Home revue || dergi || review écrit nihavend bir ankara

nihavend bir ankara

39
0
Nihavend_Longa

 

6 yaşında atıldım iş hayatına ben

kadın hastalıkları mütehassısı olarak,

kömürlüğümüzde başlamıştım konsültasyonlarıma,

birer, ikişer geliyordu hastalarım

derin derin nefes aldırıp,

öksürtürdüm onları

sonra ?

sonra

muayenehanemi basınca annem,

men edildim meslekten

 

aya gidildiğinde ise

8 yaşındaydım ben,

balkona çıkarmıştı televizyonunu komşumuz

aşşağıdan seyrettik mahallecek,

çekirdek çitleyerek

 

o zamanlar

5 kilo konulurdu

tahta sandıklı radyoların üstüne,

kaldırınca kiloyu, susardı radyo

ve Türk Sanat Müziği

en güzel,

o radyolarda dinlenirdi

her türden teknolojik alete de

dantel örülürdü ben çocukken

 

basamakta durursak

otomatik ‘’ kapu ‘’ çarpardı

Bussing marka otobüslerde bizi

ve ben çocukken

Atatürk gibi konuşurdu

Ankara’nın otobüs şöförleri

Efendileeeeeeeeer !

Arkaya doğru ilerleyiniz !

 

çocuk düşürürdü Zeki Müren

Ankara’nın akşam gazetelerinde

8 sütuna manşet,

sanat güneşimiz değildi o zamanlar henüz,

‘gözünüz yolda, kulağınız bende olsun’

diye seslenirdi radyoda, sevgili şöför arkadaşlarına,

Ulus meydanında

heykelin altında buluşan Yozgatlı ameleler,

kandırılmanın buruk hayal kırıklığıyla okurlardı

Müren’in sevmek için kucağına aldığı çocuğu,

nasıl düşürdüğünü elinden

İzmir Fuarı’nda

 

bir Ankaralı

okumazdı böyle gazeteleri

ayıptı !

 

hüviyetimi yitirdim,

hükümsüzdür diye

ilan verilebilirdi ancak, böylelerine

 

kravatı yeni takmışız daha ve

Nihavend makamında aşığız

İngilizce hocamız Gülseren hanıma,

bir yandan Mr. and Mrs. Brown’ın

sıkıcı yaşamını göz ucuyla izler

diğer yandan

içimden yüzüne karşı

Gülseren hocanın,

« Üzülme sen meleğim, gün olur kavuşuruz,

ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz »

söylüyorum derslerde ….

 

suratıma yediğim bir tokatla, bitti aşkımız

sonra ?

sonra, bir yanlızlık şarkısı söyledi uzun süre sazım

kaderim buydu, böyle yazılmıştı yazım

taşa geçer, kendime geçmezdi sözüm …

 

ben çocukken

kırmızı kapaklı sütleri vardı

Atatürk Orman Çiftliği’nin

güzelim, dolgun şişelerde

kapılara bırakılırdı İngiliz usulü

nezih semtlerinde Ankara’nın,

kapağını hiç bozmadan

açıp-kapamanın ustasıydı

çocuk ellerimiz,

doyulmazdı tadına

o kalın kaymağı

parmaktan yalamanın

 

sonra

bütün dünyanın Denizlerini Gezmiş

Dev bir Genç çıktı ortaya,

inanmıştım nedense

asla yakalanmayacağına,

parkalı fotoğrafını görünce gazetede,

ağladım

 

sonra ?

sonra, büyüyüp

adlarını yazdık duvarlara

 

Ahmet Bey’in dükkanında çalışırdım

yaz tatilinde

Babam verirmiş haftalığımı meğer

gizliden Ahmet Bey’e,

Amerika görmüş Ahmet bey

olsun isterdi

Türkiye’de de, ne varsa Amerika’da

 

disiplin derdi hep

disiplin…

mahallenin ilk süpermarketiyiz,

şaka değil,

çişe bile gidemezdik

öyle zırt-pırt

 

bir gün

müşteri bastırmış

sıkışmışız,

girdim depoya

rahatladım

boş bir Tekel şişesine

 

aylar geçti aradan

Temmuz sıcağı yakıyor,

Hüseyin abi geldi

yandaki taksi durağından,

demlenirdi Tekel eşliğinde

beyaz leblebiyle

ve ben

kadınlara ilişkin

ilk derslerimi alırdım ondan

 

açtım buz gibi Tekeli, koydum önüne

püskürdü ağzından birayı

lanet yağdırıp Tekel idaresine

sidik ulan bu dedi

Sidik !

 

ben de bir utanç, bir utanç

yerin dibine girdim

sanki Tekel müdürü bendim

ve hala düşünürüm o şişe,

o şişe miydi diye

 

Zagor alırdım ‘kazandığım’ parayla,

okusamda sevemedim Tommiks’i

süt çocuğuydu

bir kez bile öpemedi, Albayın kızı Suzi’yi

sonra Teksas, Mr. Swing ve Kızılmaske

 

Orta Son’da

ancak başlayabildim Aziz Nesin’e,

sayesinde yedim ilk dayağımı Aziz Usta’nın

 

unutmam hiç, Lise 1’deyim

beyaz Leblebi eşliğinde

ucuz Çubuk şarabı

ve birinci içiyoruz okul bahçesinde

 

suçum büyüktü

hem birinci içiyor

hem de o gomonisti okuyordum

 

sonra,

sonra uğruna dayak yediğim

şu gomonizmi öğreneyim bari dedim

 

Nihavendi terkedip,

Hüzzama geçişim

işte o zamandı benim

 

Haziran 2007 – Kopenhag