İşte boyunlarına “ilerici”, “aydın”, Atatürkçü”, bilmemneci diye yaftalar asan, içki sofralarında, orada hazır bulunmayan herkese –kendi arkadaşları da dahil- atıp tutan, elit geçinen bu İstanbul aydınımsılarının dramıdır bu.
Bilip bilmeden yargılarlar başkalarını.
Kendi hayatlarındaki anlam gediklerine bakmaya yetmez yürekleri
Hayatları hoş ve boştur.
“Şeyler”den ibarettir o hoşluk da, boşluk da.
Evleri tıklım tıklım ıncık cıncık doludur.
Her akşam kurulur çilingir sofralar.
Vakt-i kerâhat sekmez.
Ortalık geriliyor.
Ben kararlıyım, buradan Binnaz’a hak ettiği iki lafı etmeden, yüzümde umursamaz bir tebessümle çıkmaya.
Zaloğlu Rüstem Pehlivan gelse alamaz ağzımdan o iki kelâmı.
Tam da başarıyorum ne güzel.
Gel gelelim Binnaz’ın dünyalar efendisi kocası Ergun “bir akşam yemeğe çıkalım” diyor birden.
İnşallah maşallah deyip geçiştirmeye çalışıyoruz, fakat Ergun, “yok hemen şimdi kararlaştıralım” diye ısrar ediyor.
Fulya ile birbirimize bakıyoruz. Bir kaçamak yolu arıyoruz. Ergun izin vermiyor.
“Cuma günü” diyor “saat yedide”. Olur demek zorunda hissediyoruz. Fulya sonradan bana kızıp söyleniyor. “Oturdun öğle karşısında. Kadın sana resmen sataştı cevap veremedin. Başkası olsa benzetirsin, kırıp geçirirsin. Korktun Binnaz’dan”.
“Fulyacım ben oraya minnet borcumu ifadeye, şükranlarımı arzetmeye gittimdi. Hem kadını kendi evinde benzetemem. Ayrıca yalan değil. Zor bir insanım. Kolay olduğumu iddia etmiyorum”.
Cuma akşamı söylene söylene hazırlandık. Ergun olmasa telefon edip bir bahaneyle iptal edecektik daveti. Gittik.
Sahil boyunca balıkçı lokantaları, fakat hemen hepsinde masalar tamamen kapatılmış.
Mis gibi balık kokuları geliyor.
Papalina adı verdikleri bir tür sardalya en sevilen balık buralarda.
Fakat biz o lokantalarda oturmuyoruz.
Elit olduğumuzdan kellim, ille de değişik bir yerde oturacağız.
Arkalarda bir taş binada, fransız isimli bir lokantaya giriyoruz.
Burada heryer güzel, sevimli, rahat, yemekler lezzetli. Onun için farketmiyor.
Asma yaprağına sarılı sardalya, kabak çiçeği dolması gibi enteresan yemekler yeniyor. Şarap içiliyor -rakı değil-. Elite yaraştığı gibi.
Binnaz, zaten çilingir sofrasından kalkıp gelmiş bu lokantaya.
Belli oluyor. Orda da kadehler tokuşunca işin endazesi biraz kaçıyor.
Konu yine oğlum Deniz’in ölümüne geliyor nasılsa: “Hiç anlayamadık ne oldu o çocukcağıza” diyor, takma diş gibi sırıtan sahte bir kederle “Karnına mı vuruldu, bir yere mi çarptı, anlaşılmadı gitti” Şaşkınlıktan ağzım açık dinliyorum.
Fulya’nın yüzünden bir korkulu gölge geçiyor.
“Hale’yi artık kimse tutamaz” gibi.
İyi ki içki içmemişim.
Şarap bardağını dudağıma değdirip değdirip indirmişim.
Sakin fakat buz gibi bir sesle “O nereden çıktı” diyorum. “Deniz’e vurabilir mi kimse. Biz onun gözünün içine bakardık. Apandisiti patladı diye teşhis kondu. Müdahalede geciktiği için doktorlar peritonite çevirdi.”
Yine açık verdi müdire hanım.
Oturup acaip konuşmalar yapılmış arkamdan.
Haksız spekülasyonlar.
Bu grubun eğlencesidir. Mecliste olmayan birini iblisleştirirler ki kendilerinin ne kadar iyi, mükemmel, üstün olduklarına inandırsınlar kendilerini.
Tahteravalli sendromu diyorum ben buna.
Birini yere indirmedikçe kendilerini yukarıda göremezler.
Belli ki müdir’anım bana haddimi bildirmeye gelmiş.
Sebebini bilmiyorum, merak da etmiyorum. Oldum olası kadınlara karşı, erkeklerden yana tavır koyardı.
Feministin anti-tezi.
Belki erkeğin üstün olduğuna inandıran bir kültürde yetişmenin ve kendisini de o üstün grupla özdeşleştirme ihtiyacı duymanın tezahürü.
Yani kadınlar aptal ve beceriksiz, o hariç.
Belki de ben kapıyı çarpıp çıkıp gidebildiğim için kızgın bana.
Kim bilir?
Yalnız nerden ve ne zaman biriktirdiği bu kini kusmak için fransız lokantasına gelmeye ne hacet. Kesenize bereket müdir’anımcım da, sardalyalı yaprak sarma, kabak çiçeği dolması, konyaklı armut tatlısı yemeden de kininizi istifra etseydiniz olurdu vallahi.
Yokluğunda harcanan bir ben değilmişim.
Örneğin Murat Belge de harcandı o gece hiç sebepsiz.
İkinci Cumhuriyetçi olmuşmuş. ‘Vatan haini’ ile eşdeğerli bu sıfat şu sıralar bazı çevrelerde.
Vatanı sevmek de bu kesimin tekelindedir ya!
Oysa ben severim Murat hocayı. Çok zeki, birikimli ve abesle iştigal etmeyen, kafası sağlam, son derece üretken biridir.
Onun öğrencisi olduğum için hep şanslı saydım kendimi.
Deniz öldüğü zaman Birikim dergisine gitmiştim, yaptığım bir çevirinin parasını almak için.
Murat hoca “Şimdi Necati ile zor zamanlar geçireceksiniz. Aman dikkat edin birbirinize düşmeyin. Biribirinize sahip çıkın” demişti.
Birbirimize düştük ne yazık ki, sahip çıkamadık.
Fakat şu insan kurusuna bakın hele.
Ben gelmişim şükran bildirmeye, o nasıl naftalin kokulu nefretini boca ediyor üstüme.
Birbirini seven iki insan vardı. Necati ile Hale. Başlarına devrildi evren. Kimsenin altından kalkamayacağı bir felakete uğradılar.
Dost saydıkları insanlar oturmuş ne habis dedikodularla yargılamışlar onları.
Bunu farkettim ya, öyle bir rahatlamışım ki.
Işıkların dansına taktım gözlerimi lokantanın kapısından dışarıya…
Oğlum Can sezeryenla doğmuştu. Hastanede ameliyat yerinin üzerine bir kum torbası koymuşlar. Kanamayı durdururmuş.
O zamanki tıp teknolojisine bakın hele. Ağır mı ağır. Doktor ertesi günü muayeneye geldiğinde bu torba neden hâlâ yaranın üzerinde diye azarladı hemşireyi.
Meğer, kanama olmasın diye yarım saat konurmuş ameliyattan sonra. Benimkini unutmuşlar. “Ne zamandır burada bu torba?” dedi doktor. “Dünden beri” dedim. “Ayıldığımda karnımdaydı”.
Kızdı köpürdü, neden sesini çıkarmadım diye..
Kaldırdılar kum torbasını. Oh be dünya varmış. Bir hafiflemiştim ki…
İşte ona benzer bir hafiflik hissettim o anda.
Sanki yüreğim üzerinden yüz kiloluk bir çakıltaşı çuvalı kalktı.
Minnet borcu ne zor taşınıyormuş meğer.
O gece ödendi Binnaz’ın Deniz öldüğünde yaptığı insanca davranışlardan ötürü duyduğum gönül borcu.
Kaz tüyü gibi hafifledim. “Artık kalksak ben çok yoruldum” dedim. Otoparka giderken önden yürüdüm Ergun ile. Fulya ayakta zor duran Binnaz’ın koluna girmişti.
Ergun’a sarıldım ve “Hakkını helal et” dedim. “Helal edecek bir şey yaptığıma inanmıyorum, ama helal olsun” dedi.
Bir daha görüşmeyeceğimizi biliyordum.
Sonradan ona İlhan Başgöz’ün “Türkü” kitabını, hoca tarafından imzalı kopyasını gönderdim.
İlhan Hocanın çalışmalarını izlemesi de zaten entellektüel düzeyini, onun insan kalitesini gösteriyor.
Her zaman sevgiyle hatırlayacağım bu insanı.
İyi insanlar vardır, kötü insanlar vardır.
Bir de gösteriş icabı mükemmeli oynayanlar.
Bu sözü Binnaz’ın kızkardeşi Berrin söylemişti.
Ona ablasının ne kadar iyi, ne değerli bir insan olduğunu, bana ne kadar destek olduğunu anlatıyordum.
“Mükemmeli oynar Binnaz” demişti.
“Ne demek bu şimdi” diye içimden içerlemiştim.
Hiç insan ablası hakkında böyle şey söyler mi? Bal gibi de söyler.
Ablası Binnaz ise söyler.
Sonra başkalarında da gördüm. İyi olamadıkları için iyi görünmeye çalışanlar bu arada ipin ucunu kaçırıp mükemmeli oynayanlar.
İngilizcede ‘phoney’ dedikleri..
Bana hep, Albert Camus’nün “Düşüş” (Fransızca La Chute– İngilizce, the Fall) isimli kitabındaki Jean-Baptiste Clamence’ı hatırlatırlar.
Hep doğru olanı yaparak, saygınlık kazanan Paris’li bir küçük burjuvanın iç sesini dinlersiniz kitapta. Önemli bir toplantıya katılması gerekiyor. Bunu herkesin bildiğinden emin olduktan sonra, bir garibanın cenazesine gider.
Önemli olan nasıl bir insan olduğu değil, nasıl bir insan olarak görüldüğüdür çevresinde. İyi olmaktan kolaydır, iyi görünmek. İyi olmak, üzerinde çalışmayı gerektirir. Emek ister. Ter kan içinde bırakır adamı.
Amerikalı düşünür Alan Watts böylelerine “genuine fakes”, yani “hakiki sahteler”, “katıksız sahteler” diyor.
Hep kanarım bu tipin oyunlarına.
Neyse ki alacalarının dışa vurması bir şişe şaraba bakar. (Bazılarında rakıya)
Mükemmeli oynayanlar, bunu sürdüremez uzun süre.
Mumları yatsıya yetişmez.
Bir gün kırık ağaç dalından sarkan bir ayvaya dönerler.
Ya da mükemmel olma babında “ayvayı yerler”.
Anlamadığım, birisinin kafasında bu kadar güzel bir imaj yaratmışken, bunu böyle paramparça ettiren neydi Binnaz’a.
Ben severdim bu hanımı.
İyi, çalışkan, becerikli biri olarak hatırlardım.
Necati ile benden kötü günde dostluğunu esirgemeyen bir dost.
Bu “dost” sözünün de paçavrası çıktı ya neyse.
Binnaz’la ilk tanıştığımız, iş görüşmesine gittiğim o günü hatırlıyorum.
Suratsız, kurum kurum kurulan, iri yarı, müdir’anım birini bekliyordum.
Tersine güler yüzlü, nazik, son derece güzel bir kadın oturuyordu koltukta.
“Tecrübem yok fazla, fakat hep özel ders vererek kazandığım parayla okudum üniversitede” diyorum çekine çekine.
İşe alınacağıma pek umutla bakmıyorum.
“Ben” diyor, “tecrübeli öğretmen aramıyorum aslında.
Bu okulun felsefesini anlayacak, öğretmenliği burada öğrenecek biri lazım bize”.
Sonra, üniveristedeki hocalarımın hakkımda iyi referanslar verdiğini söylüyor. Bazılarıyla ailece görüşürlermiş.
Nasıl seviniyorum.
Necati askerde.
Gazete, maaşının yarısını ödeyecekmiş. Paramız yok denecek kadar az.
Kuzguncuk’ta dökülen bir ahşap evde oturuyoruz. Çok büyük bir ev. Eşyamız çok az.
Her odaya bir parça mobilya düştü diye gülüyoruz.
Telefonumuz yok, televizyonumuz da. Hatta buzdolabımız bile.
Annemim eski buzdolabını kullanıyoruz. Tavan arasında fareler koşuşturuyor. Gece yarısından sonra seslerini duyuyorum.
Kanalizasyon yok, septik çukuru. Tuvalet her kullanılışında kokusu eve yayılıyor.
Dört ev var sırayla sokakta.
Sokak dediğime bakmayın bir keçiyolunun sonunda bir bayıra kurulmuş dört ahşap ev.
Karadenizli komşum anlatıyor. Buraya Dolçe Vita yani tatlı hayat derlermiş eskilerde.
Zengin Rumların yazlığıymış bu evler. “Sizin evsahibi de gelirdi yazları kocası rahmetli olmadan önce” diye anlatıyor komşu.
Bayılıyorum ben bu eve tuvalet kokusuna rağmen.
Üç katlı. Bahçesinde ulu bir ceviz ağacı, bir de manolya.
Manolyanın dalları üst katın pencresinden içeriye uzanıyor cam açıkken. Bir sarnıç var. Bir de kiler. Üst kat karanlık, alt katta ışık yanarken oymalı ahşap merdiven trabzanının gölgesi tavana vuruyor. Tavanda inanılmaz şekillerde gölgeler. Üçüncü katta bir baba oğul kiracı. Kıvırcık tüylü beyaz bir köpekleri var. Arada tavandan köpek idrarı sızıyor başımıza. Bu bile keyfimizi kaçırmıyor. Gülüyoruz. Kimin var böyle evi hah-hah hay.
Bahçeye ıspanak ekiyorum. Büyümüyor hiç.
Belki toprak kötü, belki mevsimi değil. “Diyalektiği inkar ediyor bu ıspanaklar” diyoruz.
Oğlum Deniz çok memnun hayatından. İlk kez bol çocuklu bir sokakta yaşıyoruz.
Üçümüz bir aradayız.
Bir de Necati’nin bir akrabası geliyor yanımızda kalmaya. Kocası bırakıp kaçmış.
Ben okula gittiğimde Deniz’e o bakıyor.
Necati işe girdi.
Çok sevinçliyiz. Küçük Ayasofya’daki berbat evden çıktık.
Şimdi bahçemiz var. Manolya ağacımız, ulu bir ceviz ağacımız var. Yalnız evin yolu çok sarp. Yakında ne otobüs, ne dolmuş durağı.
Kuzguncuk iskelesinden yürüyoruz. İcadiye Caddesinden çarşıyı geçiyoruz, sonra sarp ve dikenli bir keçi yolundan evin bulunduğu sokağa tırmanıyoruz. Ne yazık ki sokağın adını şimdi hatırlayamıyorum.
Nefis bir manzarası vardı.
Bu çarşı hâlâ değişmemiş. Aynen duruyor. Eski evler, kıraathane, Hamam sokağında, Kuzguncuk Hamamı.
Kuzguncuk İstanbul’un eski semtlerinden biridir.
Bu kadar bol kilisesi, havrası olan başka bir semt var mıdır bilemem. Zamanında Türkler’in pek rağbet etmediği bir yer olsa gerek. Bir Ermeni, iki Rum kilisesi ve bir de Havra var.
Surp Krikor Lusavoriç Ermeni kilisesi.
Ara ara giriyorum kiliseye. Rahiple ahbap oluyoruz. Tıknaz, gençten hoş sohbet bir adam. Kuzguncuk’un eski adı Hrisokeramos imiş ve Altın Kiremit anlamına gelirmiş.
Evliya Çelebi’ye göre Kuzguncuk adı Kuzgun Baba adında bir dervişin buraya yerleşmesiyle semtin adı olmuş.
17. yüzyılda Rumların, 18. yüzyıldan itibaren ise Ermenilerin buraya yerleştiği söyleniyor.
Sadık Ünal’ın Şirket-i Hayriye salnamesi’ni kaynak göstererek verdiği bilgilere göre, 20. Yüzyıl başlarında Kuzguncuk’ta 70 Müslüman 250 Rum, 1600 Ermeni ve 400 Yahudi yaşarmış. 1933 yılında yapılan sayıma göre 580 hanede 4000 kişi yaşıyormuş ve bu nüfusun büyük çoğunluğunu yahudiler, kalanını ise sırasıyla Rumlar, Türkler ve Ermeniler teşkil ediyormuş.
Evimizin çok döküntü ve bize göre çok büyük, yolunun ise çok sapa olması dışında Kuzguncuk’ta yaşamaktan hiç şikayetimiz yok.
Çarşambaları Pazar kuruluyor. Oflaya puflara çıkarıyoruz filelerimizi o keçi yolundan tepeye. Bir araya annemin ‘İndesit’ marka İtalyan malı buzdolabı çalışmaz oldu.
Herhâlde elektriğin ikide bir kesilmesi köhne motoru yaktı.
Koç şirketi buzdolabı yapımına başladıktan sonra ithâl malı beyaz eşyaların bakımı, onarımı imkânsız hâle geldi. Korumacı kapitalizm kar yolları açmaya çalışıyordu kendine.
Çarşıya indim, sağa sola sordum buzdolabı tamirinden anlayan var mı diye.
Herkesten aynı cevap : “Yanni usta”… “Yanni usta”… “Onu olsa olsa Yanni usta yapar”… “Tamir dedin mi Yanni ustanın üstüne yoktur”…
Peki anladık da nerede bu Yanni ustanın dükkânı.
Dükkân mükkân yok.
Arada sırada uğruyor kahveye.
Yeni buzdolabı alacak para yok. Evde biri bizim, biri de akraba kızının, evlat edindiğimiz oğlu Sinan, iki bebe var. Sütlerini soğutmak zorundayız.
Sonunda, Kuzguncuk’un elinden uçanla kaçanın kurtulduğu tamircisi Yanni ustayı kahvede kıstırdım.
Şeker gibi bir adam. “Tabii kızım” dedi. “Merak etme, yepyeni yaparız. Ben Boğaz Köprüsü’nün elektrik tesisatında çalıştım. Buzdolabı ne ki ”.
Yalnız malzeme almak için parası yok.
O nedenle tamir parasını peşin aldı.
Daha neyin bozuk olduğunu anlamadan nasıl karar vermişti ki tamiratın kaça mal olacağını filan… Sormak aklıma bile gelmedi.
İnsan inanmak istediğine hemencik inanır.
Tamir edecekti buzdolabını. Sevdim ben bu Yanni ustayı, üst tarafı teferrüat.
Adresi aldı Yanni usta. Zaten doğma büyüme Kuzguncuklu.. Avucunun içi gibi biliyor her sokağını. Bir kaç gün sonra gelmiş. Baktım sökmüş motoru. Oh dedim. Yaşasın. Şimdi tamir edip getirecek. Sıkalım dişimizi birkaç gün daha.
Heyhat! Bir daha Yani ustayı ne gördük, ne de ondan bir haber işittik.
Konu komşunun buzdolabına koyduk süttü, etti.
Bir ay geçti aradan. Kime sorsan “Yanni usta bu. Sağı solu belli mi olur. Kaybolur arada sırada böyle”.
Romantik bir budala olduğum için, severdim ben bu arada sırada sırra kadem basmaları. Hangimiz istemez, bir mola vermeyi hayat gailesinden.
İyi dedim, bekleyelim bakalım. Bir ay daha geçti. Kiri pisi kapansın diye, oto kaporta boyasıyla filizi yeşile boyattığımız eski buzdolabı, motorsuz duruyor bir köşesinde karanlık mutfağın.
Mutfağın en sevdiğim – ya da tek sevdiğim- özelliği, bahçeye bakan eski vitray penceresiydi. Sonunda Yanni ustayı aramaya karar verdim.
Öyle ya. Belki hastalandı, kaza geçirdi, Allah esirgesin hastanede yatıyor kimsenin haberi yok. Sevdim ya ustayı, asla yamukluk beklemiyorum. Ara tara evini öğrendim. Kapıyı hayatının üçüncü baharında bir Rum kadın açtı. “Yani usta evde mi acaba” diye sordum. Dertleri zevk edinmiş neşesiz bir sesle soruma “Yine ne yaptı?” diye bir soruyla karşılık verdi . “Hiç” dedim.
Evet gerçekten de Yanni usta hiç yapmıştı. “Bizim buzdolabını tamir edecekti de. Motoru söküp götürmüştü de.” Çok utanıyorum kadıncağız yanlış anlayacak, güvensizlik duyduğumu filan sanacak diye.
Kadın merdiven altında duran motoru göstererek : “Bu mu acaba?” diye sordu.
Yani motor motora benzer diyeceğim ama, yok valla bu motor, bizim emektarın motoru.
Köşesinde bir yeşil boya lekesi var. Ordan tanıdım. Seviniyorum.
“Evet evet bu. Tamir edildi herhâlde”. Yüzümde sevinç çakmak çakmak.
“Buzdolabı motoru tamir edilir mi hiç. Yanmıştır, yeni motor lazım. Para verdin mi sen ona” diye çıkışıyor kadın. “Evet”. “Gidip içmiştir. Zıkkım içesi. Zaten kaç gündür yok ortalarda”.
Fakat Yanni usta, ben de dahil herkesi şaşırttı ve, motoru getirip taktı yerine.
Yani günahını almışız adamın. Ne var ki, buzdolabı bir daha hiç çalışmadı.
Yenisini de alamadık.
Zengin arkadaşlardan birisinin annesi hâlimize acıdı ve yazlığındaki buzdolabını verdi.
Kuzguncuk çarşısının içinde bir eczane vardı.
Vitrininde eski cam kavanozlar, indigo ilaç şişeleri, Philips mide ilacı, doğal sinir ilaçları dururdu. Eczacı hanım, görmüş geçirmiş tatlı bir kadındı. Kuzguncuk’un yerlisi eski bir aileden geliyordu. Buranın çoğu esnafı birkaç kuşak buralıdır.
İskeledeki bankta yan yana oturup, akşam vapuruyla gelenleri seyrederdik bazen.
Selam kelam ederdik. Oğlum Deniz hoplar, zıplar, denize taş atardı.
Hava kararıyor eve gideceğiz. “Hadi oğlum dedim. Eczacı teyzene hoşçakal de, gidiyoruz”.
Nedense kızmıştı eczacıya Deniz.
Dik dik baktı ve “Hayır, demeyeceğim” diye terslendi. Pek yapmazdı böyle bir şey.
Ben Deniz’e “Ayıp oğlum, olur mu vs” demezdim hiç.
Veda etmek istemiyorsa bir bildiği vardır.
“Kusura bakmayın efendim. Yoruldu herhâlde” diye tavizli bir selamla ayrılırken, Deniz kadına gidip, “Damına konayım senin” demez mi?
Allahtan kadın pek birşey anlamadı bu sözden.
Ben Deniz’in yeni arkadaşlarından bazı küfürleri duyduğunu biliyordum. Bunlardan birisini tam olarak hatırlayamamıştı.
Eczacı hanım bizi düzgün bir aile bilirdi. Ana ingilizce öğretmeni, çevirmen, baba gazeteci vs.
Belki de o nedenle oğlumuzun küfür edeceğine ihtimal vermemişti.
Anlamaz anlamaz kırpıştırdı gözlerini.
Deniz’in kolunu tuttuğum gibi koşarak ayrıldım ordan.
Sokakta oynayan haylaz çocukların hakiki dünyasına girmişti oğlum böylece.
Çok mutluydu. Artık arkadaşları gibi kafasını bozanlara küfür edebiliyordu.
Ah bir de küfürü doğru öğrenmiş olsaydı!
Bir başka gün Deniz’i bahçede yalınayak yakaladım. Ayakkabılarını giydireceğim. Baktım ayağın üzerinde bir akrep. Aklım başımdan fırladı. Var sesimle bağırmaya başladım.
Odunluk olarak kullanılan taş kiler rutubetliydi. Sıcaktan saklanan akrepler için ideal ortam. Deniz “Gokma annecim. Aprek o. Bişey yapmaz” dedi.
Hayvanlarla olan bu garip ilişkileri yüzünden, Deniz bana hep Frances Hodgson Burnett’in “Gizli Bahçe” çocuk romanındaki Dickon‘u hatırlatır.
Romanın sonunda Dickon da ölür.
ABD’ye yerleştikten sonra, bir yaz mimar, şair Cengiz Bektaş’ın ziyaretine gittim Kuzguncuk’a.
Ne yazık ki Boğaz Köprüsünde saatlerce trafik tıkandı ve sanatçının Üryanizade sokağındaki evine vardığımda o beklememiş, çıkmıştı.
İlhan hoca (Başgöz) tanışmamı istemişti.
Ben de mimarlıkla ilgili ilginç bir kitapla gittim Bektaş’ı görmeye. Fakat tanışamadık.
Dolaştım başıboş çarşıda.
Kiliseye uğradım.
Kapılar sımsıkı kapalı. Hep açık dururdu gündüzleri oysa.
Sonra oturdum bir çay içtim bir yerde.
Kuzguncuk çok güzel bir yurt köşesi. Tekrar İstanbul’a yerleşsem başka yerde yaşayamam gibi geliyor.
İstanbul’da evinde kalırken Fulya benimle oğlumun kabrine gelmekte ısrar etti. Sonra da beni Kuzguncuk’a götürdü. Keçi yolunu buldum.
Gecekondu tipi evler kuruluydu çevresinde.
Park edecek yer yoktu. Arabası içinde Fulya’yı bekletmemek için tepeye çıkmadım.
Zaten vücudum elektrik akımına tutulmuş gibi sarsılıyordu ansızın bastıran anıların, duyguların abanmasıyla üstüme.
Tüm bunları Fulya ile paylaştım.
İlk kez birine anlatıyordum. Fulya arkadaşımdı, dostumdu, sırdaşımdı, kardeşimdi. O’nu çok seviyordum. Onun da beni sevdiğine inanıyordum. O da bana anlatıyordu en derinde sakladığı sırlarını. Bu beni şaşırtmakla beraber aynı zamanda onurlandırıyordu da.
Şaşırıyordum çünkü anlatılanların bazıları, insanın mezara taşıyacağı türdendi.
Benim ise başkalarından saklayacak sırrım hemen hiç olmadı.
Paylaşmadıysam, paylaşacak önemde bulmadığımdan ya da ilgileneceğini sandığım birine rastlamadığımdandır o güne kadar.
Kuzguncuk ile ilgili bir büyük parantez açılması zaruridir.
Bu ahşap eve taşınmadan önce, Kumpkapı’da Bizans’tan kalma bir sukemeri üstüne alelacele inşa edilmiş bir dairede otururdu.
Daha okulu bitirmemiştim.
Deniz bebek. Necati’nin akrabası Gülten bakıyor ben okula giderken.
Okula bir otobüsle, bazen de koşarak giderdim.
Kütüphanede ders çalışırken birden yüreğime dipçik yemişim gibi bir acıyla ‘Ya oğulcuğum uyanmış da beni yanında göremeyince üzülmüşse’ diye fırlardım yerimden ve koşa koşa eve giderdim.
Bakardım oğlan mışıl mışıl uyuyor, yanaklar pembiş pembiş, eller yumulu ve havada.
Tekrar geri dönerdim okula. Mezuniyete kadar bu böyle sürdü.
Bu arada o yıllarda Türkiye’de olup bitenleri de hatırlamakta yarar var. 1968 tüm dünyada eş zamanlı olarak bir hareketlenmenin yaşandığı bir yıldı. Güney Amerika’dan Uzakdoğu’ya, Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya, Doğu Avrupa’dan Türkiye’ye dünyayı önüne katan bir fırtınaydı 68 ve sonrasındaki yılları. Benim kuşağımdan ve benim gibi bir Emile Zola hastası, Amerikalı araştırmacı gazeteci Mark Kurlansky 1968’i “Dünyayı Sarsan Yıl” olarak adlandırır. Henüz büyük sermaye şimdiki kadar iyi örgütlenememişti.
Küreselleşme dediğimiz (aslında iki yanı keskin bıçak) fenomen ufukta görünmüyordu henüz. Türkiye’de de ortalık kaynıyordu. Bugün 68 kuşağı dediğimiz kuşağı belirleyen olayların ilki Fransa’daki Sorbon Üniversitesi’nde meydana gelen öğrenci isyanıdır.
Ayrıca Latin Amerikalı ihtilal lideri Ernesto Che Guevara‘nın La Higuera‘da yakalanıp 9 Ekim 1967 tarihinde CIA’in tetikçisi Bolivya Ordusu‘nun elinde öldürülmesini de bu olayların milâdı olarak da düşünmek yanlış olmaz.
Türkiye siyasi tarihinin kötü bir öğrencisi olarak bu konuda ahkâm kesmeye yeltenmem bile. Fakat kafamda oluşan soruları yüksek sesle sormak istiyorum bu oto-biyografik anlatı ile.
Deniz İngiltere’de doğdu. 12 Mart cuntasının ülkeyi kasıp kavurduğu günlerde. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam yoluyla katledildikleri 6 Mayıs 1972 tarihinden 88 gün sonra. Sosyal dönüşüm için silahlı gerilla hareketlerine inanmadığım hâlde bu cinayetlerin kendimce hesabını sormaktı ilk evladımı Deniz diye çağırmak.


