
Fotoğraf: Şevket Şahintaş
Arka koltukta oturmuş koşuşturan insanları izlerken, suçun başkenti diye içinden geçirdi.
Taksi şoförü bir yandan direksiyon sallayıp, bir yandan diğer arabalara küfrediyor, arada “Abi cehennem oldu buralar, keşke köyden taşınmasaymış babamgiller… Sanki affedersin bok var. Al işte her yer betondan her yer betondan!”
Hanefi aynadan taksiciye kısık gözlerle baktı. Burnu birkaç yerden kırılmış, kaşında da belirgin bir yara izi vardı. “Nerelisin kardeş?”
“Boğazlıyan abi”
Hanefi elindeki parayı uzatıp “Köşede indir” dedi.
Taksinin sağ sinyalleri yanmaya başlamıştı. Sadece taksinin mi? Batıdan bakınca; Akdeniz, Güneydoğu Anadolu. Doğudan bakınca; Karadeniz, Marmara, Edirne. Ülkenin de sağda ne kadar sinyali varsa yanıp duruyordu. Adam para üstü verecekken kapı sertçe kapandı.
Hanefi ceketinin yakalarını kaldırıp rüzgâra siper edip, sokak başındaki bayiye uğradı ve bir gazete alıp cebine sıkıştırdı. İnsanların içinden geçer gibi yürüyordu. Sanki kendini bırakmış ayakları onu sürüklüyor gibiydi. Yola gitmiyordu Hanefi yol olmuştu. Caddeden saptı, sokağa girerken bir pezevenkle göz göze geldi. Pezevenk yanındaki genç kadına baktı sonra dönüp Hanefi’ye… Akşam oluyordu bu gecede şehrin ışıkları yanmaya başlayacaktı.
Beyaz masa örtüsünün üzerinde duran rakı şişesi ve yanındaki kadehlerle beraber bekliyordu. Garson, “Abi balıkları atalım mı?” diye sorudu. Adam gümüş kadranlı saatine baktı. “Beş dakika gecikti”, dedi. Garson “Anlamadım efendim?”
Muhtar kafasını salladı. Elini rakıya uzatırken garson hemen şişeye atıldı ve kadehe rakı doldurdu.
Nerede durmasını bilmediğinden yarısına kadar doldurup bırakmıştı.
“Delikanlı, İslam yok mu?”
“Efendim biraz işi varmış ondan gelemedi”
O esnada elli yaşlarında, göbekli, tombul yanakları ala kesmiş İslam içeri girdi. “Hoş geldin Muhtar Bey” dedi. İslam, mekânın sahibiydi. On üç yaşından beri burada çalışıyordu. Kâh tatlı kâh acı günler aylara, aylar da yıllara bağlanmıştı. Her müşterisini iyi tanır iyi bilirdi. Elbette Muhtar’ı da…
Genç garsonun elinden şişeyi hızla kapıp, kadehi de masadan bir çırpıda aldı. Çocuğu da kolundan çeke çeke uzun koridorun sonuna götürüp kalaylamaya başladı.
“Senin Allah belanı vermesin e mi!”
Bir yandan cebinden çıkarttığı mendille alnındaki teri siliyor, diğer yandan çocuğa döşeniyordu.
“N’oldu abi?”
“Daha ne olacak kitapsız! Sen bu adamın rakısını niye dolduruyorsun? Bir tek kendisi açar rakıyı kendisi koyar!”
“Ben ne bileyim abi”
“Öğren diye söylüyorum işte sik kafalı, al bu şişeyi değiştir yenisini getir.”
Çocuk hiçbir şey anlamadan söylene söylene mutfağa girdi. Aşçı “N’oluyor evlat, ne bu telaş?”
“Abi ne bileyim ya, adamın teki geldi rakısını doldurdum, İslam abi de geldi beni itin götüne soktu çıkardı.”
Önlüğünü çıkartıp dışarı çıkan aşçı biraz sonra hızla geri döndü.
“Sen Muhtar Bey’in rakısını mı doldurdun? Vay akılsız herif vay, manyak mısın oğlum sen, bu adamı tanımıyor musun?” Elindeki şişeyi alıp dolaptan hemen buz gibi bir rakı şişesi çıkarttı. “Bunu hemen İslam’a ver, sonra buraya gel, ortalıkta fazla görünme!”
Tepsiye koyduğu şişeyi İslam’a götürürken bir adam kapıdan içeri girdi. Bu kez adama yönelip “Kapalıyız beyefendi” derken İslam araya girdi.
“Buyurun Hanefi Bey!”
Çocuğun kolundan çekerek kapıya doğru götürüp kapıyı kitlerken “Oğlum sen deli mi edeceksin beni? Burası kurulduğunda tek parti dönemi vardı ve sadece iki kişi için kapandı. Kim onlar biliyor musun? Biri Mustafa Kemal, diğerleri de şu anda kapalıyız dediğin kişi. Allah seni bildiği gibi yapsın. Kaybol, gözüm görmesin seni!”
Genç adamın gözleri doldu ve başı önünde mutfağa doğru giderken, “Kusura bakmayın daha toy, olacak inşallah! Buyurun Hanefi Bey… Rakıyı da şöyle koyayım. Balıklarınız da şimdi geliyor.”
Muhtar ayağa kalkıp “Reis hoş geldin kardeşim” deyip Hanefi’yle sarıldılar birbirlerine.
“Hoşbulduk ağabey”
“Otur hele otur. Konuşacak çok şey var”
Hanefi kafasını hafifçe aşağı yukarı sallayıp, alt dudağını ısırırken duvardaki Mustafa Kemal fotoğraflarına baktı.
Hanefi ceketini çıkartıp, sandalyenin arkasına asarken Muhtar, kanayan elini gördü. Hanefi’ye baktı.
“Reis hayırdır?” demeye kalmadan kapıya yüklendiler. Dışarıda mini etekli genç kadın ortalığı velveleye veriyor. “Kocamı işte döven adam bu memur bey” diye veryansın ediyordu. Polisin sağında solunda duran adamlar da ellerindeki sopaları gösterip, camlara vuruyorlardı.
Muhtar kapıyı açmaları için bir el işareti yaptı ve o el inmeden rakı şişesini boğazından yakaladı. Polis içeri girerken Muhtar, “Sen karışma reis” dedi. Bardakları ağzına kadar doldurup, “Şerefine kardeşim.” İki memur masaya yaklaşırken bir anda duraksadılar. Kepinin üzerinden başını kaşıyan yanındakine “Muhtar değil mi lan bu?” dedi. Genç kadın o esnada “Tutuklayın şu teröristi” diye bağırıyordu. Önce polisler durdu sonra polisin yanındaki sopalı adamlar kadın konuşurken ağzından çıkan harfler küçülmeye başladı… Sonrasında ortalık buz gibi soğudu. Kadın, Terör… dedi ve omzundan tutan eller onu; dışarı, kapının, sokağın, caddenin, semtin, şehrin, bölgenin ve hatta memleketin dışına kadar çıkarttı. Havada son duyulan ses rörör gibi bir şeydi. Sonra hep beraber kadını ittikleri yere doğru giderken, İslam kapıyı tekrar bu özerk bölgeye kilitledi ve perdeleri dünyaya kapattı.
Muhtar, bez peçeteyi Hanefi’ye uzatırken, “Gece uzun olacak reis” dedi. “Önce kanımızı silelim, sonra öcümüzü alalım.”
Evet, gerçekten de uzundu…
İkisi de eğer İstanbul’daysa Beyoğlu’nda bu meyhane düzenli olarak Aralık ayının yirmi birinde kapanırdı.
Balıklar masaya geldikten sonra İslam başlarında bekledi ve ikisi de telefonlarının pillerini çıkartıp adama emanet ettiler. İslam, telefonları alıp alt kata, depodaki kasaya koyup tekrar yukarı çıktı ve kasa anahtarını masaya usulca bıraktı.
Muhtar, “Sağol İslam Efendi, şu delikanlı…”
“O mu? O benim yeğenimdir… Genç işte biraz… Pişmesi lazım, işe yeni başladı… Karısı da gebe…”
“Tamam tamam. Söyle de acılı bir şalgam getirsin bize”
İslam şaşkınlıkla “Şalgam, şalgam mı hemen getiriyorum.” İslam koşar adım uzaklaşırken Muhtar bir anda kükredi.
“İslaaaaam sen değil İslaaaaaaaam, delikanlı gelsin.”
Tam bu esnada, aşçı taze etleri satırdan geçirirken, kükremeyle beraber parmağını satıra kaptırdı.
Delikanlı lafını duyan genç adamsa “Abi, o delikanlı eğer bensem hakkını helal et!”
Adam bir yandan parmağına sirke dökerken diğer yandan da küfrediyordu. “Ulan götveren! Burada senden başka delikanlı mı var!”
Adam içeri girip, dolaptan bir şişe şalgam suyu çıkartıp “Seni istiyor” deyip, şişeyi yeğenine uzattı.
Delikanlı “acılı mı istediler dayıcığım?” deyiverdi.
Genç adam elinde acılı şalgam suyu, çekingen şekilde mutfaktan çıkıp sağlı sollu masaların arasından yürümeye başladı, sanki biraz başı dönüyor gibiydi. Yürürken masaya bakmak yerine duvarları izliyordu. Ata’nın gülerken bir fotoğrafıyla göz göze geldi. Sonra bir diğeri, elinde fötr şapkası at arabasından inerken insanlara gülüyordu. Sanki Mustafa Kemal bugünleri görmüştü. Sonra Bursa Nutku’ndan bir kısımla karşılaştı. Biraz yavaşlayıp kesik kesik okudu. Türk Genci… bunlarla karşılaştığında, elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, « Polis henüz devrim ve Cumhuriyetin polisi değildir » diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecek…
Şimdi kendini daha güçlü hissediyordu ki tam o esnada bir sandalyeye çarptı, sandalye büyük bir gürültüyle devrildi masadakilerle de göz göze gelmişti. Bütün cesareti bir anda yok olur gibi olduysa da kuyruğu dik tutmaya kararlıydı. Hızlı birkaç adımla masaya yaklaştı şalgam suyunu nazikçe masaya bıraktıktan sonra, “buyurun beni emretmişsiniz”
Muhtar omzunun üzerinden bakıp, “Estağfurullah emretmek ne kelime aslanım, günde kaç saat çalışıyorsun?”
Bu soruya şaşırmıştı. “İş ne kadar sürer bilinmez, son müşteri çıkana kadar buradayım, sonra yarım saat temizlik sürer… Bazen on beş, bazen on altı saat”
Muhtar ve Hanefi’nin elleri aynı anda bardaklara gitti.
“Görüyorsun şef, kapattığımız köşeden gol yiyoruz, bana İslam’ı çağır” dedi Muhtar. Genç adam “Şey… Ben gideyim mi… Yani, bu kadar mı?”
Hanefi sessizce kaybol dedi ve adam ışık hızıyla uzaklaştı.
Mutfağa girdiğinde sirkeye yatırdığı parmağına daha iyi bir çözüm bulmuş peçeteyle sarmıştı. “Dayı, şimdi seni çağırıyor Muhtar” İslam da bir anda telaşlanıp eli ayağı boşaldı. Niye, n’oldu ki sorularının cevabı havada kalıyordu. Hemen masaya gidip, o da yeğeni gibi “Beni emretmişsiniz” dedi.
Muhtar “Evet, emrettim İslam Bey! Çarlık Rusya’sında devrimi senin yeğenin gibi tipler yaptı bunu bilmiyorsun. Peki, Peygamber Efendimiz emekçinin hakkını alın teri kurumadan verin sözünü bilir misin?”
Muhtar Bey, “Çarı bilmem ama peygamberimizi bilirim. Fakat o sözünü hiç duymadım.”
Muhtar elini İslam’ın ensesine atıp sertçe kendine çekip, “Bu adama ne kadar veriyorsan bu akşamdan sonra üç katını vereceksin. Sekiz saatin üzerinden çalıştırırsan, artı mesai. Çocuğu doğduğu zaman babalık izni… Biri Pazar olmak üzere haftada iki gün izin!..”
İslam yarım saat ensesi elinde Muhtar’ı dinledikten sonra mutfağa döndü. “Elindeki cacığı bırak, ceketini al, paydos” dedi. Çocuk şaşırıp bir şeyler soracak gibi oldu fakat İslam bir şey söylemesine izin vermedi. Usulca ceketini aldı ve yürüdü. Masanın yanından geçerken “Afiyet olsun, iyi akşamlar” diye mırıldandı. Duvarda başka bir Atatürk fotoğrafı daha gülüyordu.
Gece İstanbul’un üzerine tüm siyahlığıyla çöküyordu. Pencerelerden yıldız aramak için çıkan umutvarlar kapkara gökyüzüyle karşılaşacaktı. Bu gece umutyokların gecesiydi. O tünelin sonunda ışık yoktu. Gecenin en karanlık olduğu zaman güne en yakın değildi. Hala inadına gece ve daha da derinlemesine geceye devrilecek, dünyanın en uzun şeb-i yeldâsı[i] yaşanacaktı.
Biraz yaşadıkları olaylardan konuştular, biraz öldürdükleri insanlardan… Aile kurmanın gereksizliğinden… Çocukların gözleri önünde öldürülen babaların acılarından, annelerine tecavüz edilen zamanlardan… Hepsi toplum himayesinde unutulmuştu. Ortak akılla unutulmuş ve hatırlatılması istenmiyordu. Elbette bu yapılanlar kötü şeylerdi ve devletin bekası her şeyin önünde gelirdir. Mevzu vatansa gerisi teferruattı. Böyle istenmişti böyle yaşanıyordu. Çocuklar da inadına bu hegemonya ile büyüyüp, onlarda çocuklarını da böyle büyütecekler topluma emanet edeceklerdi. Çıkış yoktu. Çıkışı arayan olmayacaktı. Tamamen kendiyle mutlu kapalı bir topluluk!
Mükemmel olan şeyse; çarkın bir dişli atlamadan işliyor, takır takır çalışıyor oluşuydu.
Muhtar biten kadehleri yeniden doldurup, “Yeni bir iş almışsın” dedi. “Mahmut Cantürk!”
Hanefi kadehi Muhtarın elinden alırken “Haberler çabuk yayılıyor Muhtar. Aldık evet, garip cinayet, kimse görmemiş, tanık yok. Kamera kayıtlarına yarın bakacağım”
“İbrahim Bey’le tanışmış olmalısın. Bizim eski işlere de muvazzafken bakardı. Bir süre zaman geçirmiştik. Sağlam heriftir. Elim bir olayla karşılaştı sonrada bıraktı her şeyi. En son işte Cantürk ile çalışıyordu. O adam da öldürüldü.”
Muhtar balıklardan birkaç tane ağzına atarken, Hanefi de konunun nereye geleceğini merak ediyordu.
“Masada yarım şişe olması hiç hoşuma gitmiyor be Hanefi bir şişe daha söyleyelim yanı başımızda dursun he?”
Hanefi gülerek başını salladı. “Olsun Muhtar.” Elini kaldırıp bir büyük işareti yaptı. Muhtar da konuşmaya başlamıştı. “Adamın ailesini katletmişler. Uzun yıllar ortalıkta görünmedi daha sonra da Mahmut’la çalışmaya başladığını duyduk. Zaten eski arkadaşlardı, dedim ya sağlam adamdı İbrahim umarım hâlâ aynıdır.”
“Niye öyle dedin ki şimdi?”
“Ee bilmiyormuş gibi sorma Hanefi, sen de bu piyasanın içindesin, ne delikanlıları yedi bu dümen.”
“Muhtar orası öyle de senin kulağına su kaçmasa konuşmazsın böyle”
“Boşver şimdi orasını, duyduk işte bir şeyler… Sana diyeceğim şu ki, elimizde birkaç adam var. Yarın gel de gör şunları.”
“Tamam bakarız, bakmasına da neyin nesi bunlar?”
Her şey kapalı devre akıp gidiyordu. Muhtar’ın eline geçen adamlar genelde ölü olarak bir yerlerde bulunurdu. Bu yazılı olmayan bir sözleşmeydi. Genelde devletin konuşturamadığı adamlar ya da kadınlar -bu hiç fark etmezdi, cinsiyet, yaş, ırk gözetmeksizin- Muhtar’a teslim edilir, bir gözlemci konuşturulan kişinin kaydını tutar, bu kayıtlar da ilgili makamlara iletilirdi. Kimin, nasıl konuşturulduğu, konunun dışında kalırdı. Önemli olan, şahsın konuşmasıydı. İlk etapta çok şiddetli işkence yapılmazdı. Kaba dayak, burnu ya da elmacık kemiği kırılarak başlanırdı. Konuşmadıkça işkencenin şiddeti artarak devam ederdi. Doz, kişinin çözülmesine bağlı olarak artar ya da azalırdı.
Muhtarın mekanları sürekli değişir, sabit kalmazdı. Bazen bir garaj olurdu bu, bazense boş bir apartman dairesi. Önemli olan tek şey çığlıkların duyulmaması ve tamamen işin temiz yapılmasıydı. Muhtar, “İnsan üzerinde çalışmak kolay iş değil” deyip dururdu hep. Onun işi; uzuvlar, kan, eklemler… Kısacası hayatla alakalıydı. Bunun eğitimini almış ve genç kuşaklara aktarıyordu. Genelde doktorlarla çalışırdı. Fakat çalıştığı doktorlardan daha fazla insan anatomisi üzerinde ihtisas yapmıştı. Hangi sinir ucunun insana daha fazla acı vereceğini bilir, bir toplu iğneyle karşısındakini çözebilirdi. Lakabı da bundan konmuştu. Muhtar!
Çünkü muhtarlar her şeyi bilir ve bildirirdi! Dünyanın bu döneminde muhtarlık çok önemli meslekti. Evet, belki bundan bin yıl sonra önemini yitirecek olabilirdi fakat şimdi çok günceldi. Dolayısıyla bu mesleğin doğuştan bin tane gözü kulağı olmalıydı, her şey görülmeli, her şey duyulmalı ve her şey bildirilmeliydi. Çark buydu. Aynı, Nazım’ın Ceviz Ağacı şiirindeki gibi! Muhtarlar asla solmayacak ceviz ağaçlarıydı. Devletin eli, kolu, bacağı, dalağı… Kısacası her şeyiydi. Evet, bir zamanlar çok önemsenmemiş, az da olsa itilmiş tiplerden bir ordu olabilir, onlar da ahali ile aynı köy kahvelerinde aynı çayı içmiş, aynı simidin tadına bakmış, karılarıyla diğer insanlar gibi sevişmiş ve hata etmiş olabilirlerdi. Fakat şimdi öyle miydi? Hayır! Şimdi muhtarlığın altın çağıydı. Devasa bir anıt gibi parlamasalar da insanüstü varlıklar gibi olmasalar da artık bir ayrıcalıkları vardı. Devlet onları da görüyordu, kolluyor ve kıllı kollarını açıp, yağlı avuç içleriyle, dizine oturtup; kel, gür saçlarını okşaya okşaya kucağında muhtarları uyutup, koruyup kolluyordu. Kısacası muhtarlık pek şahane şeydi. Dolayısıyla damga başına para almanın damgalamaktan daha az para getirdiğini fark etmişlerdi.
iç. « Kin Kursu » isimli roman taslağından
[i] yılın en uzun gecesi



