Home thema dans ma tête kentsel ölüşüm projeleri

kentsel ölüşüm projeleri

46
0

Pazar rehavetiyle televizyonun düğmesine dokunduğumda Ece Temelkuran, her zamanki gibi  ışıltılı ve umut dolu sesiyle yine yeni bir konuya girmişti dört yandan.  Haftanın her günü  eksilmeden hatta artarak süren hayvana karşı vahşet tavrından  bunalmış, farklı bir şeyler görme umuduyla  izlemeye başladım.

Kentsel dönüşüm projeleri kapsamında  dönüştürülmesi planlanan semtlerden birinde insanlarla konuşuyordu. Hemen bizim Baro’nun yakınlarına düşen bir yer; Tarlabaşı…

Kısaca bu kentsel dönüşümün ne olduğunu hatırlatmak gerekirse, bozulma, yıpranma,  aşırı kalabalıklaşma olan  kent alanının  ekonomik, toplumsal, sosyal ve fizik koşullarının daha geniş bir açıdan iyileştirici çalışmalarla düzenlenmesi için yapılan çalışmaların bütünüdür. Fakat bizim medyadan izlediğimiz şey,  önce bol keseden dağıtılan gecekondu arazilerinin, şimdi uydu kentlere dönüştürüleceğini abartılı biçimde anlatan tek yönlü projelerdir. Her türlü teknolojiyle bezenmiş bu yerlere dönüşümün insanları gelecek mi? Hiç sanmıyorum. Ece Temelkuran da bu gün aynı kaygılarla Tarlabaşı’ndaydı.  Orada yaşayan, çöp ve kağıt toplayarak yaşamını sürdüren çok sayıda insanla görüştü. Hepsi çaresiz, mutsuz, umutsuz insan yüzleriydi, çocuklar dahil. Bu çocuklardan birtanesini İstiklal Caddesinde geçen haftalarda görmüştüm. Sıcak helvacının yanında kartonlarını yerleştiriyordu. Ona helva almak istedim. İstemedi, ama bir kaç dakika yanında durursam, kartonları toparlayana kadar kimsenin kendisini kovmayacağını söyledi. Durdum ve konuştuk. Küçük kıvırcık saçlı bir kız çocuğuydu. Herkesin kendilerini tinerci ve hırsız sandığını anlattı kelimelerin aralarından… Üzüntü verici. Bugün de televizyonda aynı şeyleri söylüyorlardı.  Ne zaman sıradan bir cinayet olayına  tiner koklayan bir çocuk da  öyle ya da böyle dahil olsa başlıklar hazırdır “TİNERCİ DEHŞETİ”.  Tabi üstüste üç beş böyle haberden sonra,  oralarda yaşayan herkes, korkulacak, yaklaşılmayacak, adeta lepra koğuşları gibi kaçılacak canlılar haline geliveriyor.  Kağıt toplama işi için kendilerine üniforma gibi bir kıyafet giyme zorunluluğundan bahsettiler ki  gülmek üzülmek arasında kaldım.

İş verilmeyen, ev verilmeyen bu insanlara sosyal kültürde “ARTIK NÜFUS” denmesi de çok düşündürücü. Ne demektir artık nüfus. Neyin artığı bu insanlar?

Şimdi daha iyi anlar oldum, Tarlabaşı ve benzer yerleri “korkunç, yaşanmaz, ele geçirilmiş, kötü” yerler olarak sürekli neden pompalıyorlar.  Önce toplum gözünde gereksiz ve tehlikeli ilan et, sonra yoket!. İşte özeti budur. Uyuşturucu yatağı diye sunulan yerler aslında hayatta kalmaya çalışan çoluk çocuğun yaşadığı yerler. Tabi arada gerçekten çeteleşen, gerçekten suçlu olanlar var ama bütün bir toplumu buyüzden suçlu ilan etmek hangi hukuk sistemine sığar? Modern semtlerde olunca spesifik karşılanan bu olayları zayıf insanlar sözkonusu olduğunda bambaşka nedenlerin de saikiyle toptan “artık” ilan etmek hangi adalet anlayışı ile bağdaşıyor?

Bütün bunlar o kadar tanıdık geldi ki. Bir köpeği kuduz ilan edip “KUDUZ DEHŞETİ” diye infial yaratmak; bazen son derece basit ve sıradan bir hayvan olayını “PİTBUL VAHŞETİ” diye verip korku salarak yüzlerce hayvanın boşyere öldürülmesine sebep olmak… Neredeyse yapılan şey buna benziyor.  Tehlikeli, kötü ve korkunç ilan etmek işin ilk adımı.  Herkes uzaklaştığında, merhametler, adalet duyguları köreldiğinde ikinci adım çok daha kolay atılıyor.  İş vermemek, kazanç kapılarını kapatmak, barınacağı yerleri kim bilir kimler için “RUHSUZ TIPKIBASIM UYDUKENT”ler haline getirmek. Tıpkı hayvanların aç kalarak yok olup gitmesi için özel çöp düzenlemeleri yapmak gibi, su kaplarını hem resmi hem sivil vatandaşların özenle ve bıkmadan yokederek hayvanları yokedeceklerini sanmaları gibi.. Karton kutularında zaten islim uykularında yatan hayvanları vahşice katlettiklerinde kimsenin umursamayacağı gibi..

Bu iki durumun birbirine bu kadar benziyor olması hem üzücü hem de düşündürücü. Erk sahiplerinin beğenmedikleri şeyi, kimseyi, canlıyı;  barınmadan, işten, aştan yoksun bırakarak yokolmaya zorlamasının tipik örneği. Bunun için bunlara KENTSEL ÖLÜŞÜM projesi demeyi daha uygun buldum.

Değersizleştirerek ve tehlike gibi sunarak başlayan bu yoketme sürece son derece risklidir. Çünkü kimin kimi ne zaman beğenmeyip yoketmeye karar vereceğinin hiç bir garantisi yoktur.

Toplumun mağdur  insanlara “artık nüfus”, çaresiz hayvanlara “ölmesi gereken pireli kuduz pislik” olarak bakışı bence normal bir durum değil. Olması gereken, toplumun bütün katmanlarında bu tür zayıf halkaların güçlendirilerek bütünün korunması iken, zayıf halkaları birer ikişer yok edip tek tip bir yapıya doğru gitmesi kimleri mutlu ve zengin eder bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki “KENTSEL ÖLÜŞÜM” uygulamaları beni ve benim gibi düşünenleri mutlu etmeyecek…

Bu güzel ve fark yaratan yayını için Ece Temelkuran’a teşekkür ediyorum.

26.12.2010