Ayvalık dönüşü İlhan hocanın Güre’deki Kültür Vakfı’na uğradık.
Söz vermiştim hocaya.
Bir hafta kalıp birlikte çalışacaktık.
Fulya’ya “sen istersen doğru İstanbul’a geç, Güre köylük yerdir rahat edemezsin” dedim.
Çok titiz bir insan benim arkadaşım Fulya.
Belli bir hayat tarzına alışmış. Salaş yerlerde rahat edemez.
Ayvalık’ta Badavud diye bir koy bulmuştuk. Orda berbat bir motelde kaldık bir gece.
Sevimli insanlar tanıdık orda.
Bize güzel ev yemekleri yaptılar.
Bizi gerçekten aileden biri gibi sarıp sarmaladılar yüreklerinin üstüne.
Fakat gerçekten çok döküntü bir yerdi. Fulya çok rahatsız oldu. Apar topar kaçtık. Ordan da anladım ki arkadaşım öyle benim gibi olur olmaz yerde kalamayacak.
Oysa bana insan gerek. Gerisi fasa fiso. Ben Şırnak’ta da rahat ettim.
Kızıltepe’de de. Yeter ki, insanca birşeyleri paylaşabileceğim dostlar olsun.
Sevgi, saygı, onur.
Prof. İlhan Başgöz ile beraber olmak bir imtiyazdır.
Her an bir şey öğrenirsiniz ondan.
Bedava üniversitedir İlhan hocanın refakati.
Kişiliği de cabası.
Güleryüzlü, zeki, esprili, hiçbir şeyi sorun etmeyen, Türklere özgü garip alınganlıklarla anı zehirlemeyen bir insandır.
Konusunda tek, tam bir otorite.
Onunla geçireceğimiz bu haftayı iple çekmiştim.
Ne yazık ki ordan da apar topar kaçmak zorunda kaldık.
Döndükten sonra ben Ankara’ya gittim. Dostlarımı ziyaret edememiş, kimisini bu nedenle gücendirmiştim. Kısa da olsa uğrayıp görmeliydim. Fulya buna ne gerek var filan diye homurdandı fakat ben kararlıydım. Onun hâlinde bir tuhaflık seziyordum arada sırada. Acaba yük mü oldum, fazla mı kaldım, tedirgin mi ettim, tasaları arasında hep, yok öyle olsa söyler bana. “Aramızda bu tür teklif, teşrifat olamaz” diyordum. “İyi misin arkadaşım, biraz rahatsız görüyorum seni” dedikçe “Aman Hale, sen ve şu paranoyan… Yok birşey sadece kulağım ağrıyor.” diyordu.
Kulağının ağrıdığını hatta işitme duyusunu kaybetmekten korktuğunu biliyordum.
Ayvalık’ta doktora gidelim demiştim.
“Yok eve gidince kendi doktoruma giderim” dedi. “Şimdilik idare ediyorum.”
Yukarda da belirttiğim gibi, Ayvalık’a gitme fikri Fulya’nındı.
Hatta plana göre eşi Tarık da bizimle gelecekti. Daha önce kaldıkları bir otelde yer ayırttık.
Çam Otel. Şahane bir deniz manzarası olan temiz pak bir oteldi.
Ne yazık ki plajı yoktu.
“Zaten plajdan girilmez denize” dediler. Günübirlik motor gezilerine katılacaktık.
O koy senin bu adacık benim gezecektik bu olağanüstü güzel, kadim, etnik dokusu zengin Ege kentinde. Yemeğimize, içkimize kadar veriyordu motor sahibi.
Yalnız bir sorun vardı. Bu günübirlik motor gezilerinde kulakları sağır edercesine yüksek sesle garip bir müzik çalınıyordu ve insanlar sanki transa girmişcesine eller havada dans desen dans değil, folk oyunu desen hiç değil bir çırpıntı ile sallanıp duruyordu.
Bir turizm rehberi kitabının yazarı bu müziğe “cıstak cıstak” adını vermişti.
Gerçekten de kolayına kaçıp, keyboard denen ve sadece belli notaların içine hapsedildiği bir elektronik cihazdan çıkan cıstak cıstak sesi arasında, sözleri anlaşılmayan bir bağırtıydı insanların popolarını kıvıra kıvıra oynadıkları ritimdi hepsi.
O kadar yüksek bir sesti ki bu, bir süre sonra sevip sevmediğinizi düşünemez oluyorsunuz. Beyniniz, kulağınız uyuşuyor. Sadece cıstak kalıyor geriye.
Beethoven’in beşinci senfonisi, Puccini’nin Madam Butterfly’ındaki ünlü arya ve Ruhi Su’nun Seferberlik Türküleri albumündeki Sarıkamış türküsü
yüzbaşılar yüzbaşılar
tabur taburu karşılar
yağmur yağar gün değişir
yatan şehitler ışılar..
ibrişimin kozaları
batsın avşar kazaları
sarıkamışta kırıldı
gonca gülün tazeleri
dışında sesini çok yükselterek dinlemekten hoşlandığım çok az müzik vardır.
Yüksek sesle konuşan insanların yanında da fazla oturamam.
Kalbim göğüs kafesinden fırlayacak gibi olur.
Fakat bu cıstak yüksek sesle çalınmasının ötesinde de bana batıyordu.
Yeni bir kuşak oluşmuş Türkiye’de. Kendine öz müziğe de yabancı, dünya müziğine de.
70’li yıllarda arabesk batardı müzik estetiği duygularımıza. Hiç değilse orada bir acının haykırılması sözkonusuydu. Teslimiyetçilik, kendine acıma, sosyal apati de cabası.
Başa geleni sineye çekip “bu da geçer” ya da Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinde yazdığı “Aldırma gönül aldırma” şiirindeki (Başın yere eğilmesin, ağladığın duyulmasın) “Başa gelen çekilir. Sızlanmayı bırak düşünmeye, işe yaramaya bak” mesajı yerine, “Tanrım beni baştan yarat/ bu defa yüreğimi taştan yarat” sentimentalizmini, vıcık vıcık kokuşmuş ucuz bir duygusallığı kutsaması, yüceltmesiydi arabesk müziğine tepkili olmamızın sebebi.
Fakat bu cıstak başka bir olaydı.
Sanki birileri Türkiyenin kültürel dokusuna işlemesi ve onu yavaş yavaş öldürmesi için bir organizma geliştirmiş ve damardan zerk etmişti. İlacı da yoktu.
Hastalığın belirtisi genç, güzel akıllı gibi görünen insanların ellerini havaya kaldırıp, kıçlarını, bellerini kırıp, kıvırtarak zıplamaları…
Üyelerinin zehirli yaban mantarı yedikten sonra transa geçtiği egzotik kültlerdeki gibi.
Kült liderine (Latince cultus-yani tapınma sözcüğünden gelir) tapınır müridler. Onlar çalkalar, lider seyreder. Filmlerde filan görmüşsünüzdür. Burda ise kült lideri yerine diskjokey dedikleri CD değiştiren (o CD ler değiştikçe, aynılaşıyor) delikanlı ya da genç bayan vardır – ki o da transa katılır zaman zaman-.
Biz bu sorunu da çözmüştük hemen.
Baktık biri ilan vermiş: Doğayı Dinlemek İsteyenler İçin Motor Gezisi. Bir kaç kuruş fazla ödedik ve o motora attık kendimizi.
Ne de iyi etmişiz.
Cıstak alerjisinden mustarip başkaları da varmış.
Bir ara kaptan, anlaşmamıza rağmen Hadise – kim olduğunu o gün öğreniyorum- hanımın Düm Tek Tek albumünü sıkıştırdı araya…
Şarkının sözleri İngilizce ve şöyle gidiyor:
Baby you’re perfect for me
you are my gift from heaven
this is the greatest story of all times
we met like in a movie
so meant to last forever
and what you’re doing to me
feels so fine
Angel I wake up
and live my dreams
endlessly
crazy for you
(Tercüme etmeyeceğim. Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Mademki Türkiye’de meşhur olmuş bilselerdi)
Bugün okudum internette bu şarkıyı bestelemek yedi dakika sürmüş. Hiç şaşmadım.
Bu Eurovizyon şarkısını onikinci defa çalmaya kalkışınca masamızı paylaştığımız genç hanımlar kazan kaldırdı. Kaptan da “Ama hanımlar olmuyor, tamamen de müziksiz olur mu. Nasıl çalmayayım bu şarkı Erovizyonda derece aldı” filan dediyse de biz kızlar galip çıktık. Yine de hakkaniyetli olmak için söyleyeyim, bu Düm Tek şarkısının diğer jenerik cıstak yanında Adana deyimiyle, allahı vardı.
Deniz olağanüstüydü gerçekten.
Bu maviyi, bu suların serinliğini, Ege’nin dantel kıyılarını nasıl özlemişim.
Kanserden sonra bir süre yüzememiştim. Sular çok soğuk geliyordu. Ama bu defa hiç çıkmadım sudan. Fulya da yüzüyordu. İleri yaşına rağmen bikini giymesi çok güzeldi. Bedeninin daha fazlası suyla doğrudan temasdaydı. Vücudunu da iyi korumuştu aslında. Çok güzel, tatlı bir kadındı Fulya. Canım arkadaşımdı benim. Ah ne kadar seviyorum ben arkadaşımı. O mutlu olsun istiyorum, soyunsun acıların göğneğinden. Uçarılaşsın.
Silifke’nin yoğurdu, kız seni kimler doğurdu havasıyla tahta kaşık oynasın istiyorum.
Bir de şu saçlarını unutabilsin istiyorum.
Ege’nin o güzelim Ege sularında yüzerken başında kırmızı bandanası..
Su değecek de fönü bozulacak diye kafa hep su üstünde. Fulya, alkolsüz kendini kapıp koyuveremeyen insanlardan.
Onun için belki içmeyi seviyor. Ancak o zaman kendisiyle barışık, rahat, korkusuz.
Onun dışında hep tasa, hep kaygı içinde.
Hep derinden homurdanan bir yanardağı gibi sessiz ve kızgın bir kıpırtıyla varoluyor.
Bacakları güzel değilmiş (ona göre) pantalonla gezmek zorunda, saçlar ıslanacak suya dalamaz, sokaklar, ev içleri ve bilumum tuvaletler her yerde hep temiz olmalı, yoksa kendisini hakarete uğramış hissediyor.
Onunla birlikteliğin en zor yanı ise, düşündüğünüzü söyleyememeniz.
Hoşuna gitmeyecek birşey ise, en ufak en dostça, kardeşçe iyi niyetle yapılan bir eleştirimtrak bir söz dahi olsa, hemen kara kaplı deftere geçer sonra bedeli ödetilmek üzere.
O bedel de kan akıtmaktan beter eder eleştireni.
Hacamatı göze almadan eleştiri zinhar yapılmaz.
Tabii ben bunları henüz bilmiyorum. Onun için de keyfime diyecek yok.
Tarık’ın bizimle gelmek istememesini bile alınganlıkla karşılamıyorum.
Sıcakta gezmek istemezmiş. Olabilir. Kalp ameliyatı geçirdi. O da mantıklı.
Bu insanlar neden bu kadar samimiyetsiz olsunlar ki. Bana illa da gel lilla da gel diyen onlar değil mi? Ben Türkiye’de doğdum büyüdüm. Onlarsız tatil yapamaz değilim.
Bugüne kadar tatillerimi kimseyle paylaşmadım.
Tatillerim sırasında güzel isanlar tanıdım.
Yıllar boyu süren dostluklar uç verdi bu tatillerde.
Fulya benimle olmak istemese, neden olsun ki.
İçim rahat.
Yürüyüşlere çıkıyoruz sabahları erken.
Ayvalık çok güzel eski evlerle dolu.
Çoğu Rumlardan kalma. Mübadelede bırakıp gitmiş evini ocağını herkes.
Girit’ten, Rodos’tan da Türkler kaçıp gelmiş hiç bilmedikleri adı Türkiye olan bir ülkeye.
Bir ülkeyi vatan yapan sadece o ülkedeki dili konuşmak, dine inanmak değildir ki.
Kuşaklar boyunca yaşamış insanlar bir yerlerde.
Orada doğmuş, orada büyümüş, ilk aşklarını orada yaşamışlar.
Ölüleri o topraklarda gömülü. Yalnız o topraklardaki sarmaşık adlarını, kuş adlarını biliyorlar.
Sonra birileri savaş istiyor. Ölen kurtuluyor da kalanın vay haline.
Ayvalık’ta sokak sokak dolaşırken bunları düşünüyoruz konuşuyoruz Fulya ile.
Ne şanslıyım o beni bunca yıl sonra arayıp bulduğu için.
Aklına, yüreğine sağlık be Fulya’m.
Seni çok seviyorum inan.
Biliyorum sen de beni.
Yoksa neden benimle geçiresin yaz tatilini.
Onca arkadaşın, eşin dostun vardır. Kızın var, amcan, kocan. Sağol kardeşim, varol sen.
Fulya sağa sola telefon edip Binnaz ile Ergun’ın adresini öğrenmeye çalışıyor. İyi fikir. Gider ziyaret ederiz. Onlara, o kara günlerimde yanımda oldukları için, desteklerini esirgemedikleri için gönül borcum var. Unutmadım. Bilsinler istedim.
Bildiler.
Kapanmıştır bu “fasıl”.
Açılmamacasına.
Genç Abdal (Genci) [1] den şu Alevi deyişinde anlatılıyor anlatamadıklarım:
Gaflet uykusunda yatar uyanmaz
Can gözü kapalı gafilan çoktur
Hak sözü dinlemez asla inanmaz
Kalbi çürük fesad cahilan çoktur
Mürşid-i kamile vermez özünü
Gaflet uykusundan açmaz gözünü
Taşdan katı beter söyler sözünü
Bed amelli fesad münkiran çoktur
Nefs atına binmiş gezer boşuna
Hak’sız olanların Hak’ta işi ne!
İblis gibi düşmüş insan peşine
Şeytan dolabına aldanan çoktur
Bildiğinden şaşmaz nasihat almaz
Aslı münkir olan imlaya gelmez
Hakk’ını yitirmiş kendini bilmez
Nefsiyle oynaşan pehlivan çoktur
Genç Abdal’ım herkes mest olur sanma
Her koyun derisi post olur sanma
Her yüze güleni dost olur sanma
İçi kafir, dışı müslüman çoktur…
***
Fulya ile tatil yapmaya kalkışmadan önce, Henry Brooks Adams’ın [2] şu sözünü okumuş olsaydım , iyi olurdu.: “ Arkadaşlık yaşamda paralellik, düşüncede birlik gerektirir…”
Fulya ile aramızdaki yüzeysel benzerliklere kapılıp aramızda bir bağ olduğuna inandırdık kendimizi. Aramızdaki benzemezliklerdi belirleyen bu ilişkiyi oysa.
Sık sık duyarız “insanlar inanmak istediklerine inanır” sözünü.
En çok da inanmak istediklerine inananların ağzından duyarız bu sözü.
Ah vah onun hakkında ne kadar yanılmışım vesaire alaturkalığına kapılmayacağım.
Çünkü benim onun hakkında yanıldığım kadar o da benim hakkımda yanılmıştır bence. Yaşamda paralellik, düşüncede birlik yoktu çünkü.
Dergilerdeki bulmacalar gibi noktalı boş yerleri kafamızda doldurduk.
Hayal ile, laf-ı güzaf ile.
Şarap ile, mehtap ve deniz ile.
Dostluk, sevgi, güven üzerine iri laflar ile.
Birlikte iki katlı bir ev alacaktık.
Kitap okuyup, birşeyler yazacak, muhtaç çoluk çocuğu toplayıp onlara destek neyin olacaktık. Derslerine yardım edecektik.
Tarihlerimizi anlatacaktık muharip gaziler gibi.
O yaz tatilinin, paçavralaşmış, sevgisiz, riya çamuruna bulaşmış bir insan ilişkisine dönmesi hesapta yoktu.
[1] Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak belli olmamakla beraber 19. yüzyılda yaşamış olduğu sanılıyor. Eskişehir’e gelerek burada Seyyid Gazi ve Sücaaddin Veli tekkelerinde bir dönem yaşadığı bilinmektedir.
[2] Henry Adams (1838-1918), Amerikalı yazar, tarihçi ve edebiyat eleştirmeni. Henry Adams’ın Eğitimi adı altında topladığı anılarıyla ölümünden sonra, kendisine 1919 yılı Pulitzer Armağanı verildi


