Hayattaki Tek Varlığım,
Hava yağmurlu. Mektubunu aldım. Mektubun, onu taşıyan kuşla beraber ıslanmış. Silikleşen yerlerini yeniden, kendim yazdım. Senin kelimelerini yan yana dizerken yanımda olduğunu hissettim. Belirginleşip bir manâ oluşturmaya başlayan harfler gibi, zihnimdeki görüntüler de tüm ayrıntılarıyla bir bir ortaya çıkıp etrafımı kuşattı. Yine ağlamaya başladım. Sakın üzülme. Çünkü ancak ağlayarak içimdeki zehirden kurtulabildiğimi hissediyorum. Senin varlığın ve özlemin hayatıma anlam katıyor. Ama sensizlik… Evet, bazen bir zehir gibi beni sayrılandırıyor. Ne tuhaf. Yokluğunun harladığı özlem hem yaşam kaynağım, hem de beni usul usul öldüren bir zehir.
Mektubun senin kokunu taşıyor. Her birini kaç defa okudum, hatırlamıyorum. Her sabah, her öğlen, akşamları ve geceleri, biraz sonra sonlanacağını bile bile ve yavaş yavaş, sevinçle ve umutla, elemle, yeniden ve yeniden… Ağabeylerimden kaçıp kuytulara saklanıyorum. Kelimelerini elbisemin içinde, yüreğime en yakın yerde taşıyorum. Onların varlığını bilmem bedenimi ısıtıyor. Karanlığın içinde yol gösteren vefalı ve bilge bir yıldız gibi. Sözcüklerin bedenime yayılan zehri seyreltiyor.
Ağabeylerim. Sanki nefret ve husumet, kalplerinden tüm vücutlarına pompalanan birer sıvı. Öfkeleri kendileriyle birlikte beni de yıkıyor. Kara tasarılar yapıyorlar. Senin halkına karşı bitmeyen bir nefretin ve korkunun bilediği zifir tasarılar. Anayurt’ta tek ırkın bizimkisi olmasını istiyorlar. Biz Solukbenizliler ne zaman böylesi bir öfkeyle dolduk, inan bilmiyorum sevgilim. Büyük babamın, onun da kendi büyük babasından kadim zamanlara dair dinlediği anıları işitirken şaşırıyorum. Parslar da bir zamanlar bizlerle beraber yaşarmış, biliyor muydun? Karnını ırmağın bizden yana olan tarafında doyuran kuşlar, ırmaktan su içtikten sonra karşı tarafa geçip sizin, Bozadamlar’ın olduğu tarafta dinlenirmiş. Ertesi gün de tam tersini yaparlarmış. Sizin halkınız, bizimki ve türlü mahlukat hep beraber yaşarmışız. Kuzgunlar o zamanlar kül rengiymiş, hiç duymuş muydun sevgilim? Dallarının arasında rüzgârın dolaştığı ağaçlar akşamları tekinsiz uğultular çıkartmazlarmış.
Ağabeylerimin sözleri, kulaklarımdan girip civa gibi ağır ağır ve acıtarak mektuplarının ısıttığı göğsümün altındaki yüreğime akıyor. O zaman bedenimin buz kestiğini hissediyorum. Kasılıyorum. Duvarların ardından odama sokulan bu kara sözleri duymamak için elimle kulaklarımı kapatıyorum. Dayanamıyorum. Senden bahsediyorlar. Öç almaktan ve yok etmekten. Lütfen dikkatli ol, etrafını hep kolla.
Bir gün kaçacağım. Mucizelere inanıyorum. Bir gün kaçacağım ve ayaklarım tüm engellere rağmen, çoşkun ırmağa ve nefretle dolu kalplere karşın beni sana getirecek. İnanıyorum. Beni bekle, olur mu?
(Yayınlanmamış Bozadam romanından…)



