Home revue || dergi || review écrit Misafir Odası Muamması

Misafir Odası Muamması

17
0
049-1yo-unlu_ayhan-misafir_odasi_muammasi

Geleceğimi önceden haber vermiştim. 20 yılda ne kadar değiştiklerini, neler yaşadıklarını çok merak ediyordum doğal olarak. Kapı açıldığında uzun uzun birbirimize sarılıp, öpüşmüştük. İçeride sofra kurulmuş, beni bekliyorlardı.Hemen sofraya davet edildim. Yemek yiyeceğimiz salona geçmek için, misafir odası tabir edilen odadan geçerken bir an duraksamıştım.Her türk evinin olmazsa,olmaz o misafir odalarını unutmuşum.

Ağır mobilyalar, içi bir yığın porselen biblo, tabak, bardak barındıran camekanlı büfeler, yerde ağır halılar vs. ile döşenmiş bir oda. Benim durakladığımı görünce, açıklama ihtiyacı duydular. Buranın misafir odası olduğunu, benim yabancı olmadığımı, zaten  kendilerinin de hep içeride, salonda yemek yediklerini, oranın daha rahat oldugunu söylediler. Doğruydu da söyledikleri. Salon daha rahattı.Gece boyunca doya doya sohbet ettiğimiz, özlem giderdiğimiz halde, benim aklım hep misafir odasında kalmıştı.

 

Evin kızının her gün itinayla tozunu aldığı bu odada hiç oturulmuyordu. Büfelerdeki pahallı porselen tabaklar ve fincanlar hiç kullanılmıyordu. Öyle ya, kimdi bu eve gelen benden daha önemli misafir acaba? 20 yıldır görüşmedikleri ve değer verdikleri kaç kişi olabilirdi ki? Gece boyunca kafamı kemirip durmuştu bu sorular zinciri. O kadar para verip alınan, o güzelim porselenler yerine neden melamin tabir edilen bu tabaklarda yemek yiyorlardı?

 

Yıllar önce Istanbul’da da yaşamıştım aynı duyguyu. Hep adını duyduğum ama hiç görmediğim Mahmutpaşa’yı, ilk kez gördüğümde. Sokaklarda dolaşırken birden bütün insanlar sanki üzerime,üzerime geliyorlarmış gibi  bir duyguya kapılıp, ürpermiştim. Çılgın bir kalabalık, sanki gözü dönmüşcesine kumaş ve tabak-çanak peşindeydi. Hani biraz acele etmeseler, sanki o güzelim yatak örtülerini bir başkası kapacakmış gibi davranıyorlardı. Hayatımda bu kadar çok insanın, aynı anda, bu kadar çok kumaşa saldırdığını hiç görmemiştim daha önce. Bir süre buranın her gün böyle olduğu düşüncesi ile kendimi rahatlatmaya çalıştıysam da, başarılı olamadım. Bu düşünce bana, daha da korkunç geldi nedense..

 

Alışveriş yapanların büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturuyordu. Bir süre sonra, gruplar halinde alışverişe geldiklerini farkettim. Gördügüm her alışveriş grubu en az yedi ya da sekiz kadından oluşmakta idi. Kaynana başta olmak üzere, bir kaç adet gelinin bulunduğu bu gruplar, değişen duruma göre eltiler, teyzeler ve halalarla süslenebiliyor, zaman zaman komşuların da katılımı ile büyüyüp, küçülebiliyorlardı. Ve istisnasız olarak bu kalabalığın vazgeçilmez aksesuarları çocuklardı elbette.

 

Amaç neydi, ne yapılmak isteniyordu burada? Sorular kafamda uçuşmaya başlamıştı. Eve alınacak bir çaydanlık için 16 kişinin buraya gelip bu kalabalığı yaratmasına ne gerek vardı? Üstelik sık sık çocuklar kaybediliyordu kalabalıkta. Oysa çocuklara bakmak için evde pekala bir kişi bırakılabilirdi. Bir çocuğun çişi geldiğinde 15 tane yetişkin onu beklemek zorundaydı.Üstelik her dakika bir çocuğun, ya çişi geliyor, ya susuyor ya da canı bir şey istiyordu.

 

Kumaşçı dükkanlarına girildiğinde top top kumaşlar açılıyor, gruba dahil bir sürü kadın kumaşı bir yerlerinden çekiştiriyor ve kumaş hakkında fikir belirtiyor, hatta bazan diğer gruplardan kadınların da katılımı ile söz konusu kumaş hakkındaki tartışma giderek büyüyebiliyordu. Bütün bu olup bitenler karşısında satıcılar nasıl oluyor da, bunalıma girmiyorlardı? Kullanılacak nevresim yada örtüyü, kullanacak kişi tek başına gelip beğenemez miydi acaba?

 

Bal gibi biliyordum ki, bu insanların hepsinin evinde çaydanlıkları var ve her gün çay içiyorlar. Ne kafalarını  koydukları yastıkları kılıfsız, nede çarşafsız yatakta yatıyorlar. Evlerine gidip kontrol etseniz, açılacak naftalin kokulu dolaplarından yeterince yedek yastık kılıfı, çarşaf, nevresim, havlu vb.çıkacağına bahse girebilirdim.

 

Hangi sıklıkta insanlar çarşaf yada nevresim alırlardı acaba, ya da çaydanlık. Ne zaman ihtiyaç duyuyorduk yeni çarşaf ve yatak örtülerine. Doğum, evlilik, evin genç kızına çeyiz düzülmesi – bu çeyiz olayını da hiç anlıyamamışımdır zaten – ve bir de yeni bir eve taşınma durumunda bu alışverişler yapılabilirdi sanırım. İstanbul ’da her gün bu kadar insan hamile kalıyorsa durum gerçekten vahimdi. Her hamile kalan kadın kaynanasını, elti,teyze ve halalarını hatta yakın komşu kadınları da yanına takarak Mahmutpaşa’ya mı geliyordu? Tanrım bu nasıl bir muammaydı?

 

Bir süre sonra burada alışveriş yapan insan portresine daha bir vakıf olmaya başlamıştım.

 

Bu insanlar aslında  daha doğmadan, Mahmutpaşa’dan alışveriş yapmaya başlıyorlardı.

Evet, evet. Emindim bundan artık. Daha anasının karnındayken Mahmutpaşa’ya geliyordu bu insanlar.

Hani doğmamış bebeğe ana karnında müzik dinletirseniz, doğacak çocuğun müziğe ilgisi olur diye düşünülür ya. Bu da öyle bir şeydi işte. Analarının karnında, Mahmutpaşalı satıcıların ’’ Geeeeeeel abla gel, malın en iyisi burda ! ’’ gibi bağırtılarıyla hayata hazırlanan bu insanlar, doğup büyüdüklerinde anne karnında duydukları satıcının çağrısını hatırlayıp, Mahmutpaşa’nın yolunu buluyorlardı.

 

Çıldırmak üzereydim galiba. Ne yapıyorlardı bu kadar kumaşı, kabı kacağı,çatal bıçak takımını, porselen köpek ve kedi biblolarını? Bir ara gözümün karardığını hissettim. Uzaklardan bir ses duyar gibi oldum,

‘’ Ayyy ! Yetişin çocuk düştü, gibilerden bir ses.’’ Bir yerlerde bir çocuğun düştüğünü sandım. Meğer düşen benmişim. Burnumda keskin bir kolonya kokusuyla ayıldım. Başıma bir kalabalık toplanmıştı. Sevimli bir teyze kolonyalı bir mendille beni ayıltmaya çalışıyordu. Hemen bir yerlerden su getirdiler. Herkes birbirine ne olduğunu soruyordu.  Arada küçük yorumlar yapılıyordu. Ama benim bunların hiç birini duyacak halim yoktu.

 

Kendime geldiğimde biraz önce bana yardım eden o insanların, çeyiz sandıklarını ve misafir odalarındaki büfelerinin boşluklarını bir an önce doldurma hırsıyla, Mahmutpaşa’nın sokaklarında kalabalığa karıştığını farkettim.