sen.
Bak! Nisan geldi.
Doğa yeşil duvağını giyiyor.

Dağlarda eriyen kar
sevinçle akıyor toprağın karnına.
Irmağın oğulları kuşlar
ağızlarında balıklarla
dönüyorlar yuvaya.

Haydi! Salla bir kaset radyoya.
Oyun havası olsun siyah ovalarından Ege’nin
Yıllar var ki duymadık taze bir davul sesini.
Bir de piliç süreriz fırına,
kızarmış patatesler yanına…
Yoksa bu hayat nasıl geçer gardaş ha!

Fröken! Lütfen bir de sütlü kahve.

2.
Baltık Denizi’nin üzerinde Güneş
oltanın ucunda çırpınan bir balık.
Kente inmeye başladı çingeneler,
bir elinde keman,
ve şarap şişeleri öteki ellerinde,
Yaz! Bir mektup memlekete.
Anlat yağan karları bu kış,
ki görse bizim çocuklar oyuncak sanır.

Kurşunî Gökyüzü Stockholm’un
Bir köşesinden hafifçe maviye çalıyor.
Kanepenin üzerinde
birbirine dayanarak uyuyor
birkaç İsveçli alkolik.
Ağızları yara bere içinde
merdivenlerden düşmüşler.

Göçmenler geçiyor önlerinden.
Alkoliklerden biri uyanıyor,
bir kuron istiyor yıldırım hızıyla.
Ve anlayamayınca parayı uykuya yeniden dalıyor.
En arkadan geleni göçmenlerin-kısa boylusu-
düğmelerini çözüyor düşünde,
memleketinde bıraktığı karısının

3.
Saman pazarında çiçekçiler. Çok yakında
dünyanın batacağını
haykırıyor yaşlı bir kadın. Elinde bir haç
şarkılar söylüyor.
Eteklerini beline kadar sıvamış
bembeyaz bacaklı bir kız
-taş merdivenlere uzanmış-
Güneşi içiyor avuçlarıyla.

Beyaz eldivenli ve yağmurluklu
İsveçli polisler geziniyor caddelerde.
Tanımayan onları
adı hiç duyulmamış küçücük bir ülkeden gelen
prensler sanır.
oynuyorlar ellerindeki telsizlerle
bir çocuk gibi.

En arkadan geleni göçmenlerin
kısa boylusu
çözdü düğmelerini karısının
bir at’a biner gibi bindi üzerine
sıkıyor kocaman memelerini.
Bir karanlık çarpıyor gözünün içine:
Yüzünde bir sevinç, kemiklerinde bir ısı…
Gidiyor alkoliklerin uyuduğu kanepeye
10 kuron veriyor
– bir kerhaneden çıkar gibi-

Perde aralığından gizlice bakan
bir çocuk gibi
——— göz kırpıyor güneş
kurşunî bulutların arasından.
Sevgilim güz!
Soyuyor doğayı çırılçıplak.
Altın renkli, gümüş renkli yapraklar
uçuşuyor küçücük hayvan sürüleri  gibi.
Baltık Ana’nın
——— altından tacıdır güz!

AH! Nasıl seviyorum bilseniz
kadın polislerini Stockholm’un,
gizleyerek kadınsı tavırlarını,
——— yürüyüşlerini erkeksi erkeksi.
Beyaz karınlarının altıyla
döğerek yürüyorlar havayı
döğer gibi yatakta
——— çırılçıplak bir erkeği.
Yumuşacık kalçalarına asılı tabancaları.
İnce uzun parmaklarına geçirip
beyaz eldivenlerini
uzaklaşıyorlar denize doğru.

Kocaman bıyıklı bir göçmen
ya Türk ya İspanyol
eziyor parmakları arasında bıyıklarını
Koşarak geliyor Amerikalı bir turist
polislerin yanına
– Would you please stand
—-——-—– beside me for a foto?
Şişman karısı
fotoğraf makinesinin düğmesini arıyor.
Şöyle biraz sola
—— havaya fışkıran sular da çıksın.
————– Gülebilir misiniz biraz?

– Omlet deyin lütfen! Trik-tak!! Thank you
——— —– very very much…
– Haydi canım şimdi pirzola yemeye gidelim
Modern Müze’ye bakarız sonra ha..
——— —– Picasso bizi bekliyor.

“Kralın bahçesi” parkının ortasında
satranç oynanan koca bir alan.
Oyunculardan biri ufacık bir göçmen
– sanki birisi avuçlarının içinde
sıkarak küçültmüş gibi-
Taşıyamıyor boyu büyüklüğündeki
——— —– taşları
bir kareden diğer kareye.
Öteki oyuncu iki metre boyunda
——— —– bir isveçli
-sanki birisi lastik gibi çekip uzatmış-
bir saattir düşünüyor
——— —– hangi taşı oynayacağını.
Seyirciler oyundan sıkılmış
——— —– gazetelerini okuyorlar.

Genç bir kız
güneşte yanan memesini ıslatıyor
havuzdan aldığı suyla…

——————– 1984 / Stockholm

——————– iç. “Yeryüzü Şarkıları” (Tüm Şiirleri 60-08), Boyut Yay., 1.b., İstanbul-Nisan 2008, s. 115-120

——————– iç. “işte hayat işte ölüm ve tarih”, Dayanışma Yay., 1982