Home revue || dergi || review écrit « Marok »*

« Marok »*

31
0

…Oysa her bebeğin ağlaması kendine özgüdür.

Oof of!.. Ya uzaklarda, çok uzaklardasınız hep, ya da burada ama kör, burada ama sağır, burada ama lâlsiniz. Ya gözünüzü açtığınız, ekmeğini yediğiniz şehirlere gömülmüş kendinizi unutmuşsunuz, ya da bilmeden anlamadan yaşadığınız zamanda kaybolmuş, hepten unutulmuşsunuz. Korkmayın, şaşırmayın hemen, yaban değil, tanıdık, bildik yerler buralar da. Bi rahat durun hele! Şeyh Burhan’ın yirmi, Deli Yavuz’un üç, Reşo’nun bir yaşında olduğu zamandayız. Hâlâ daha bir tek yöne, bir tek zamana takılıp kalırsınız, bedbaht balıklar! Diyorum işte, yaban değil, burası Sason topraklarıdır, sene de miladi 950 senesidir. Ermeni milleti yaşarmış eskiden, çook eskiden. Ben diyeyim otuz, siz diyin kırk sene önce, Anadolu’da bir çok yer gibi burayı da dar etmiş İttihatçılar Ermenilere. Onun da öncesi var ama çok karışık, öncesi çok acılı, öncesi çok kanlı zaar; ne siz sorun ne de ben diyeyim öncesini.

“Ben” dedi mi ademoğlu bir kere, ne nam kalır ne de soy geriye. Ne gül kalır, ne ki goncası, Hak diyen, adalet diyen, şeref, namus diyen bülbül dillerin… “Ben” dedi mi bir kere ademoğlu, ne ırk kalır, ne din ne iman, ne de komşunun külüne aman… “Ben” demiş bir zamanlar adı Mihran[1] olan, adı Bedirhan[2] olan, adı Enver[3] olanlar. “Ben” demiş koskoca Osmanlı’nın gafil torunları. “Ben” dedikçe birisi, ikincisi de demiş, üçüncüsü de, dördüncüsü de… Ah, siz bilmezsiniz, bütün alemde yer gök inlemiş “Ben!.. Ben!..” nidalarıyla. Görmemiş kimse güneşin kasım kasım kasılarak nasıl da çekildiğini garba doğru, duymamış kimse dervişin çığlığını:

“Bese, ji bo Xwedê, edi bese!” Ne derviş kalmış o zamanlarda ne de bir ses, kardeşlik, komşuluk günlerinden.

Sason’un göğü alnından öpen yüce dağlarından biri olan kadim Mereto Dağından bir su fışkırmış yıllar, yüzyıllar, binyıllar önce. Yer çekmiş, su dökülmüş. Su akmış. Sağa kıvrılmış, sola kıvrılmış, yarlardan, uçurumlardan dökülmüş ama durmamış. Çay olmuş, dere olmuş, ırmak olmuş. Güneye, anasız babasızlar, yersiz yurtsuzlar gibi o da güneye, daha da güneye, Mezopotamya’ya doğru akmış. Pisyar’dan, köprünün altından geçmiş, Kurtalan’ı serinletmiş ve oradan da batıya doğru seğirtmiş.

Elbet bir yolu, bir güzergâhı vardı bereketli Garzan Çayının da, ama her yolcu gibi onun da yolda görmesi gereken bir iş, duyması gereken bir ses vardı. Tepelerden bir tepenin üzerinde, yarlardan bir yarın kıyısında, yetimlerden bir yetim, öksüzlerden bir öksüz, newroz ateşi gibi yanıp tutuşan sesiyle gökte bir yılan sürüsü gibi kıvrılan bulutlara baka baka en yanık türküsünü söylüyor, onun ayaklarının altında, aşağılarda Garzan Çayı artık akmıyor, bir göl gibi sakin ve huşu içinde Marok’un türküsünü dinliyordu. Sadece Garzan Çayı mıydı dinleyen? Hayır. Marok dağlara kaçıp türkü söylemeye başladığında Kobin’in bütün köyleri, köylerin bütün kızları, erkekleri, ihtiyarları ve çocukları işlerini güçlerini bırakıp kulaklarını kabartır, ellerini güneşe siper edip duydukları bu güzel ve yanık sesin sahibini, Marok’u görmeye çalışırlardı. Sesi duyan, kulak veren herkes merak ederdi, aynı anda hem evladını yitirmiş bir annenin feryadını hem de eski zamanlarda yaşamış bilge bir dengbejin ya da efendisine tâbi olmuş bir dervişin iç huzurunu anımsatan bu ses, acaba Marok’un kimsesizliğinden, sahipsizliğinden mi kaynaklanıyordu, yoksa atalarından yadigar bir acının, esaretten esarete yuvarlanagelmiş bu Kürdistan’ın asırlardır hiç durmadan kan sızdıran uçsuz bucaksız dağlarının, ovalarının iniltisi miydi?.. Kim bilebilir, kim konuşabilirdi ki bu sese, Marok’a dair?..

* * *

Çok eski zamanlarda, milattan üç bin yıl kadar önce Hurriler yaşamış Kobin’de. Sonra Asurlar, sonra Medler, Persler, Makedonlar, Partlar, Romalılar ve en sonunda Bizanslılar gelmiş ve hakim olmuşlar buralara. On üçüncü asrın ortasında vahşi Moğollar Kobin’i almış Bizans’ın elinden. En nihayetinde, 1514’te Sultan Yavuz Selim döneminde artık Osmanlı toprağı olmuş. Yirminci asrın başlarında, Cumhuriyet yıllarında Garzan’ı Siirt’in bir ilçesi, Kobin’i de Garzan’ın bir köyü yapmışlar. Diyarbakır’da, Elmedine’deki selden sonra başlayan göç Kobin’i büyütmüş, ilçe yapmış, adını da değiştirmiş Beşiri yapmış. …

E tamaam, biz neyi anlatıyoruz sanki! Azıcık uslu durun, azıcık adam olun, akıllı olun bi… Dalaşmayın sözüme, ilişmeyin şuncacık aklıma, Marok’u anlatıyoruz zaten. Tövbe estağfurullah!… Müsaade edin de bir aksın hele güzeller güzeli bereketli Garzan, alıp yetim Marok’un yanık türkülerini de, hele bir dönsün yeniden doğuya, sonra aşağı, güneye. Bir kucak var açılmış onu bekleyen, Hasankeyf’in doğusunda. Yüce nehir Dicle’yle kucaklaşıp teslim etsin bereketli Garzan çayı varlığını, kendinden yüce başka bir varlığa.

Oh, ne güzel ölmek!..

Ne güzeldir ölmek seni doğuran ananın kucağında! Öldükçe yenilenirsin, öldükçe dirilirsin Mereto’nun yamaçlarında, Mezopotamya’nın ruh fışkıran hem kızıl hem yeşil topraklarında, Kozluk’da, Sason’da, Kurtalan’da… Bir doğar bir ölürsün, aha işte şu aczini bilmeyen densiz ademoğlu gibi… Ya da… Ya da benim gibi ne doğmuş ne ölmüşsündür, ne var ne de yoksundur. Hem güler hem ağlarsındır… Ama hep ağlarsındır. Bütün alemleri koy bir kenara, doğmuş doğacak bütün ademleri de koy öte kenara. Sadece Marok’u düşün Balık, yalnızlığı, kimsesizliği, anadan, babadan, brodan ayrılığı… Mustafa’yla Beso’dan gayrı bütün dünyayı düşün Balık… Kork! Kork çünkü her an inebilir gökler yerlere ve kimsen yok seni karanlığın içinden tutup çıkaracak, kurtaracak, Garzan’ın suyundan ve şu başı dumanlı sarhoş dağlardan başka.

… Ama hep ağlarsındır Balık, bakma sakın gözlerime,

balık…

hep ağlarsındır…

Hele helee… Öyle ortasından girilmez öyküye, bilirim amma, dayanamadım Garzan’ın şırıltısına karışıp kulaklarımı haysiyetlendiren o yanık türküsüne Marok’un. Yoksa…

Yoksa…

Şşş, sessiz olun. Gecenin amansız kör karanlığı çökmüş Muş Ovasına. Bakın bakın, bir daha göremezsiniz buraları. Bakın ama çok oyalanmayın balıkcıklarım, öte yana döneceğiz biz. Tekin yerler, tekin zamanlar değil. Aha bu bastığınız toprak Karaçavuş Dağı’nın toprağıdır. Bak bak, gördün mü, Mutki’ye doğru kıvrılarak ilerleyen kervanı. Şşş, sessiz olun dedim yahu, yüz kişilik kervandan çıt çıkmıyor siz kıpraşıp duruyorsunuz! Tekin değil dedik ya buralar. Hınçaklar, Taşnaklar kol geziyor artık. Bırak şimdi 950’yi, gel bak hele şuraya. 19. asrın sonundayız, Moskof girmiş Osmanlı toprağına diyorum, tee Yeşilköy’e, İstanbul’a kadar ilerlemiş diyorum. Kervanın peşinde çeteciler var, gecenin bu ölüm sessizliğinde dal kırılsa duyarlar. Çoluk çocuk ihtiyar kadın, nasıl savaşsın, kıyarlar onlara, dinime imanıma kıyarlar hepsine. Hadi koştur, yetişelim kervana.

Rumi 1293 diye geçermiş kitaplarda ama bilmem, okumam yoktur benim. Ama Moskof’u bilirim bak. Acımasızdırlar, hele de Müslüman’a!.. Kuzeyden, karlı dağların tepesinden inmişler Osmanlı toprağına. Üşümüşler de ısınacaklar ya, asıl aşağı, Akdeniz’e inecekler ama yok öyle, biliyorlar ki Osmanlı bırakmaz. Önce İstanbul’a gidecek, orayı yakıp yıkacaklar ki sonra rahat rahat serinlesinler Akdeniz sahillerinde. Nah buraları da Ermeni çetelere bıraktılar. Onlar gelip hakim olana kadar bu Ermeniler de kasıp kavuruyorlar işte.

Haa, yok cancağızım, öyle değil. O dedikleriniz Osmanlı Ermeni’si. Aha bak Arjan Amca, yedi göbekten bakırcı esnafı, o da kervandakilerle birlikte. Toplamış tasını tarağını terk etmiş ekmeğini, aşını, ata yurdunu. İki üç aile de Kafkaslardan gelenler var, çoğu Çerkez. Gerisi aslında buralı değil. Diyarbakır’dan, Bismil’den, Silvan’dan göçmüşler zamanında. Şimdi de Ermeni’si, Çerkez’i, Kürd’ü, hepsinin üstünden sıyrılıp düşmüş soyları sopları. Bir olmuş, maacir olmuşlar. Onlar halktır, kardeştir onlar hep. Savaşmazlar, kaçarlar hep. Babaların hüküm sürdüğü alemlerde savaşçılar üstün olur a, bazen de filozoflar, şairlerdir üstün olan. Eh, kimi zaman da altını, ziyneti olan efendi olur aleme. Maacirler ise sadece yollarda üstündür. Ancak yolcuyken büyüktür, hürdür maacirler. İnsanoğlunun talihi kurumuş ki, bir yerde şöyle ağız tadıyla, barış sükûn içinde bir ömür mü yaşayacaksın, nerdee!..

Şşş, sessiz olun! Kim ağlıyor?!..

Vallahi billahi duyacaklar, susturun o bebeği!

Allah’ım sen yardım et, kıyacaklar maacirlere!


Halime Hanım’ın ananesi anlatır bu öyküyü. Halasının kızı yeni doğum yapmış. Bebek daha bir aylık bile değilken bir sabah ezanı vaktinde kadınlı çocuklu bir grup gelmiş köye. Soluk soluğa anlatmışlar olup biteni. Komitacılar bütün köylere baskın yapıyor, kaçın demişler. Köyün erkeklerinin neredeyse tamamı savaşa gittiğinden çetecilere karşı direnmeleri mümkün değilmiş. Apar topar yola koyulmuşlar. Güneye doğru kuş uçuşu otuz kilometre yol gitmişler. Yolda başka köylerden de katılanlar olmuş muhacir kervanına. Sonunda Hasköy’ü de geçmeyi başarmışlar. Azıklı köyüne vardıklarında köyün hala yanmakta olduğunu görmüşler. Günlerdir ne doğru dürüst bir şey yemişler ne de doğru dürüst uyku uyumuşlar ama köyün halini ve köylülerin cesetlerini görünce duramayacaklarını anlayıp yeniden yola koyulmuşlar. Azıklı Dağı’nın güney yamaçlarından inerken takip edildiklerini anlamışlar. Olabildiğince sessiz ve hızlı bir şekilde ilerlemeye devam etmişler. Mutki’yi geçince Sason’da biraz rahatlamayı umut ediyorlarmış. Ancak Yalıntaş Köyü yakınlarında çeteciler kervana yetişmiş. Muhacirler dağılıp izlerini kaybettirmeye çalışmışlar. Korkut’un Mollababa köyünden olan Halime hanımın ananesinin ailesi ve üç aile daha bir aradaymış. Neredeyse ayak uçlarına basarak ilerliyorlarken halakızının bebeği ağlamaya başlamış. Gecenin karanlığında yankılanan bebek sesi bütün muhacir kervanını ele verecekmiş. Genç kadın eliyle oğlunun ağzını kapatmış ama bu sefer de bebek soluk alamaz olmuş. Sonunda gruptaki tek erkek olan İsmail Amca vermiş kararı ve bebeği kızın koynundan çekip almış. Genç kadın korkudan ne yapacağını şaşırmış. Yalvarmış, yakarmış, geri verin oğlumu diye. İsmail Amca sertçe itmiş kadını ve ananeye gelip “Söyle koşarak Yalıntaş’a insinler. Biz de başka yoldan geliyoruz” demiş. Bebeği alıp batıya doğru koşmaya başlamış. Halakızı da peşinden. Anane bir an duraksamış ama sonra hemen İsmail Amca’nın dediklerini kervandakilere söylemiş. Muhacirler hiç durmadan koşmaya başlamışlar. Anane de İsmail’in gittiği yöne doğru koşmaya başlamış. Sonrasını anane şöyle anlatır:

“Biraz sonra baktım ikisi de bir ağacın dibinde, bibim kızı İsmail Efendi’ye sarılmış yumrukluyor. İsmail Efendi de onu sürükleyerek getiriyor bana doğru. Yanıma geldiler. ‘Acele et, Yalıntaş’a varmamız lazım’ dedi İsmail Efendi. Bibim kızını bir hamlede kucaklayıp kaldırdı. Kızcağız can havliyle çırpınıp duruyor hâlâ. Omzuyla bana sertçe çarptı İsmail Efendi ve hızlı hızlı yürüdü. Ben ağacın dalına asılmış kundağa bakakaldım. Daha ismi bile konmamış bebek avaz avaz bağırıyordu…”

Ağlarım tabi, başka ne gelir elimden! Nasıl yiğit, nasıl mert, nasıl cesur bir delikanlıdır ki o, kendini feda ederek yüz kişinin hayatını kurtarmıştır. Onun sayesinde çeteciler dağılan kervandan kimseyi yakalayamamışlar, maacirlerin hepsi Yalıntaş’ta buluşup Sason’a doğru yollanmışlar. Aha size en hakikatlisinden bir kahramanlık hikayesi. Var mı böylesi, duydunuz mu daha ötesini! İçim niye yanar biliyor musunuz: bir adı yoktur o kahramanın, şöyle uzun uzun çığırayım, üstüne türküler, stranlar söyleyeyim. Cennetliktir yeğenim benim, alemlerin rabbi Allah şahit olsun ki cennetliktir Mollababa köyünden bibi kızının bebesi, daha bir aylıkken yiğitlerin en yiğidi!..

O isimsiz kahramanın ailesiyle birlikte muhacirlerin hepsi Sason üzerinden Silvan’a geçip orada dağılmışlar. Halime Hanım’ın ananesi ve onun halakızı, ailenin büyükleriyle birlikte Silvan’a, ata topraklarına dönmüşler ama burada tutunamamışlar. Onlar Muş iline göçtükten sonra tarlalarına, evlerine çöreklenen Diyarbakır’ın hırsızlarıyla dalaşmak yerine, büyüklerinin peşinden gitmiş, oradan da Batman’a, Hasankeyf’in kuzeyine göçmüşler. Kobin’e yerleşen bu çileli ailenin genç delikanlılarından birinin adı Musa imiş. Hani şu oğlu daha iki yaşındayken bu dünyadan göçen Musa. Hani Reyhan’ın kocası Musa. Hani… Hani Marok’un hiç tanımadığı babası Musa.

* * *

1939’un Eylül ayında, Batman’ın Beşiri ilçesinde kendine has çığlıklarıyla dünyaya geldi Marok. Ona başka bir isim verdiler elbet, ama o yıllarda doğan çocuklar zaten başka başka isimlerle yaşıyorlardı hep. Önemli olan lakaptı. Marok da bu lakabını henüz dokuz yaşındayken öldürdüğü yılan sayesinde kazanmıştı.

İçine hasat doldurdukları kapısız, taştan kulübeleri varmış köylülerin. Onlardan birinin içine girmiş bir yılan. Köyün gençleri, çocukları hasatlığın etrafında toplanmış, heyecanla bağrışıp duruyorlarmış. Marok gelmiş ve gelmesiyle de elinde kolu kadar uzun, kolu kadar kalın sopasıyla birlikte hasatlığın içine atlaması bir olmuş. Herkes ağzı açık bakakalmış Marok’un gözden kaybolduğu pencereye. Daha ağızları kapanmadan da pencereden dışarı bir insan boyunda kahverengi benekli bir yılan fırlamış. Yılanı gören köylüler çığlık çığlığa kaçışırken içlerinden bir çocuk bağırmış “Vallahi de ölü billahi de ölü” diye. Köylüler yılanın öldüğünü anlayınca “Markuşt! Markuşt!” diye tezahürat yapmışlar bu güzel sesli kimsesiz çocuğa. Hasatlığın penceresine çıkmış küçük esmer elleriyle gür saçlarının arasındaki otları temizlerken hem mahcup hem de mağrur bakıyormuş Marok hayranlarına. Tezahüratın kendisine yapıldığını anlayınca çatık kaşlarına rağmen belli belirsiz gülümsemiş. Belli ki o da sevmiş ismini.

Marok’un bu kahramanlığı Beşiri ve çevre köylerde kısa zamanda duyulmuş, yanık sesi ve türküleriyle çocuk yaşta zaten sahip olduğu ününe bir de “yılan öldüren” lakabını eklemişti. Geleneksel alışkanlıkla zaman içerisinde bu lakap da kısalıp “Marok” halini almıştı tabii.


Marok iki yaşında bir bebekken kaybettiği babasının ardından, hastalanan ve bir daha da ayağa kalkamayan annesini de altı yaşında kaybetmişti. Yıllar sonra merak edip sorduğu hiç kimse yaşayan bir kardeşi olup olmadığını bilmiyordu. Tek bildikleri, üç ağabeyi ve iki de ablası, en fazla dört yaşına kadar yaşayabilmişti. Marok gözü açıldığında kendisini memurluktan emekli Mustafa Bey’in ve eşi Beso’nun yanında buldu. Ölen babası Musa’nın hem arkadaşı hem de akrabası olan Mustafa’yı babası, Beso’yu da anası bildi.

1940’lı yıllarda Batman’da faaliyet gösteren Maden Tetkik Arama Enstitü’sünde çalışıyordu Mustafa Bey. Sadece bir kere evlenmişti. Hem güçlü ve sabırlı, hem de yüksek ilim sahibi bir kadın olan Beso’yla Mustafa’nın tek sıkıntıları çocuklarının olmamasıydı. Çevresinden çok baskı görmesine rağmen Mustafa Bey ikinci bir eş almadı. Hem Peygamberin soyundan geldiği için hem de bir alim olduğu için eşine büyük saygı duyuyor, onu başına konan devlet kuşu, Allah’ın sunduğu bir nimet gibi görüyordu.

Mustafa Bey’in soyu, kesin olmayan bir rivayete göre anne tarafından büyük Kürt alimi Şeyh İdris Bitlisî’ye, baba tarafından ise Kürtlerin kadim aşireti olan Bedirhanîlerin damatlarından Hamdullah Bey’e dayanıyordu. Hamdullah Bey, Abdülhamit döneminde sürgün edilen Mir Bedirhan’la birlikte Girit’te kalmış, Mir Şam’a gidince de İstanbul’a gelip saraya yakın önemli bir mevkiye yerleşmişti. Hamdullah Bey öldükten sonra aileden Kürt Teali Cemiyeti’ne katılan bazıları idam edilmiş, geriye kalanlar da topyekûn sürgün edilmişler. Yine aynı rivayete göre bu sürgün ailelerden birinin çocuğuydu Mustafa Bey.

Yaşadığı zamana ve çevreye kıyasla tahsilli sayılırdı. Enstitüdeki işini de bu tahsiline borçluydu zaten. Sert ve dediğim dedik bir mizaca sahipti. Her zaman hürmet gösterdiği eşi Beso’nun dışında onun bu sert mizacından münezzeh olan bir tek Marok’tu. Arkadaşı Musa’yı kaybedince, eşi Reyhan ve henüz bebek yaşta olan oğlu Marok’u himayesine almıştı. Başlarda Reyhan kocasından kalan evden çıkmak istememişti. Mustafa ve Beso da ısrar etmemişlerdi. Ancak hastalığının ilerlediğini anlamaya başlayınca Reyhan önce toprakları sattı. Artık kendine bakamayacak hale gelince evini de satıp Beso’ların eve yerleşti.

Reyhan’ın hasta yatağında artık konuşamayacak hale geldiği zamanlardı. Marok için sakladığı paraları bir keseye koymuş, keseyi de genç kızlığından beri başından hiç eksik etmediği kesrevan[1] sarılı fesinin içine saklamıştı. Kalabalık bir hasta ziyareti gününün akşamı fesin içindeki kesenin kaybolduğunu anladılar. O güne kadar paranın yerini Beso dahi bilmiyordu. Misafirler Reyhan’ın gözü önünde çalmışlardı parayı. Sesini çıkartamayan hasta kadın Beso’ya gözüyle fesi işaret edip durmuştu ama boşuna. Aklının ucundan bile geçirmemişti Beso insanların bu kadar çirkinleşebileceğini.

Mustafa’yı babası, Beso’yu da ikinci annesi olarak tanımış ve kabullenmişti Marok. Fakat Reyhan’ın ölümünü kabullenmesi bu kadar kolay olmadı. Evdeki ağlamaya seslerinden ve yakılan ağıtlardan hemen anlamıştı annesiyle ilgili kötü bir şey olduğunu. Odaya birden dalıp cansız yatan kadının üzerine atıldı ve yumruklamaya başladı. Beso Ana onu zorla tutup çekene kadar da devam etti bağırışları. Odadaki bütün kadınlar gözünden bir damla yaş akmayan Marok’un öfkesi karşısında donup kalmıştı. Sonraki günlerde iyice sessizleşip içine kapanmıştı artık.

Yeni evin bahçesindeki incir ağacı ve evin kedilerinden başka da hiç kimseyle ve hiçbir şeyle ilgilenmiyordu Marok. Mustafa babasının akşamları onunla yaptığı uzun sohbetler olmasaydı belki bir daha da toparlanamayacaktı. Başlarda işi çok zor olmuştu Mustafa’nın. Hiç konuşmayan, hatta başını kaldırıp yüzüne bile bakmayan yedi yaşında bir çocuğa masallar, menkıbeler anlatıyordu. Bir yıldan fazla sürdü bu akşam sohbetleri. Nihayet bir gün, saat gece yarısına yaklaşırken “Peki Ebu Zer gerçekten de yalnız mı ölmüş?” diye soruvermişti Marok.

Mustafa babası ona kim bilir kaçıncı kere Tebük savaşını anlatıyordu:

“Devesi zayıf olduğu için geride kalan Ebu Zer Gıfari, yükünü sırtına alıp yaya olarak ordunun arkasından koşuyordu. Öğle vaktiydi, Ebu Zer orduya yetişmişti. Peygamberin yanındakilerden biri uzaktan yaklaşan karaltıyı görünce

– Ya Resulallah! Tek başına bir adam geliyor, dedi.

– Ebu Zer midir? Onun olmasını isterim, buyurdu efendimiz.

– Evet, gelen Ebu Zerdir, dediler.

– Allah Ebu Zer’e rahmet eylesin! O, yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız başına vefat eder ve yalnız başına haşrolunur.”

Menkıbenin sonuna kadar da hiç sesini çıkarmadan ve başını kaldırmadan susmuştu Marok. Daha önce kalbinde bir muhabbet oluşan, kendini yakın hissettiği bu yiğit sahabeyi çok seviyordu. Mustafa babası en son hadisi söyledikten sonra susup odanın penceresinden geceyi seyre daldığı anda sormuştu Marok:

Ebu Zer gerçekten de yalnız mı ölmüştü?

Mustafa Bey soruya cevap verememişti. Ölürken belki yanında olamayacağını, ama hiç olmazsa o an yanında olduğunu söylemek istedi. Omuzlarından tutup kaldırdı küçük Marok’u ve sımsıkı sarıldı. Marok o sarılıştaki sıcaklığı hayatının sonuna kadar sadece bir kere daha duyacaktı.

Mustafa Bey’in evi, eşi Beso’nun uzaktan akrabası olan Ömer Efendi’nin eviyle küçük bir avlu sayesinde ayrılıyordu. Yani o avlu olmasa iki ev sanki tek bir evmiş gibiydi…

İşte o evden çıktı aslında Marok. Hani demiş ya şair, dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır diye, bir ne ki, bin saldırı geldi yiğidimin başına, bin saldırı daha gelecekti daha. Ama o evde karşıladı ilk hamleyi, anasının onu terk edip gidişini. Sonra ikincisini, Mustafa Babasının terk edişini de… Dik durdu ama, dedik ya yiğit diye, aha o ağaca asılanın soyundan geliyor, o yiğit olmayacak da kim olacak daha! İçinde koca bir Ebu Zer vardı Marokumun. Çıkmazsa dışarı, çıkıp Kabe’nin önünde haykırmazsa hakikati çatlayıverirdi maazallah.

Derler ki Baba Mustafa ölünce kapı komşusu Ömer Efendi nikahına almış Beso’yu. Ömer Efendi derler ama ben Derviş Ömer derim. Evin önündeki bahçeye dadanan hırsızı görmüş bir gece vakti, üst katın penceresinden. Koşmuş inmiş yanına. Elinde bir çuvalla Ömer’i gören hırsız apışıp kalmış. Uzatmış çuvalı Ömer, “Ne bakıyorsun aval aval, hadi çabuk, dolduralım” demiş. Hırsız imana gelmiş, eline yapışmış Ömer Efendi’nin, affet demiş, şeytana uydum demiş. Ömer Efendi tutup kaldırmış: “Be hey ahmak, gelip istesen vermez miyim sanki neyse ihtiyacın. Sense çalıyorsun, benim yüzümden günaha giriyorsun,” diye azarlamış hırsızı. Böyle daha ne menkıbeleri vardır Derviş Ömer’in, Batman ve yöresinde anlatılan. İlk karısı Halime’den dört kız dört erkek evladı var, bir de Beso, bir de Marok… Ömer petrolde işçi. Bahçeden de gelir ufak tefek bir şeyler, geçinip giderler işte.

Aha bu kalabalık ve fakir evde geçti Marok’un çocukluğu. Aha bu evden aldı… nasibini, kısmetini… Aha işte, o evde kaldırıp başını baktı ilk defa göğe ve sıktı yumruklarını: “Büyük adam olacağım ben, çok büyük adam olacağım!”

* * *

Okula giderken ayağına giydiği çarıklar artık iyice eskidiği için, okul da eve yürüyerek iki saat uzaklıkta olunca sık sık hastalanıyordu Marok. Kış aylarında yerde biriken karın boyu bazen bir metreyi buluyordu. Öyle zamanlarda bırak ayaklarını, belden aşağısı olduğu gibi donuyordu okula varana dek. Yarım yamalak çalışan odun sobasına yanaşıp uzun uzun bekliyordu titremesinin geçmesini. Soba borusuna asılan çoraplar, bazen akşama kadar kurumuyordu.

Okula ilk başladığı zamanlarda, diğer bütün çocuklar gibi en büyük sıkıntısı öğretmenin yabancı bir dilde konuşuyor olmasıydı. Gerçi Marok Mustafa babası sayesinde çat pat Türkçe biliyordu ama yine de o kadarı öğretmeni anlamak için yeterli olmuyordu. İki çeşit öğretmen vardı o zamanlar: Kaderciler ve idealistler. Çeşitli sebeplerle Kürt köylerinde öğretmen olmak zorunda kalmış olan kadercilerin tek hesabı bir yolunu bulup buralardan kaçmak ve daha rahat yaşayabilecekleri bir büyük şehre kapağı atmaktı. İdealist olanlar da bildiğimiz Mustafa Kemal’in öğretmenleriydi. Bir taraftan köylülerin sıkıntılarıyla ilgileniyor, haksızlıklara ve yanlışlıklara karşı mücadele veriyor, öte yandan da çocuklara ders veriyorlardı. … Ya da bu bizim hüsnü kuruntumuzdu…

Bir gerçek vardı ama: Marok’un gözünden görünen dünya hem çok karanlıktı hem de çok acımasız. Mustafa babası ona Türkçeyi öğrenmesi gerektiğini sık sık öğütlerdi. Bu topraklarda savaş bitmez, derdi hep, ne yapıp edip Türkçeyi öğren ve büyük adam ol. Çünkü savaşlarda bir tek büyük adamlar ölmez. Ama Marok okulun henüz ilk günlerinde görmüştü ki Türkçeyi öğrenmek hiç de kolay bir iş değildi. Hele de kitap defter bile alacak paran yoksa, hele de öğretmenin sana Türkçeyi dağdan inmiş bir hayvana öğretir gibi öğretmeye çalışıyorsa… Besleme olarak yaşadığı bir evden ikinci kere besleme olarak başka bir eve taşınmıştı, kimseden para isteyemeyecek kadar gururluydu. Öğretmen neden defter kitap getirmediğini soruyordu hep. Marok önceleri öğretmenin dilini bir türlü anlayamadığı için, Türkçesini geliştirince de fakir olduğunu söylemekten utandığı için bu sorulara cevap veremiyor ve hep susuyordu. Hemen her gün azar işitiyor ve sık sık da dayak yiyordu öğretmeninden.

İkinci sınıfa giderken komşunun koyunlarından birkaçını alıp otlatmaya götürmüş ve o zaman dağları, tepeleri keşfetmişti. Hem yetim hem öksüz olduğunu bildikleri için komşuları da eline üç beş kuruş sıkıştırmaya başlayınca bu işi çok sevmişti Marok. Hiç ummadığı bir yerden defter-kalem-kitap parası gelmeye başlamıştı ve ondan da iyisi hayvanlarla beraber dağlarda gezinmek, en güzel türkülerini koyunlarla paylaşmak ona çok iyi gelmişti. Düz ve geniş ovalarda, tarlalarda uzun süre kalamıyor, hemen birkaç koyun bulup dağlara, tepelere kaçıyordu. Yükseklerde durup dünyaya oradan bakınca kendini daha huzurlu, daha güvende hissediyordu artık.

Beşiri Merkez ilkokulunda 1950’ye kadar sürdü Marok’un öğretmeniyle ve Türkçeyle mücadelesi. Çobanlık ona bir iş sahibi olmak ve para kazanmak lüksünü kazandırmıştı, öte yandan dağlarda tek başına çobanlık yaparken kendini yine yalnız ama çok daha güçlü hissetmeye başlamıştı. İçindeki korkuyu yenebileceğine inanıyordu artık. Okul bittiğinde Türkçeyi gayet iyi konuşmaya başlamış, hatta şivesini bile biraz düzeltmişti. Türkçeyi öğrenmek onu hem cesaretlendirmiş hem de hırslandırmıştı. İlk fırsatta Diyarbakır’a gidip enstitü sınavlarına girdi.

Aslında Ömer Efendi’yi hem seviyor hem de ona büyük bir saygı duyuyordu. Ömer Efendi de, ailesi de çok iyi ve sıcak davranmıştı Marok’a. Ama yine de o evden ve Kobin’den uzaklaşmak istiyordu. Ne olursa olsun kafasından atamıyordu aslında o eve ait olmadı fikrini. Kendini fark ettiği, ilk sözcüklerini söylediği Mustafa babasının evine de ait değildi, bundan da emindi. Onların gerçek ana babası olmadığını öğrendiği zaman ruhuna yayılıp yerleşmişti o sonsuz karanlık hissi ve o büyük korku. “Ata” diye bildiği, tasavvur edebildiği birisi olmayınca kafasında, ata toprağı ya da vatan diye bir kavram da oluşmamıştı. Ama bir vatan duygusu vardı, bunu biliyordu, bunun heyecanını yaşıyordu çünkü. “Türkçe öğren, büyük şehre git, büyük adam ol!” Hiçbir şeyi yoktu belki Marok’un ama Mustafa babasından ona miras kalan kocaman bir umut vardı içinde. Bu umut ve heyecan ayakta tutuyor, güç veriyordu Marok’a.

Gitmek istediği yeni bir şehir, yeni bir ülke yoktu. Sadece gitmek istiyordu. Marok, o yaşlarda özgürlüğün ne demek olduğunu bilmiyordu ama aslında sadece özgür olmak istiyordu. Ya da belki de yalnızlığına karşılık özgürlüğü hak ettiğine inanıyordu.

Marok sınavı geçti ve Ergani köy enstitüsüne yazıldı. Enstitü Ergani tren istasyonunun tam karşısında, Tilhuzur köyündeydi. Ama burayı sevmemişti Marok. Malum, köy enstitüleri daha yeni açılıyordu o zamanlar, eğitim öğretim pek de düzene girmemişti. Duramadı tabii, birkaç ay sonra bıraktı enstitüyü. Tilhuzur’dan o dev karpuzlardan başka bir şey kalmadı Marok’un hatırında.

On ikinci yaşını bitirmişti, yeniden Beşiri’ye, Ömer Efendi’nin evine döndü. Bir yenilgi daha almıştı. Yeniden koyunlarla birlikte tepelere çıkıyor, toparlanmaya ve döndüğünden beridir gittikçe derinleşen yalnızlığına bir kın ve içinde bir dağ gibi büyüyen korkusuna bir kılıf bulmaya çalışıyordu. Mustafa Babası gibi artık sık sık evin odalarından birine kapanıyor, saatlerce pencerenin önünde gökyüzünü seyrederek dalıp gidiyordu.

Marok çatık kaşlarının altındaki kahverengi gözleriyle o küçük dünyasının küçük penceresinden dünyaya bakarak kıvranadururken onu çok yakından ilgilendiren başka gelişmeler olmaktaydı. İstiklal Savaşından sonra ülkenin büyük bölümünde, özellikle orta ve doğu Anadolu’da erkek nüfus büyük oranda azalmıştı. Dul kadınlar ve özellikle kimsesiz çocukların sayısı sosyal dengeyi ciddi şekilde bozmaktaydı. Hükümetin özellikle kimsesiz çocuklara ilişkin bir çalışması vardı. Öte yandan İsmet İnönü imzalı 1935 tarihli “çok gizli Kürt raporu”na göre Kürt çocuklarının Türk çocuklarıyla aynı okullarda okutulması gerekiyordu. Aksi halde Türkleştirme politikası Kürdistan bölgesinde sekteye uğrayabilir ve yeni Türk Devleti Kürtlerle ilgili daha çok sıkıntı yaşayabilirdi.

Marok’un evde, küçük odanın penceresinden gökyüzüne bakarak kara kara düşündüğü o günden çok uzun yıllar sonra, İstanbul’da, Fatih’te oturan, Ömer Efendi’nin en büyük kızı Sabuha Hanım yeğenine anlatıyordu o günün öyküsünü:

Ömer Baba petrole gitmişti. Evde Sabuha ile Sultan vardı çocuklardan. Kapı çalındı ama nasıl, kırıldı kırılacak. Marok içerideki odadan duydu gürültüyü, bir an donup kaldı.

“Aç kapıyı Candarma!”

Marok için bu bir şifreydi. Jandarma demek devlet demekti. Devlet demek, mesafe demekti, uzak durmak, görülmemek, yanaşmamak demekti. Marok şifreyi hemen çözmüş ve anında kararını vermişti. Arka odanın penceresinden bahçeye atladı. Yere düşmesiyle kalkması, kalkmasıyla da tazı gibi koşmaya başlaması bir oldu. Sabuha nihayet kapıyı açmıştı. Jandarmalar içeri daldılar. Marok’un kimsenin kullanmadığı gerçek ismini söyleyip sordular. Sabuha korkudan kekelemeye başlayınca onu kenara itip odalara girdiler. Üç kişiydiler. Bir tanesi arka odanın açık penceresinden bakınca Marok’u görmüştü. O da pencereden atlarken bağırarak diğerlerine haber vermişti. Üç jandarma arkada Marok önde, uzun süren bir kovalamaca başladı.

Sonunda büyükçe bir bahçenin içinde kıstırdılar. Marok kaçacak yeri kalmadığını anlayınca bir çalının arkasına sindi kaldı. Hızlı hızlı inip kalkan göğsüne bakıyor ve soluk sesini duymamaları için nefesini tutmaya çalışıyordu. Ayak seslerinden birinin yaklaştığını fark etmişti. Artık soluğunu tutamadı ve yavaşça bıraktı kendini. Çalıların arasından kapkara postal sokuldu içeri usulca ve burnunun ucuna kadar geldi.  O anda Marok, dağların doruklarında başlayan hükümdarlık yıllarının artık bittiğini, eski korkularının yeniden peydahlandığını içi titreyerek fark etti. Bir an, elini uzatıp onu sindiği yerden çekip alan jandarmayla göz göze geldi. O an tuhaf bir şey oldu. Çok tuhaf hem de… Gencecik bir askerdi onu tutup çeken. Marok ona bakarken sanki babasına bakıyormuş gibi oldu. Öyle hissediverdi birden. Sanki o asker… Sanki aslında babası ölmemişti de ihtiyarların hep anlattığı eski savaş hikayelerindeki gibi, aslında savaşa gitmişti ve şimdi yeniden dönmüştü. Jandarma eri Marok’a hafifçe gülümsemişti ya, “korkma, bir şey yapmayacağız” demişti ya, hem yetim hem de öksüz Marok, üniformalı bir askerden böyle sıcak bir gülümseme görünce, onun gözlerine bakınca birden babasını hatırlamıştı işte. Hiç görmediği, hiç bilmediği babasını. İçinde, göğsünün ortasında bir yerde, yusyuvarlak bir şeyden sızıp yayılan bir sıcaklık duymuştu. Onu kaldırıp kucaklayan askere birden, hasretle sarılınca da o sıcaklık, sanki bütün vücuduna yayılmaya başlamıştı. Mustafa Babasının ona sarıldığı geceyi anımsamış ve sımsıkı yumrukları usulca gevşemişti. Artık huzurla gözlerini kapattı Marok!..

Korkuyu çocukça bir şey sanırsınız da hep utanırsınız korkmaktan, korktuğunuzun belli olmasından. Sadece huzur lazımdır size, birazcık huzur. Cesaret değildir korkmanın tersi, huzurdur elbet. Babanın kucağındayken rahat rahat kapatırsınız gözlerinizi ya, sonra büyürsünüz ve babanız da büyür ve yaşlanır. Artık huzur vermez olur hiçbir şey. Bu sefer de zayıf görünmemek için belli etmezsiniz korkunuzu. Utancınızı unutur ve güçlü görünmek için korkusuz olursunuz birden. Bazen de güçlü görünmek için ezersiniz bile güçsüzleri. Ve artık unutursunuz utanmayı da. Artık sebebi olursunuz korkunun ve utanç da sizden uzaktır ya… Heyhat! Zavallı insancıklar sizi!.. Hele gelin de bakın Balıkçı’nın gözlerine! Öldü sandığınız, öldürdüm sandığınız, içinizi leşiyle kokutan bütün o çocuklar aha burada, benim iki gözümün içinde size gülüyorlar. Bütün o utanç burada, gözlerimin içinde, size bakıyorum. Size bakıyor Marok, bir gırtlağı sıkar gibi sımsıkı kapattığı gözleriyle karanlığın içinden.

Korkmayın, utanmayın sevgili balıkçıklarım benim. Hem baba baba dediğimiz başka neydi ki, seni korkunun içinden çekip alan, sıcak ve güven veren bir gülümseme işte. Bir candarma, bir polis, bir devlet, bir baba. Al sana Marok, al sana baba!

Dinlediğim, anlattığım masallarla öykülerden başkacasını bilmem ben. Ne gördüm, ne duydum, ne yaşadıysam odur. Ne adım var, ne sanım, ne de namım. Ne kralım ne de tebaa. Ne efendiyim ne de köle. Bir Rabbi bilirim, yeri ve göğü, anayı ve babayı yaratan, bir de doğduktan ölene kadar ağlaşıp duran insancıkların yalnızlığını. Hâlik can verirken, ruh üflerken de yalnız olsun diyor, geri alırken de yalnız olsun diyor kuluna. Aradaki yolculuk zaten yalan, bütün o debdebe, bütün curcuna, kavgalar dövüşler, savaşlar ve acılar, hepisi yalan nasılsa. Bir tek doğru var benim bildiğim, Hak’tan uzaklaşırken kalabalıklaşıyorsun, ona yaklaşırken yeniden yalnızlaşıyorsun. Kalabalıklaştıkça kirleniyor, pisleniyor, günaha bulanıyorsun. Ona yaklaştıkça dökülüyor kirin pasın. Ama o vazgeçmiyor, yeniden yeniden yaratıyor… Bir şey var işte burada. O’nun bu ısrarında bir şey var amma… Dedim ya, Abdülkadir Geylani miyim ben, nereden bileceğim.

Peh peh peh!…

 

*Bu parça, 2010’da yazılırken, yakında (2015 Ağustos’unda) İletişim Yayınlarından çıkacak olan Madunköy adlı kitabımın parçası olarak düşünülmüş ve fakat sonradan çıkartılmıştır. Yazmakta olduğum bir başka romanımın parçası olan « Marok » bachibouzouck’ta ilk yayınlandığında ismi MADUNKÖY’ÜN EFENDİSİ [II. Bölüm: « Marok »] idi. Mehmet Batur / 31.07.2015


[1] Yedi renkten oluşan kadın puşisi.



[1] Mihran Damadyan: (Damatyan olarak da yazılır; 1863, İstanbul – 1945) Medzn Murad ile birlikte 1894 Sason Ayaklanması’na önderlik etti. Olaylar sonucu tutuklandı ve hapse atıldı. Mihran Damadyan Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nin önde gelen üyelerindendi.

[2] Bedirhaniler

[3] Enver Paşa