Yaprak kıpırdamıyor…
Koyu, açık yeşillik ve bulutlar, kıpırdamıyor.
Oturuyorsun, bir ölünün hatırasına
kondurulan bankta. Elinde bir kitap,
ya da bunları karaladığın defter.
Kıpırdamıyor ama
ne parmakların ne de kanatları defterin.
Önünde kolajdan ördekleriyle Cam nehri.
Bembeyaz bir kuğu
mermer heykele dönüşmüş, durgunluk.
Yüzyıllar süren bir kıpırtısızlık içindesiniz.
O kadar diri görünüyorsunuz ki,
sanki hayatta değilsiniz.
Bir fırça darbesiyle dondurulmuş olmalı zaman.
Dondurulmuş olmalı kürek çekenler de,
kemikler, kaslar, içorganlar.
Bisikletteki koçun elinde megafonu var
işitilmiyor ama ne bir söz ne de ses.
Yalnızca çiseleyen yağmur
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
tıp tıp tıp
ve uzakta ıslak bir ufkun ağırlığı.
İnsanı geren grilik derinleşiyor, uzadıkça
gölgeler boyuttan boyuta.
Ve hiçbir şey değişmiyor burada.
Hiçbir şey olmuyor sana da.
Korunaklısın, arkandan iple bağlanıp
duvara çakılı bir çiviye asılmış
şu muhteşem tablo içinde. Hissettiğin yok
mutlak kıpırtısızlığa hapsolduğ’nu.
Ama tablonun altındaki sehpada
son sürat koşuyor
mekanik bir cellâtın adımlarıyla saat
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
t i k t a k
başını çevirip bakamıyorsun ki akrebe.
Kuru yağlıboyada oturan insan figürüsün,
şirin mi şirin bir çiçek bahçesinde
mükemmel mezar-taşına sahip
ölüler nasılsa, huzur içindeki manzarada.

