“Bir ağaçtır bu Alem
Meyvası olmuş Adem
Maksat olan meyvadır
Sanma ki ağaç ola”
Gaybi
Yorganı sırtında milletiz biz.
Çoğumuzu Mağrib’den Maşrîk’a saçıp savuran hayat rüzgarı beni de Amerika denen bu garip diyara sürükledi. Kimi ekmek parası, kimi yürek yarasıyla yurdundan ayağ göçürür bizim ellerin insanı.
Benimki ikisi de değil.
Benimkini anlatmak, anlatırken de anlamak istiyorum.
Ve şöyle başlıyorum:
Yaş kemale erdi dedikleri yaşa geldim farkına bile varmadan. Bu ömrün bir yarısı Türkiye’de geçti. Ondandır; sosyal hamurum, Türkiye ve Türk toplumunda yoğruldu. Oysa ben pek barışamadım o toplumla. Kimi değer yargıları, ama en çoğu da adalet duygusunun yamukluğuydu, beni hep yaban eyleyen kendi yurdumda. Bin yıllık devlet geleneği olan, iki bin yıl İpek Yolu üzerinde yaşamış bu toplumda, bu muhteşem kültür mozaiği içinde, insanı mest eden renklere, seslere, anlatılması imkansız bisürü şeye tutkunluğum, Türkiye ile bağlarımı tamamen kesip koparmama izin vermedi. Ömer Seyfeddin’in Diyet öyküsündeki Koca Ali gibi, kolumu kesip atamadım Hacı Kasab’ın önüne.
Beni böyle Türkiye’ye hep mecbur kılan nedir?
Aşk mağduresinin, gönlünü, uçarı sevgiliye zincirleyen mariz aşk gibi benim Türkiye sevdam.
Bu bir karasevda.
Karasevda marizdir. Piskopattır.
Yakaladı mı salıvermez tutsağını.
Prangaya vurur.
Kıramazsın zinciri.
Zincire vurulu ölürsün.
Benim Türkiye karasevdam da böylesi marazi bir tutku ile yıllarca süründürdü beni.
Daha da süründüreceğe benzer.
Türkiye, hep peşinde koşturan sevgili.
Vefasızlığı, acımasızlığı giderek artan.
Uzaklaşmak istedikçe, kendinizi kapısında bulduğunuz..
Affettikçe, affedilmez olduğunuz.
***
2009 yazında tatil için Türkiye’ye geldim.
Amerika’da yaşayan çoğu Türkler, karaya ayak bastıkları andan itibaren hep ertesi yıl döneceklerine inanarak bazen bir ömür geçiriler.
Ben de kaideyi bozmayan istisna değilim.
Önceki yıl eski bir sınıf arkadaşım Fulya’dan bir e-posta aldım.
Şöyle diyordu:
‘Üniversitede sevdiğim bir sınıf arkadaşım vardı. İsmi Hale Koray‘dı sonra evlendi Doğru oldu. Bu siz iseniz lütfen bana cevap yazım. Kendisini uzun zamandır arıyorum. Teşekkür ederim.’
Evet bendim. Ve hemen cevap yazdım.
Fulya üniversitede tanıdığım iyi bir kızcağızdı. Çok yakın değildik ama belli bir arkadaşlığımız vardı. Fulya astrolojiye meraklıydı. Yıldız falı okurdu. İkimizin de Aslan burcu olduğumuzu bu nedenle kişiliklerimizin ortak yanları bulunduğunu anlatırdı bana uzun uzun. Dinlerdim bir gülümsemeyle.
Tarık adında bir arkadaşımızla çıkıyordu. –O zaman çıkmak denirdi- Tarık pek kafama uyan bir kişilik değildi. Müstehzi ve sürekli övünen, vasat Türk erkeği tipi. Hep kadınları yere koyan espriler yapar, maşizmosu mide bulandırırdı. Darrüşafaka’dan mezun olduğunu hatırlatır dururdu her satırbaşı. Hocalarımızdan biriyle arası çok iyiydi. Önemli ve sevilen – bugün de öyle- bir profesörümüzdü bu hoca. O zaman asistandı henüz. Robert Koleji bitirmiş. Cambridge Üniversitesinde doktora yapmıştı. Derslerini pek severdik. Ağzından bal akardı. Ne anlatsa kabulümüzdü. Tarık için, hocayla rakı içmeye gitmek de, Daçka’lı olmak gibi bir şişinme konusuydu.
Okulu bitirdikten sonra Fulya ile görüşmeye başladık. Ayni özel lisede öğretmenlik yaptık. Kötü bir günümde Fulya’yı yanımda buldum. Bana destek oldu. Evine götürdü. Doğrusu çok duygulanmıştım. Hiç de o kadar candan bir arkadaşım olmadığı halde bana sahip çıkmıştı. Oğlum Can doğduğunda da boya kalemleri alıp gelmişti ziyaretime. Çok hoş bir jest yapıp bebeğin ağabeyi Deniz’e hediye getirmişti. “Bebekler doğunca onlara hediye getiriyorlar nasıl olsa. Oysa ağabey olmak çok önemlidir. O nedenle ben hediyeyi Deniz’e getirdim” demişti. Deniz de, ben de çok sevinmiştik. Zaten severdim bu kızı, daha da sevdim o gün.
İşte 2008 yılı günü bu e-posta elime geçtiğinde çok ama çok sevindim. Hemen cevap yazdım. Bunu izleyen aylarda sık sık haberleştik. O yaz Türkiye’ye gittim. Fulya evinde kalmam için ısrar etti. Kalamadım. Kimsenin evinde rahat edemem. Ona “başka zaman inşallah” dedim. Sultanahmet’te küçük, şirin ve çok rahat bir otelde kalıyordum. Yanımda pek sevdiğim eski görümcem Belgin vardı. Abisinden ayrılmış olmama rağmen benimle ilişkisini sürdürmüştü. Birlikte güzel vakit geçiriyorduk. Fulya, Anadolu yakasındaki evinden ta Sultanahmet’e geldi beni görmeye. İlk karşılaşmamızı unutmuyorum hiç. İkimiz de yaşlanmıştık elbet ama onun tarzı hiç değişmemişti. Yine fönle dümdüz edilmiş, kâküllü saçları omuzlarında, bakımlıydı. Gözlerinin altı harelenmiş, hüzün oturmuştu güzel yüzüne. Boynuma sarılıp ağladı. Oldukça şaşkındım. Yani elbette ben de onu gördüğüme sevinmiştim de, karşılaştığımızda ağlayacak kadar beni özlediğini ve bu kadar sevdiğini hiç bilmezdim.
Eski Sultanahmet Cezaevini, Dört Mevsim Otel zinciri satın almış ve restore etmiş. Lobide oturup çay içtik. Geçmişimden çıka gelen bu dost, sevecen yüz ile karşı karşıya oturup geçmişi yad etmekten çok mutlu olmuştum. Son zamanlarda internet sayesinde ayağa düşen, Hayali mahlası ile yazan Vardar Yeniceli’nin (15. yy) ünlü beytini düşürdü aklıma. Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer. ( [1] ) (ki kimi edebiyat tarihçileri bunun Geçmişte öyle anlar vardır ki, hayali cihana değer olarak anlaşılması gerektiğine inanıyor)
Abartmayalım. Cihane bedel olmamakla beraber hoşgelmiş bir ziyaretçiydi Fulya geçmiş zamanlardan.
Kötü günler geçirmişti.
Eşi Tarık’ın hayatı, dörtlü by-pass ameliyatıyla son anda kurtulmuştu.
Şeker ve Gut hastalığı da cabası.
Sağlığına önem vermiyordu. İp canbazı gibi yaşıyordu kıldan ince kılınçtan keskince bir çizgi üzerinde. Fulya çok şikayetçiydi. “Canıma tak etti. Saçımı süpürge ettim” türü yakınmalar vardır ya işte o havadaydı biraz. “Hastaneye koşturmasaydım ölmüştü. Hayatını kurtardım”.
Başka ne yapabilirdi ki insan eşi, ayali, hayat yoldaşı ölüm eşiğindeyken?
Üzüldüm onu dinlerken.
Hay Allah. Keşke burda olsaydım ona yardım ederdim.
O, nasıl bitivermişti yanıbaşımda oğlum Deniz öldüğünde.
O zor günlerde.
Bir gün Fulya ABD’de yaşayan ağabeysini ziyarete geleceğini yazdı. Ağabeyinden söz ederdi ara sıra. Uzun yıllar yurt dışında yaşamış, bir İngiliz kadınla evli, Türkiye’ye ve biyolojik ailesine iyice yabancılaşmış biri olarak tanıtmıştı onu bana zamanında. İçimden ah keşke görebilsem Fulya’yı dedimdi. Ne var ki ağabey ABD’nin bir yakasında yaşıyor, ben öteki.
Ağabeyi ziyareti sırasında, bir haftalığına beni de görmeye geleceğini yazarak şaşırttı beni Fulya. Çok sevindim. Ailecek onu en iyi şekilde ağırlamak için planlar yaptık.
Nerelere götürelim, neler yapalım, nasıl rahat ettirelim?
Fulya geldi. Önce telefonda beni karşılamanıza gerek yok, bir taksiye atlar gelirim dedi. Güldük. Çıldırmış mı ne? Evcek gittik karşılamaya.
Ve on gün inanılmaz güzel vakit geçirdik.
ABD İç Savaşında önemli bir yeri olan Harpers Ferry, Oqaquan adında eski bir kasabaya, Baltimor’a gittik. Akvaryum’u gezdik. Washington’da görülecek ne kadar anıt, müze varsa altını üstün getirdik. New York’a da götürmek istedim ama Fulya “dönmem lazım bir dahaki sefere” dedi. Bu kez de ben gözyaşları içinde atladım boynuna.
Yalnız değildim artık.
Gerçek bir arkadaşım olmuştu.
Bir hayalet sanki geçmişten zıplamış gelmiş ve etli canlı insana dönüşmüştü.
Fulya çok mutsuzdu. Evliliği, kocası, kızı, ağabeyleri, Parkinson hastalığından mustarip annesi, iş hayatı, tüm dünyası yangın yeri manzarasında. Onu dinlerken “bir belediye otobüsü altında kalmadığı kalmış garibimin” diyordu içimdeki yaramaz kız çocuğu.
Genelde ‘başa gelen çekilir’ felsefesinden hareketle pek anlamam yakınmaların faydasını.
Bir yıl boyunca yazıştık. Fulya benim e-postalarımı basıp, dosyaladığını yazıyordu.
Bu kadar değer verdiği için ne mutlu banaydı. Ne şanslıydım onu yeniden bulup, tanıma fırsatına kavuştuğum için. Fulya bana çok güzel, sıcak, sevgi dolu e-postalar gönderiyordu. Ben de aynı sıcaklık ve sevgiyle cavaplıyordum.
Birbirimizi özelimize almıştık.
Bir çeşit dert ortaklığı yaşadık iki yıl.
Rahmetli annem olsa bu hikayeye şöyle devam ederdi:
‘Gel zaman git zaman…
Diyesiymiş ki…’
Fulya’yı yolcu ettikten sonra hergün yazıştık, telefonda konuştuk.
Fulya ve ben en kısa zamanda yeniden buluşmak ve birlikte birşeyler yapmak, bir yerlere gitmek istiyorduk.
Gittik de.
Çünkü dosttuk, kardeştik, acıdaştık.
Ben öyle acılarımı vitrinlemeye alışık değilim.
Fakat O’nun bana böylesine çitsiz sınırsız açılmasından mı nedense, ben de açtım içimin kapılarını. Konuştukça benzer acılar yaşandığını farkettik.
İkimizin anası da birer cadılık numunesi.
Erkek arkadaş edindiğimiz için zorla bekaret muayenesine zorlanmışız. (Sonradan anladım ki aynı kuşağın temsilcisi aynı cinsel saplantılı, baskıcı, feodal kültürün mahsulü olan analarımız, toplumun normlarından hareketle iyi ana olmanın kurallarından biri sanıyormuş bekaret muayenesi meselesini. Ezcümle, cadılıklarından değil, aptallıklarından).
Fulya’nın da babası subaydı benimki gibi.
Fulya da anasıyla sorunluydu.
Fulya da Aslan burcuydu.
Fulya’nın da çocukluğu Anadolu kentlerinde geçmiş.
Fulya da meğer hayvanları ne çok severmiş.
En önemlisi de (!) aynı marka şampuan kullanırmışız.
Fulya bunu da kaydadeğer buldu.
Yüzeysel benzerliklerdi bunlar elbette.
Fakat o zaman biz, bizi birbirimize bağlıyacak sandık.
Çocukluğudan beri arkadaş delisiyimdir.
Bu gaipten gelen arkadaşı öyle bir aceleyle, belki de aile yakınlığını fazla yaşayamamış bir çocuğun psikolojik marizliğiyle bağrıma sarıp sarmaladım ki bağrım yırtıldı.
Öyle güzel bir tatildi ki birgün bu tatili düşünürken, anlatırken, yazarken, Türkçe’nin en tallihsiz sözcüğü olan “keşke” yi kullanacağımı söyleseler inanmazdım.
Keşke gitmeseydim..
Keşke Fulya’nın evinde kalmasaydım.
Keşke onunla paylaştıklarımızı paylaşmasaydık..
Keşke Ege’nin turkuaz sularında yanyana kulaç atmasaydık.
Keşke sokak köpeklerini beslemek için otel mutfaklarından ekmek çalmasaydık.
Keşke mor sarmaşıklarla kaplı duvar önlerinde birbirimize gülümseyerek poz vermese, resimler çektirmeseydik.
Keşke Şirince’de ahududu şarabı içmeseydik. Keşke Matematik Köyü’ne beraber gitmeseydik.
Keşke İstiklal Caddesi’nde, Markiz’de, Orhan Veli’nin hayaletiyle aynı masada şarap içmeseydik.
Keşke oğlumun kabrinde yan yana sessizce oturmasaydık.
Keşke seni Emine’m ile, Alpay’ım ile tanıştırmasaydım. (Onlar benim için çok özeldir çünkü.)
Keşke keşke keşke..
Fulya, sen artık kocaman bir keşkesin bende.
***
Annem, babam, kardeşimden ayrı büyüdüm.
Çocukluğumun ilk yılları, subay olan babamın o zamanlar “şark hizmeti” diye adlandırılan görev yerlerinde geçti. Belleğimdeki ilk resim, ilk anı, berrak mavi bir gökyüzü, ölgün güneşli bir öğle üstü, altın rengi başaklar üzerinden ağır ağır dönen bir düvende küçük kız çocuğu. Annem sonradan hayal meyal hatırladığım bu yerin Malatya olduğunu söylemişti.
Malatya’daki, sararmış bir siyah beyaz fotoğrafa benzeyen o kız çocuğunun hayatına neler sığdı neler.
Ne acılar, ne korkular, ne kayıplar.
Ve ne inanılmaz bir macera.
Ömrümün masalları.
Tikkat!
Korkulu bazıları.
Ve hepsi ‘happy end’li değil asla.
Malatya’da, evin olduğu sokaktan akşamüstleri otlaktan gelen sığırlar geçerdi. Son inek de geçtikten sonra konu komşu ellerinde faraşlarla hayvan dışkılarını toplamaya koşardı. Sonra kocaman, yuvarlak bu dışkı , güneşte kurutulur tezek olurdu.
Kışın yakacak olarak kullanılmak üzere istif edilirdi kömürlüklerde.
Gariptir o kokuyu pek severdi çocuk burnum.
Yine gariptir, kadife çiçeği ve fesleğen kokusunun yanısıra bugün hala özlediğim bir kokudur tezek kokusu.
Çocukluğun o unutulmaz kokuları vardır ya, işte onlardan biri.
Komşular tandır yakar, ekmek pişirirdi.
Her evde değil, bir evde.
Sırayla.
İhtiyacın belirlediği bir enerji tasarrufu geleneği.
Bir gün yine sığırların gelip geçme saatiydi. Kız kardeşim Jale, yolda oynuyordu. Garip bir alışkanlık edinmişti, emziğini toprağa, duvardan dökülen kireçlere batırıp emiyordu. Gördüğü zaman elinden alıyordu annem emziği. Bazen kaçırıyorduk ama.
Sonradan hikayeyi dinleyen bir doktor arkadaşım ‘büyük olasılıkla kalsiyum eksikliğini gidermeye çalışıyordu vücudu’ demişti.
Anadolu’da yaygınmış.
Yolun başından sığırlar göründü. Annem koştu kardeşimi kapmak için. Fakat Jale’yi yoldan çekip kurtarmaya sıra kalmamıştı. Onca sığır büyük bir gürültüyle akıp geçti sokaktan. Ellerimle yüzümü örtüp korkuyla katıldım kaldım. Kardeşime çok düşkündüm. Aramızda üç yaş fark olmasına rağmen, anaç bir koruma güdüsüyle bağlıydım bu uçuk benizli, yuvarlak bal rengi gözlü kız çocuğuna.
Son inek de ortadan kaybolduktan sonra, bağrış çağrış koştu insanlar. Felakete tanık olunacaktı. Bedri üsteğmenin küçük kızı Jale’nin üzerinden sürü geçip gitmişti. Kimbilir nasıl hurdahaş olmuştu cılız bedeni.
Bir baktık ki sapasağlam oturuyor kardeşim yolun ortasında.
Yüzünde, vücudunda bir sıyrık dahi yok. Nasılsa onca sığır o koşuşturma içinde, bu minicik bebeği çiğnemeden, tepiklemeden geçip gitmeyi becermişti.
Sanırım hayvan tayfasına olan saygımın ilk temel taşı o gün atılmıştı.
Birçok insanda görmediğim bir hakkaniyet, bir varoluşa sahip çıkma, saygılı olma güdüsü buldum hayvanlarda.
Sonraki yaşantılarımda bu duygum pekişti.
Bir başka gün –vaka-ı nüvis valideme göre mekan yine Malatya- eve babamın seyisi geldi telaş içinde. “Komutanım beygir” dedi “ Atınız üsteğmenim.” Babam telaşla gitti.
Sonra beni de götürdüler.
O atı çok severdim ve kendi hayvanım sayardım.
Babamsız hiç duramaz, yapamazdım.
O da bensiz. Atın adını Tarzan koymuştum.
Mahfel’e – o zaman subay lokaline verilen isim- sinema kurulmuştu.
Johnny Weissmüller’in Tarzan Amazon’da filmi, belki de gördüğüm ilk sinema filmi olduğundan, çok etkilemişti beni.
Hala müzmin müşterisiyim siyah-beyaz Tarzan filmlerinin.
Seyisle beraber gittik Tarzan’ı görmeye.
Pazar günleri seyi, Tarzan’ın üzerine çıkarır dolaştırırdı beni düzlükte.
Başımı yelesine gömer, hayvan kokusunu içime çekerdim. Belki de onun için kendi atım sanırdım onu.
O gün Tarzan’ı ağzından kanlı köpükler gelirken gördüğüm zaman sanki bir saattim ve zembereğim boşalmıştı.
Gözlerinde acı çeken canlıların o ıssız bakışı.
Baytar gelmiş. “Canlı sülük yutmuş” dediler. Sonra bir daha hiç görmedim Tarzan’ı.
Sözü geçecek olsa, önce kaçamak bana, sonra da birbirine bakar sessiz bir “hişşşşt” ederlerdi çevremdekiler.
Tarzan’ı hiç unutamadım.
Oysa unutmalıydım.
Çünkü o küçük kızın kalbinde yer açmak gerekiyordu başka acılar, kayıplar, kurbanlar, yürek yangınları için.
Babamın bir subay arkadaşı vardı.
İsmini hiç öğrenmedim ki unutayım. Avcıydı. Bıldırcın, keklik, yaban ördeği filan avlardı. Bir gün canlı bir kuş getirdi bize. “Keklik bu” dedi bana. “Senin olsun mu?”
Evet evet, lütfen ve hemen…
Çok sevdim ben kekliğimi. Benimdi. Benim kuşum. Nihayet benim olan bir canlı daha. Tarzan gibi büyük değildiyse de kekliğim, benimdi.
Tarzan gibi ipek tenli, ürkek gözlüydü.
Hayvanları pek sevmeyen anam onu evin hamamına koydu. O zaman banyo demiyorduk.
Tepede küçük bir pencere, loş bir oda.
Yerde bir taş kurna. İçinde hep kocaman bir kil parçası dururdu. Suyu yumuşatmak içinmiş.
Hela ya da ayakyolu dedikleri iki taş, ve ortasında bir delik de odanın en kuytu köşesinde.
Yeni yeni öğreniyordum kendi başıma abdest bozmasını.
Kız kardeşimi ise annem çişe tutuyordu iki yanından.
Günlerden Pazar olmalıydı, çünkü sabah olmuştu ve babam hâlâ evdeydi.
Kalkar kalkmaz çişe koşardım.
Tabi asıl kekliğime bakmaya.
Keklik genellikle pencerenin kenarına tünerdi.
Yoktu.
Dehşetle hela deliğine baktım.
Eyvah! Çişini etmek için oturdu da çukura mı düştü?
İçimde bir bıçak sahipsiz dolaşıyordu göğsümü yara yara.
Anneme babama bağırdım. Geldiler.
Işığı açtılar. Keklik ordaydı. Daha doğrusu küçücük cansız vücudu.
Taş kurnaya düşmüştü nedense, nasılsa ve boğulmuştu.
Ağlamadım. Acıya ağlamakla tepki veremezdim.
Yetmez.
Hâlâ da öyleyim.
Çok kızınca ağlarım ben yalnızca.
İçimde anneme ve babama çocukca bir öfke kaynamaya başladı.
Neden hamama konmuştu ki o keklik.
Keklik nerede saklanır ki?
Keklik hediye olur mu hiç?
Keklikten arkadaş olur mu hiç?
O gün bugündür keklikli türküler dağlar içimi.
……..
Keklik idim vurdular
Kanadımı kırdılar
Daha ben neyidim
Anamdan ayırdılar
Gel gel yanıma keklik
Kastın canıma keklik
Al kınalı parmakların
Batır kanıma keklik.
Oğlum Deniz anaokulunda öğrenmiş. Günlerce söyledi durdu.
Hayvanları dehşetli severdi.
Onlarla garip bağlar kurardı.
Oğlum Deniz, kekliğim, Tarzan’ım ve Alişan kuzu gibi alıp başını gitti, sonsuzluğun koynuna yaslandı.
Oğlumu da anlatacağım, yüreğim hazır olanda…
***
Bir de kuzum vardı benim. Adı Alişan.
Kurban edildi Kurban Bayramında.
Kurban için satın aldıkdı dendi.
Alişan benim kuzumdu.
Alişan’ı hangi tanrı seçtiyse kurban, bana sormamıştı.
Kurban pagan töresidir.
İslam öncesinde de vardı.
İslamın şartı dense de.
Hem İslam dedi diye her yanlışı doğru mu sayacağız.
Alişan’ı öldürmek yanlıştı.
Alişan arkadaşımdı benim.
İmam efendiye götürdü babam. Dizine oturtup anlattı bana:
İslamın buyruğu olarak Kurban, Allah’a yaklaşmak ve Allah rızasına ermek niyetiyle kesilen, kurban edilen, hayvan demekmiş.
Kuran’da anlatılıyormuş. Kuran’da Hac Suresinde geçen şu ayet, kurbanın islam inancındaki yerini özetler imiş:
“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc 22/36;37)
Gösterişten uzak amel ve ibadet mi dediniz?
Pardon?
Alişan’ın katlini seyrettim bir duvar üzerine çıkıp.
Hırhız (derlerdi) çıkmasın, çıkarsa da eti kanasın vazgeçsin diye cam kırıkları çimentolanmıştı duvarın üzerine. Etim kanadı. Orda oturdum seyrettim. Herşeyi gördüm. Önce gırtlağını kesti katil (kasap diyorlardı ona) ama kafasını tamamen koparmadan. Sonra elindeki kanlı bıçağı Alişan’ın bembeyaz kıvırcık tüylerine sildi. Önce bir yanını sonra öteki. Geriye doğru esnetti kafayı. Çok kan aktı yerde açılan çukura. Sonra koptu kafası Alişan’ın. Katil sağ bacağının kenarına bıçakla bir delik açtı. Ciğerlerinin var gücüyle üfledi delikten içeri. Alişan şişmeye başladı. Gerildi, şişti kocaman çirkin bir şeye dönüştü. Derisini yüzmeye başladı adam. Kanlı deri bir tarafa, vıcık vıcık bir et yığını haline gelen Alişan öteki. İki kişinin yardımıyla Alişan’ın kanlı bedenini ağaca astılar. Karnını deştiler. Kalbini, akçiğerlerini, böbreğini, karaciğerini çıkardılar. Kalbi hâlâ atıyordu. İnatla.
Sonraki günlerde aynı fısıldaşmalar. Bana kaçamak bakışlar fırlatarak Alişan’ın kuzu cennetine filan gittiğini söylediler. Ben sustum oturdum.
Ağlamadım.
Yemek yemedim.
Sokağa çıkmadım.
Oyun oynamadım. Oturdum buz gibi, kaskatı oturdum sedirde.
Ve hiç affetmedim.
[[[ İbrahim aleyhisselam, Allahü teâlâ bir oğul verirse, onu Allah için kurban edeceğini söyledi. Dileği hasıl olunca, sözünü yerine getirmesi rüyada bildirildi.
Hz. İbrahim, sözünde durup oğlunu kurban etmek istedi. Cenab-ı Hak, (İbrahim, gerçekten rüyasına sadakat gösterdi. Elbette bu açık bir imtihandı. Oğluna karşılık ona büyük bir kurbanlık koç fidye verdik. İhsan sahiplerini böyle mükafatlandırırız) buyurdu.
Hz. İbrahim, Nemrud tarafından ateşe atıldığında canı ile,
Hz. İsmail’i kurban etmesi emredildiğinde evladı ile,
ovaları kaplayan bütün sürülerini bağışlamakla da malı ile imtihan edildi. Üç imtihanı da kazandı. Kur’an-ı kerimde, (Sözünün eri İbrahim) diye övüldü. (Necm 37)
Böyle sözünde durmak büyük fazilettir. Kur’an-ı kerimde, sözünde duranlar övülmektedir:
(Müminler içinde Allah’a verdiği sözde duran nice erler var.) [Ahzab 23]
(Elbette İbrahim, sadık bir Peygamberdi.) [Meryem 41]
(İsmail, sözünde sadık resul bir Peygamberdi.) [Meryem 54]
Hadis-i şerifte ise buyuruldu ki:
(Doğruluk iyiliğe, iyilik Cennete götürür. İnsan doğruluk ile Allah indinde, sıddıklardan yazılır.) (Müslim)
Hz.İbrahim, Cenab-ı Hakkın gönderdiği koçu kurban etti. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kirama, (Kurban kesmek, babanız İbrahimin sünnetidir) buyurdu. (Hakim)
Dinen zengin sayılmayan kimsenin, borcu yoksa, gücü de yeterse, kurban kesmesi çok iyi olur. Hadis-i şerifte, (Bayramda kurban kesmekten daha faziletli bir amel yoktur. Ancak sıla-i rahm bundan müstesnadır) buyuruldu. (Taberani)
Hz. İsmail ve kurban
İbrahim aleyhisselam, oğlu Hz.İsmailin endamındaki cemal ve kemalini görünce, babalık sevgisi ile oğluna karşı muhabbet uyanır. Bu huzur ve rahatlık içinde uyur. Rüyada, oğlu Hz.İsmaili kurban ederken görür. Hanımı Hz. Hacer’in yanına gider.
– Ey Hacer, gözümün nuru oğlum İsmail’e en iyi elbisesini giydir, saçını tara, onu bir dostun ziyaretine götüreceğim, bir bıçak ve ip de getir.
– Bıçak ve iple bu nasıl misafirliğe gidiş?
– Belki Allahü teâlâ bize bir koyun verir.
İblis, bunu duyunca, bana iş düştü diyerek Hz. Hacer’in yanına gelir.
– Ey Hacer, İbrahim, İsmaili nereye götürdü?
– Ziyarete.
– Hayır, kurban etmeye…
– Nasıl olur? Bir baba, oğlunu kurban eder mi?
– Ama (Rabbim emretti) diyor.
– Eğer Allahü teâlâ emretmişse, Ona bin can feda olsun.
İblis, bu sefer Hz.İbrahim’e gidip der ki:
– Oğlunu nereye götürüyorsun?
– Ziyarete.
– Hayır kurban edeceksin, o rüya şeytanidir.
– Hayır, gördüğüm rüya Rahmani idi.
– Oğlunu kesmene gönlün razı mı?
– Ey melun, şunu yakinen bil ki, dünyadaki herkes benim evladım olsa ve Rabbim hepsini kurban etmemi emretse, hepsini kurban ederim.
Şeytan, Hz.İbrahim’den ümidini kesip, Hz. İsmail’in yanına gelir:
– Ey İsmail, nereye böyle?
– Ziyarete.
– Hayır baban, seni kesecek.
– Beni niçin kesecek?
– (Rabbim emretti) diyor.
– Eğer Allahü teâlâ emretmişse, bin canım dosta feda olsun.
İblisin vesvesesi bitmeyince Hz. İsmail, babasına der ki:
– Bu beni rahatsız ediyor.
– Ona taş at, uzaklaşsın.
Taş atıp Mina’ya geldiklerinde, Hz. İbrahim oğluna der ki:
– Canım yavrum, başımızda bela var. Bilemiyorum niçin had cezasına müstehak oldun?
– Babacığım, bu sözden kan kokusu geliyor.
– Oğlum, rüyada, seni boğazladığımı görüyorum. Ne dersin? (Saffat 102)
– İnsan, sitem kamçısını yemedikçe kımıldamaz. Babacığım, sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredicilerden bulacaksın. Başımı vermek benim için bir an sürer. Ama kendi elinle oğlunu kurban etmek, gönlüne zor ve ağır gelebilir. Üç arzum var:
Birincisi: Ellerimi ve ayaklarımı sıkı bağla!
– Yavrucuğum, dosta giderken ağlayıp, feryat edilmez.
– Belki hançerem [gırtlağım] hançerine dayanamaz, elimi, ayağımı oynatır da seni üzerim.
İkincisi: Beni yüzü koyun yatır, yüzümü görme, ben de yüzünü görmeyeyim ki, belki coşarım da, senin babalık sevgin harekete gelir, ikimiz de, emri yerine getirmekte kusur ederiz.
Üçüncüsü: Annem beni göremeyince dayanamaz, onu teselli et ve iyilikte bulun.
Melekler de ağlamıştı
Hz.İsmail ağlarken melekler de ağlar. Babası, bıçağı boğazı üzerine koyunca, oğlu güler.
– Yavrucuğum, bu hâlde iken niçin gülüyorsun?
– Gördüm ki bıçakta Besmele yazılı, dostun ismi yazılı olan bıçak, nasıl keser?
Hz. İbrahim, olanca kuvveti ile bıçağı çakar, bıçağın ağzı döner ve kesmez. Kızıp, bıçağı yere çalar. Bıçak Allahü teâlânın emriyle dile gelip der ki:
– Bana niçin kızıyorsun? Sana kes diye emreden, bana da kesme diye emrediyor.
O zaman şu lütuf nidası erişti:
(Ey İbrahim, gerçekten rüyana sadakat gösterdin. Güzel amel işleyeni işte böyle mükafatlandırırız. Bu açık bir imtihandı. Oğluna karşılık ona büyük bir kurbanlık koç fidye verdik)
Hz.İbrahim, gökten inen koçu yakalayınca, oğlunun bağlarının çözüldüğünü görür.
– Yavrucuğum, bağlarını kim çözdü?
– Beni ölümden kurtaran dost, bağlarımı çözdü.
– Ey oğlum, şimdi dua et, ne istersen Allahü teâlâ kabul eder.
Hz.İsmail şöyle dua etti:
(Ya Rabbi, Kıyamette, mümin olan herkesi mağfiret eyle!)
(Bütün müminleri mağfiret ettim ve bağışladım) müjdesi geldi. (R.Nasihin) ]]]
Şimdi bu ne biçim bir Allah anlayışıdır diye soruyor o beş yaşındaki kız çocuğu.
Sizin inandığınız Allah, insanlara doğru yolu göstersin diye gönderdiği İbrahim peygamberin sadakatini sınamak için ondan evlat katili olmasını bekliyor. Sonra da oğluna karşılık (ille de kan dökülecek!) benim Alişan’ı gönderiyor ona. Al oğunu yerine bunu katlet diye.
Neden?
Bilmiyor mu İbrahim’in sadakatini.
Hani herşeyi bilendi.
Hani rahman (çok merhametli) idi.
Yarattığı bir canlının canına, diğerinden farklı mı değer veriyor?
Sorular sorulmadan edemiyor.
Anamın babamın affedilmeyen işler hanesine bir puan daha.
***
Fulya Ege’de bir tatil kentini çok seviyordu.
Ben Datça’yı ya da Dalyan’ı ya da Ege’nin Akdeniz ile buluştuğu kıyı dantelinde bir yerleri, çok sevdiğim Kekova’yı, Üçağız’ı filan tercih ederdim.
Yine de onun dediği olsun istedim.
Yalnız önce, bataryaları yenilemek için kaldığım bir kaplıcaya davet ettim onu. Davutlar Milli Parkı’na yakındı kaldığım yer.
Fulya geldi. Fakat hiç memnun olmadığı anlaşılıyordu.
Yani sırf beni kırmamak için kaldığını hatırlatmayı hiç sektirmedi.
Kaplıcanın sahibi doktorla anlamsız ve bizimle hiç ilgisi olmayan bir konuda başlatılan bir tartışmaya balıklama atladı.
O zaman Fulya’nın ne kadar kızgın bir insan olduğunu farkettim. Sanki acemi ve korkak neferlerden oluşan bir ordunun, elinden iş gelen tek komutanıydı. “Kaplıcanın odaları, banyoları, havuzları yeteri kadar temiz” değildi ona göre.
Bahçe mimarisi berbattı. (Oysa mandalina ağaçları, kadife çiçekleri ve balkona tırmanan yaseminlerle çevrili çok güzel bir mekandır o bahçe)
Yemekler ucuz malzemeyle hazırlanmıştı vs vs.
Onu dinledikçe, kendi hayatında çok yüksek bir hayat standardı tutturduğunu düşünmeye başlamıştım.
Çünkü ben o kaplıcayı pek severdim.
Ve bu ilk gelişim de değildi. Son derece şirin, sakin bir köyde, denize bakan bir dağın eteklerinde kurulmuştu. Zeytin ağaçlarının gölgesinde gürül gürül kaynak sularında yüzdüğüm, sabahın esselatında tepelere kendimi vurduğumdan, en önemlisi de çalışanlarının son derece iyi, efendi, hal hatır bilen insanlar olması nedeniyle dönüp dönüp geldiğim bir dinlenme yeriydi.
Burada hep çok hoş, özel insanlarla tanıştım.
Konuklarının çoğu Alevi kökenli insanlardı.
Alevi kültürüne oldum olası yakınlık duydum. Alevileri de hep Türkiye’de karşılaştığım en edep erkan bilen, racon tanıyan, huzurlu insanlar olarak tanıdım.
Belki de benim tanıdıklarım öyleydi diyeceğim ama sanmıyorum. Alevi folklörünün söylemleri anlatıyor bu izlenimin pek de öyle öznel çıkışlı olmadığını. İlk tanıdığım Alevi, sonra Alevi kökenli ünlü folklorcumuz Prof. Dr. M. İlhan Başgöz’ün ve kuzenimin eşi Cengiz’in dünya güzeli, terbiyeli insanlar olmasının, sadece kişlik bazında bir tesadüf olmadığını, Alevi değer yargılarının, yetişme tarzının, insanı yücelten, Pirimiz Yunus Emre’nin deyişiyle “yaradanı sev yaratılandan ötürü” dünya bakışının bu insanların mayasında olduğuna inanıyorum.
Hacı Bektaş Veli’ye bazen de Yunus Emre’ye maledilen şu dörtlük bile Sünni İslam’ın Arabistan kökenli, baskıcı, yargılayıcı ve feodal bir Tanrı imajına teşne Vahabi yorumundan nasıl farklı olduğunu gösteriyor ve bu da kafama yatıyordu :
ellerin kâbesi var
benim kâbem insandır
kuran da kurtaran da
insanoğlu insandır.. ([2])
Bu yıl bir nedenim daha vardı. Ali Nesin, Davutlar’a yakın Şirince (Eski ismi Çirkince) adlı eski bir Rum köyünde arazi alarak burada bir Matematk Köyü kurmuştu. Babası Aziz Nesin ile 1968 de başlayan ve vefatına kadar süren ilişkimden ilerde söz edeceğim. Matematik Köyü fikri son derece aklıma yatmıştı. Kafaya takmıştım. Türkiye’de zaman zaman akla sığmayan işler yapılmasının, seçimle iktidara gelen siyasilerin, bebek davası köpek davası gibi ipe sapa gelmez suçlamalarla idam edilmesini, ülkelerinin tam bağımsız, sosyal adalete saygılı bir topluma kavuşmasını istedikleri için öğrenci hareketi liderlerinin kanguru mahkemelerinde yargılanıp darağacına gönderilmesini ve şu gün bile iki komşu ülkede savaş, İran’da muhtemel bir iç savaş hatta belki bir ABD destekli bir İsrail-İran savaş ihtimali kör gözün parmağıma durup dururken, ülkedeki yasama, yargı ve icra kurumlarının 81 milyon insana, boğaz, okul, istihdam, sağlık hizmeti yetiştirmek, dünyayı ansızın yakalayan küresel ekonomik kriz ile cebelleşmek gibi mecburiyetler karşısında, herşeyi bırakıp, kadınların kafasına kimbilir neden örttüğünü bile bilmediği bir metre karelik bir çaputla uğraşmasının, yukarda sayılan sorunları yoka sayarak türbanlı-türbansız (ya da bunun sembolize ettiği siyasal kavgayı) kavgasında galip gelmek için binbir komploya kalkışarak evler ocaklar söndürmesini matematik bilmeyişimize bağlıyorum. Geçenlerde Başbakanımız en az üç çocuk yapın buyurmuş. Resmi istatistiklere göre Türkiye’de işsizlik oranı % 12.3. Buna lustracılar, sokaklarda sigara satan çocuklar, dolmuş değnekçileri, simit satıcıları vs gibi gizli işsizler dahil değil. 1104 hastaya bir doktor düşüyor. Türkiye’nin 2063 milyar dolar dış borcu var. Üniversiteyi bitirmiş olabiliriz ama Babamız Bülent Arınç değilse Ahmet Mücahit Arınç gibi, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği bünyesindeki TEPAV’da siyaset danışmanı kadrosuna alınma şansınız sıfır. Üniversiteli işsiz şaşkın. Ekselansları bize en az üçer adet çocuk yapmamızı (çocuk nasıl yapılır ki, bezden bebek mi bu) öğütlüyor. AKP yüzde 48 ile iktidar oldu. Geriye yüzde 52 kalıyor AKP ye oy vermeyen. Yine de AKP nin dediği dedik, çaldığı düdük. Eksantrik deyin ne derseniz deyin ben bunlardan hep matematik bilmeyişimizi sorumlu tutuyorum. Ama matematik ile aritmetiği karıştırmadan yapın yaftalamanızı. Matematik doğru düşünme bilimidir. İki ile ikinin dört ettiğini söylemek değil, “etmeyebileceği durumlar da olabilir mi, olursa nelerdir”i araştırma sanatı. Bu yüzden Matematik Köyü fikrine denize düşenin logaritma cetveline sarılması gibi sarılıyorum.
Kaplıcada tanıdığım harika insanlar arasında Deniz adında dünya akıllısı, dünya güzeli bir genç hanım ile Menşure hoca’nım ile emekli hakim eşi de vardı. Menşure hanım emekli matematik öğretmeniydi. Onunla konuşurken matematiksel düşünmenin gücünü hemen farkediyordu insan. Duygusal, ideolojik kültürel önyargılarla değil, mantıkla yaklaşmayı öğrenmişti olaylara Menşure hoca. Matematik Köyü hakkında bazı bilgileri vardı. Devlet aygıtının, yapacak başka iş yokmuş gibi durmadan taciz ettiği Matematik Köyü ve, sistemin kendisine kafa tutan Aziz Nesin’i bir türlü affedememesi sonucunda, Aziz Nesin’e olan hıncını oğlundan almaya çalışması nedeniyle, sık sık haberlere düşüyordu ismi. Hatta bu konuda Dünya’nın önemli matematikçileri yazılar yayınladı. İngiltere’de, Manchester Üniversitesi profesörlerinden Rus asıllı Profesör Alexandre Borovik’in insiyatifi ile Başbakan Erdoğan’a (ki Matematik Köyünde yoğun bakıma girmesi gereken siyasilerin en başında geliyor) şu mektup yazıldı.
His Excellency Recep Tayyip Erdogan
Prime Minister of Republic of Turkey
Basbakanlik
Bakanliklar
Ankara
3 August 2007
Your Excellency,
We learn with surprise and alarm, that the Mathematical Summer School, organised by Professor Ali Nesin for undergraduate students from Turkish universities, has been closed by the local authorities. We learned that one of the reasons invoked is “education without permission”.
We are surprised that a mathematician of Professor Ali Nesin’s stature is not allowed to teach mathematics without asking, on every occasion, for specific permission from officials. This appears to be inconsistent with the fact that the Summer Schools, which Professor Ali Nesin organises every year are financially supported by TUBITAK, the highest research institution of your country and also by the Turkish Mathematical Society and several respected Turkish universities.
We would like to think that the closing of the Mathematical Summer School was an accident that will be corrected soon, and other minor bureaucratic problems resolved in time. We find it difficult to understand the barriers that are erected in front of Professor Ali Nesin, who has made selfless efforts in the education of the young people of Turkey. Indeed, over the last few years, some of us have had the chance to work with several very talented young Turkish doctoral students who have either been Professor Ali Nesin’s students and/or participated in his annual Summer Schools.
Your Excellency,
in view of the exceptional educational value of Professor Ali Nesin’s institution – not only for Turkish mathematics, but for mathematics internationally – we would appreciate your taking the resolution of the incident under your personal control.
Yours sincerely
Professor Alexandre Borovik, on behalf of co-signatories:
Ekselansları,
Profesör Ali Nesin’in Türk üniversitelerindeki lisans öğrencileri için kurduğu Matematik Yaz Okulunun yerel otoritelerce kapatıldığını şaşkınlıkla öğrenmiş bulunuyoruz. Bu işlem için gösterilen nedenlerden birisinin “izinsiz eğitim sağlamak” olduğunu duyduk.
Şaşırdığımız husus, Profesör Ali Nesin’in niteliği her defasında, yetkililerden özel izin almadan matematik öğretmesine izin verilmemesidir. Burada göze çarpan çelişki, her yıl Profesör Nesin tarafından düzenlenen bu Yaz Okullarının, ülkenizdeki en güzide araştırma kurumu olan TÜBİTAK ve Türk Matematik Derneği ve saygın Türk üniversitelerinin bazıları tarafından finanse edilmesidir.
Matematik Yaz Okulunun bir hata eseri kapatıldığına ve bu hatanın çok geçmeden düzeltileceğine, diğer küçük bürolratik sorunların da zamanla gidereleceğine inanmak isteriz. Türk gençlerini eğitme konusunda özveriyle çabalayan Profesör Nesin’in yoluna dikilen engelleri anlamakta zorlanıyoruz. Gerçekten de, son yıllarda, bazılarımız, ya Profesör Ali Nesin’in öğrencisi olan ya da onun her yıl düzenlediği yaz okuluna devam etmiş, yetenekli bazı Türk doktora öğrencileriyle çalışma şansına erdik.
Ekselansları,
Profesör Ali Nesin’in bu kuruluşunun- yalnız Türk matematiğine değil, uluslararası planda matematiğe- kattığı müstesna değeri göz önüne alarak, bu durumun düzeltilmesi konusunu bizzat kontrolünüz altına almanızı rica ediyoruz.
Saygıyla,
Mektubtaki imza sahipleri adına, Profesör Alexandre Borovik
(İngiltere, Manchester Üniversitesi Matematik Profesörü)
[1] Şuh-i güzeşte var ki nice nevcivan değer. Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer
[2] Ruhi Su 70 li yıllarda bu ilahiyi derleyerek üne kavuşturdu.


