2171 yıl önce sormuş Romalı şair Juvena : Quis custodiet ipsos custodes?
Muhazıflara kim muhafızlık edecek?
Muhafızlar zıvanadan çıkınca bizi kim onlardan koruyacak…
Yanlış olarak Plato’ya mal edilen bu söz İngilizce’de ‘who guards the guard?’ ya da ‘who will watch the watchman’ şekliyle, yönetici elitin yolsuzluk ya da baskı kurmak için aşırı güç uyguladığı durumlarda kullanılır.
Türkiye’de bu soruyu sormamız gereken zamanlarda sormayı ihmal ettik.
Muhafızlardan bizi koruyacak muhafız bulamadık.
Kendimizi, yine kendimizin koruması gerektiğini öğrenemeden demokrasi oyununa daldık. Kuralını bilmediğiniz oyunları oynamak tehlikelidir.
Satranç oynayamayışım bundandır.
Tüm satranç ustası arkadaşlarım günlerce uğraştılar bana kalenin hareketi, fil ne zaman kıpırdamalı, vezir, şah ne iş yapar, piyonlar ne zaman ve nasıl harcanır vs.
Öğrenemedim mi?
Yoksa öğrenmedim mi?
Masa başında oturup tahtadan ya da başka bir maddeden oyulmuş tuhaf şekilli cisimleri öyle ya da böyle kıpırdatarak zekamı geliştireceğime ya da kanıtlayacağıma inandıramadım belki kendimi.
Bu bir kayıp ise en azından şahsi bir kayıptır.
Yani yalnız beni bağlar, benim anamı ağlatır.
Demokrasi oyunun kurallarını bilmeden oyuna atlamak vahim sonuçlar doğurur.
Doğurdu. Demokrasi olmasın da ismi isterse 68’lerdeki moda şekliyle halk için halkın idaresi filan gibi bir uvriyerist tanım olsun ismi oyunun.
İlle de kuralları bileceksin. Yolu yok.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla (ki sevdiğim birçok arkadaşım bu sözler için bana bir dolu kızacaktır) Quis custodiet ipsos custodes? sorusunun hâlâ gündemde olduğunu gördük.
En azından ben gördüm. Görmek istemeyenler görmedi.
İdeolojiler ile dinler arasındaki çizgi incedir.
Kapitalizmin habasetini ortadan kaldırmak için, işçi sınıfı diktatörlüğü panzehiri önümüze çıkartılmıştı.
Bir de baktık ne görelim, muhafızlar zıvanadan çıkmış bile.
Benim canım sosyalist arkadaşlarım bu zıvanadan çıkma durumunu geçici bir tedbir, toplumun rotasını bulması için yaptığı zigzaglardan biri olarak gördüler belki.
Çoğu Amerika’ya göçtüğüm için ‘davadan saptığıma’ hükmetti.
Oysa Amerika’ya göçtükten sonra Kapitalizmin habasetini daha yakından gördüm.
Ne var ki, kendisine sosyalizm adını yakıştıran ne idüğü belirsiz, dünyaya, topluma siyah ile beyaz bile değil ya siyah ya beyaz açılımıyla bakan bu dinimsi ideolojinin beni daha işin başında sosyalist olmaya yönelten haksızlıkları ortadan kaldırmadığını anladım.
Haksızlıklara öfkelenmek, direnmek istemek bazen nevroza dönüşebilir insanda.
Bizim kuşak üyelerinin hepsi gibi benim de de nevrozumdur haksızlıklara karşı çıkmak. Haksızlığın da hayatın diğer garabetlerinden – evet mutlaka karşı çıkılması, mücadele edilmesi gereken – biri olduğunu kabul etmek büyümenin, yetişkin bir insan olmanın zaruretlerinden olduğunu anlamam zaman aldı.
Sosyalist olduğuma hükmedişim, 60’lı yıllarda İzmir’de yaşamama koşuttur.
Harika bir gençlik yaşadım ben İzmir’de.
Tüm acılara rağmen İzmir yıllarımı hiçbir şeye değişmem.
Fakat önce İzmir’e nasıl geldiğimizi anlatmak istiyorum…
BAMYA VE KEREVİZİN İNTİKAMI
Annem ve babam mutsuz ve hiç olmaması gereken evliliklerine son verdikleri zaman 7 yaşındaydım, kızkardeşim ise 4.
Babama çok düşkündüm, çoğu kız çocukları gibi.
Üniformayı giyip, şapkasını taktığı zaman ona bakanda kalbim sevinçle titrerdi.
Bu adam benim babamdı.
Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerinin üyesi, aslan yüzbaşı babam benim.
Sonra babam evimize bir ‘kuzen’ ile geldi.
İlk defa uzun, kırmızı boyalı tırnaklı bir kadın o zaman görmüştüm.
Kürkü vardı, uzun kırmızı tırnaklı elleri içine sakladığı asorti manşonu da ilk kez gördüklerimdendi.
O kadın ile, pekçok ‘ilk’ yaşandı kısacık çocuk ömrümde.
İlk kez biri bana zorla sevmediğim yemekler yedirdi.
Kereviz ve bamya.
Aradan yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen ben hâlâ bamya ve kereviz yemem.
Geçen yıl sevdiğim bir ailenin evine davetliydim. Sana bir sürprizimiz var dediler. En sevdiğin yemekleri yaptık. Eh dedim. Şöyle ağız tadı ile bir zeytinyağlı dolma, ayşekadın, patlıcan kızartma yemeyeli hayli zaman oldu.
Masaya oturduk baktım iki servis tabağından birinde sümüklü bamya (adını öyle söyledik yıllarca), diğerinde kereviz.
Bir yanlış hatırlama ile bu tatlı, sevgi dolu insanlar benim bu sebzeleri çok sevdiğime hükmetmiş meğer. Hiç bozuntuya vermeden yedim biraz biraz.
Eğer bu satırları okuyacak olurlarsa gücenmesinler, yemekler güzel pişmişti fakat çocukluğun affetmeyen anıları iştahımı törpüledi sadece.
Babamın kuzeni olarak tanıtılan (sonradan akrabalıkları bile şaibeli olduğu öğrenildi) Naime hanım kürkü ve manşonu ile Ankara, Cebeci Askeri Şehitliği’nin karşısındaki bahçeli evin kapısından girdi. Memur memurcuk hayatımızda böyle büyük değişiklik olması çok hoşuma gitmişti.
Fakat sonraki günlerde bu ‘Naime hala’nın’ babamın koynundan çıkmaması annemi gayetle kızdırdı. Büyük kavgalar oldu.
Zaten mutlu bir aile değildik.
Bunu seziyordum.
Babamın üniformasına ve siperliği sırmalı subay şapkasına rağmen.
Bir gün annemin babama “senin bitin kanlandı” diye bağırdığını duydum.
Yanımda arkadaşım Nurten vardı. Sordu bana… “Annen ne diyor?”
Gözümü kırpmadan yalan söyledim: “Hiiçççç… Babam, alayda askerlerden bit kapmış da… Annem de kızıyor…”
Bitli bir babam olmasını, annemle babamın kavga ediyor olmasından daha az utanç verici bulmuş olmalıyım sanırım.
Bu ilk yalanımdı hatırladığım.
Sonra başkaları da geldi.
Örneğin babamdan ayrıldıktan sonra, İzmir’e taşındığımızda herkese babamın Kore’de şehit düştüğünü söylemiştim.
Annemin hemşire olduğunu sakladım. Öğretmen dedim.
Hemşirelerin doktorlarla fingirdediği yolundaki önyargıdan kendimi korumak için.
İzmir Kız Lisesinde okurken bir lustracı vardı, bahçeye kurmuş lustrasını. Kovboy Ali…
Şehit çocuğuyum diye benden para almak istemezdi ayakkabımı boyadığında. Şimdi hatırladıkça hâlâ ateş basar utançtan o garibi kandırdığım için.
Aziz Nesin Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’de Heybeli Ada’daki Rum bakkalı nasıl kandırdığını anlatır.
Belli ki adam kanmamıştır fakat öyle görünmüştür.
Bakkaldan ekmek alırken parayı vermemesi ile ilgili bir anısını yazarken, herkesin hatırladıkça, utançtan başından kaynar suların döküldüğü bir çocukluk anısı vardır türünden bir şey yazmıştı. Benimki de işte lustracı Kovboy Ali’ye attığım bu yalandır.
Naime hanım sık sık bayılırdı. İsterik lafını ilk o zaman duymuştum. Hemşire olan annemim ona damardan iğne yaptığını hatırlıyorum. Sonra bu iğneyle zerkedilenin serum fizyolojik yani tuzlu su olduğunu öğreniyorum. Plasibo etkisi işe yarıyormuş. Tanrım hayat ne karmaşık.
Naime hanım ile annem bir gün fena kapıştı. Naime güçlü kuvvetli, iri bir kadındı. Annemi saçından sürükledi yerlerde. Yedi yaşında parmak kadar, bir kız çocuğundan beklenmeyen bir yırtıcılıkla sobanın önünden kaptığım maşayı sırtına indirdiğimi hatırlıyorum.
Sanki o gün tüm hayatımı yönlendirecek bir karar verilmişti: Asla aileme, klanıma, eşime dostuma el kaldırtmam… Bana el kaldırılmasından daha şiddetle karşı çıkarım…
Beni tanıyanlar bu yırtıcılıkta biraz da bamya ve kerevizin intikamının yattığını teyid edeceklerdir. Naime hanım’ın zorla yedirdiği kereviz ve bamya ‘Asla bana zorla birşey yaptıramazsınız’ isyankarlığını (annem isyankarlık olarak formullendirmişti bu inadı) tabiatımın ayrılmaz bir parçası yapmış olabilir.
Kızkardeşim İlkokula başlamıştı.
Ödevi Atatürk’ün hayatını öğrenmek.
Benden ona yardım etmemi istediler.
Atatürk’ün sevilmesi o yıllarda Allah’a inanmak gibi tartışmasız kabullenilmiş bir hayat gerçeğiydi. Ben de tabii çok seviyordum Atatürk’ü.
Atatürkü sevmek bize öğretildi.
Dindarlarca, Allah, Muhammed, Kuran’ın tartışılmadan kabulü gibi.
Atatürk’in hayat hikayesi ezbere bildiğim şeylerdendi.
Kardeşime, Atamızın, 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğduğunu, babasının Ali Rıza Efendi, annesinin Zübeyde Hanım olduğunu; Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebine gittiğini sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçtiğini, tam bu sırada babasını kaybettiğini, Askeri Rüştiye’de Matematik öğretmeni Mustafa Bey’in “Senin adın Mustafa benim adım Mustafa olmuyor ama, bundan sonra senin bir adın ‘Kemal’ olsun” dediğini üçüncü defa anlattım.
Bunları yazmasını unutursa oradan bakmasını, yoksa bir daha anlatmayacağımı söyledim.
Kardeşim yazmadı ve unuttu ve de tekrar sordu.
Söylemedim.
Dayak yedim.
Söylemedim.
Yine dayak yedim yine söylemedim. (O zaman çocuk dövmek günlük olaylardandı, facia teşkil etmezdi)
Sonunda dayağı atanlar yorgun düştü.
Ben aslında kardeşime yardım edemediğim için üzülüyordum.
Fakat dayak yedi bak çözüldü dedirtemezdim…
Anlatmadım.
Nine dediğimiz akrabamızın “Aslında ben de biliyorum, anlatırım fakat O söyleyecek” diye dayağa katıldı beni sevdiği hâlde.
Aklısıra benim inadımı kırıp, bana iyilik yapacaktı.
Oysa bunca zaman beni hâlâ ayakta tutan bu inadın kırılamamasıdır.
378 yıl önce, Engizisyon önünde dize getirilen Pisa’lı Galileo Galile’ye ‘E pur si muove’[1] dedirten inattan söz ediyorum..
Dediğim dedik, çaldığım düdük, kör ve güdük inattan değil.
Tabii kendimi Galileo ile karşılaştırmak münasebetsizliğine kalkışmıyorum asla.
Engizisyon önünde, dünya düz müdür yuvarlak mı, dönüyor mu, yoksa uslu uslu oturuyor mu bir uzay devinin dizi üstünde kavgasına benzer birşey yaşamadım.
Galileo ile kim karşılaştırılabilir ki!
Hiç kimse!
Fakat doğru olduğunu bildiğim bir şeyden geri adım atmama saatim geldiğinde inadıma tutundum. Bunu yaparken daha ‘E pur si muove’ sözünü bilmiyordum.
Sonunda Naime hanım kırdı boynunu gitti.
Onunla beraber zaten aksak yürüyen aile hayatımız da.
Babamı en son Ankara garında, İzmir ekspresinin kalktığı peronda gördüm.
Tren uzaklaştıkça küçüldü küçüldü sonra kayboldu.
Hayatımızda da öyle.
Şehr-i İzmir ise, o trenin Basmane Gar’ına varmasıyla girdi hayatıma.
Çıkmamacasına.
İZMİR
Konak meydanından görseniz İzmir’i ilk, göl kenarında sanırsınız.
Körfez öylesine engine kapalı durur.
Orta yerde Saat Kulesi, Kemeraltı çarşı ağzında Vilayet Konağı, yanıbaşında pırıl pırıl çinileri ile sanki daha dün inşası bitmiş gibi duran Küçük Cami (Yalı camii)…
İzmir güzel yerdir.
Bugün bile…
Onca tahribattan sonra bile.
Onca kentleşme yağmasına rağmen.
Bir zamanlar buraya Sarı Kışla meydanı denirmiş.
Sarı Kışla Konak meydanının Mithatpaşa caddesine açılan ucunda, deniz kıyısındaydı..
İçini göremez, bilemezdik.
Ancak yanından geçerken at gübresi kokusunu (ki tuhaftır bu kokuyu seven bir ben değilmişim) içimize çekerdik.
Sarıkışla’ya bitişik bir turşucu dükkanı vardı.
Yüz paraya (yarım kuruş) turşu suyu içerdik.
İçine yarım hıyar turşusu da koyacak olursanız 10 kuruş.
Sanırım en iyi müşterilerden biriydim yıkılana kadar.
O turşunun ve turşu suyunun tadını asla bir yerde bulamadım bir daha.
Sarıkışla hakkında bugün bildiklerim, at gübresi kokusunu içime çekerek hıyar turşusu yediğim günlerdekinden fazladır.
Bu kışlanın 128 yıl önce (1829) Sultan II. Mahmud’un emri üzre İzmir muhafızı Kelami Hasan Paşa nezaretinde yapıldığını biliyorum. II. Mahmut 1926 yılında Yeniçeri Ocağını kaldırıp, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı modern askeri örgütlenmeyi kurduktan sonra Sarı Kışlanın yapımına başlanmış, yapı üç yıl sona tamamlanmış. İsmini de Kadifekale’den ve amfitiyatro ve stadyumdan alınan kesme mermer taşların renginden almış. İzmir tarihi dersi vermek haddim değil. Fakat İzmir Anadolu kentlerinin en eskilerinden biridir. Hiç de öyle Yunanlıların iddia ettiği gibi bir Yunan Kenti olarak başlamamıştır ömrüne. Son kazılar İzmir’in tarihinin M.Ö. 6500 yıllarına kadar gittiğini, Yeşilova buluntularının İzmir’deki ilk yerleşimin Neolitik Çağda Bornova Ovası’nda başladığını gösteriyor. Yani Hellenistik Dönem ve Roma İmparatorluğu dönemi (Efes) çok sonraya M.Ö. 333 den M.S. 395 yılları arasına denk geliyor.
Arada Frigyalılar, İyonyalılar var.
Var oğlu var.
Buna da şaşmamamak gerek.
Buralara yolu düşenin “Oh be ne güzel bir yer bulduk, şurada yaşayıp gidelim” demiş olmaması mümkün mü?
Aslında kentin Rumca ismi Smyrna değil İzmira’dır.
Yani gıcıklık olsun diye şehre İzmir yerine Smyrna diyenler onu Rumlaştırmıyor.
Bir rivayete göre, Amazon prensesi Smyrna, ya da Esmira’nın adı verilmiştir kente.
Her ne hâl ise o İzmir benim Ankara’da babamdan ayrıldıktan sonra gözüme, gönlüme düşen en güzel manzaraydı.
Göl sandığım (hiç deniz görmemiştim ki) Körfez’in kıyısında öylece durup “ufff be bu ne kadar çok su böyle.. Kimindir, nerden gelir nereye gider, içinde ne vardır” diye yedi yaşındaki bir çocuğun, gemi azıda, dört nala hayretiyle bakakaldığımı hatırlıyorum.
O gün bugün Saat Kulesi’ni sanki benim için yapmışlarcasına gönlümle kucaklamışımdır.
Aslında Rumlaştırsa ne olur ki.
Helenik etkinin artısı vardır İzmir için eksiği değil.
Biraz Ayvalık gibi, İzmir de bu etkiyi hemen açık eder.
Yemekten tutun da sosyal alışkanlıklara kadar İzmir’de, Anadolu’nun İslamlaşmadan sonra edindiğini sandığım zoraki sertliği, katılığı, çatıkkaşlılığı yoktur.
Dükkan sahipleri erkenden açarlar kapılarını.
En geç saat yedi dedin mi kent başlar nabız gibi atmaya.
Bir dükkan sahibine yol soracak olsa bir yabancı, (en azından benim zamanımda böyleydi) adam önce tarif etmeye çalışır, baktı olmuyor indirir kepengi tutar elinden yolcuyu, yarı yola kadar götürür.
Yolculukta yanınıza İzmirli oturmuşsa hemen bilirsiniz.
Gideceğiniz yere vardığınızda akrabadan ileri olmuşsunuz..
İzmir’de çocukluğumda en fazla duyduğum sözcüktü ‘gusto’.
Herşey gustolu yapılmalıydı… Yani yanınızdaki sizinle konuşmak istemiyorsa bunu sezmek lazım. Misafirlere ev yapımı gül, incir (nedense incir demek ayıptı da bardacık ya da yemiş denirdi) reçeli ikram edilirdi.
Mineli bir bardak içinden gümüş kaşık alınır, reçel kavanozuna batırılır, reçel alındıktan sonra içi su dolu başka bir bardağa konurdu kaşık.
Bu da gusto gereği.
İzmirlilerin snop bir yanı vardı fakat.
Eski İzmirliler kente yeni göçenlere çaktırmadan (gusto sınırları içinde) tepeden bakarlardı.
Onların fısırdaşılan adı ‘dışarlıklı’ idi.
Çakma İzmirli deniyormuş şimdilerde.
Yedi kuşak, doğma büyüme İzmirli olmak sanki bir asalet nişanesiydi. Kızkardeşim ile beni büyüten Mürşide hanımdan bunu o kadar sık işitmiştim ki, dışarlıklı olmakla birlikte yedi kuşak İzmirli bir aile ile akrabalığıma bakıp “Eh buna da şükür” demeye başlamıştım içimden.
İzmir’e gelene kadar Erzurum, Silvan, Diyarbakır, Nusaybin, Mardin, Tunceli, Malatya ve Ankara’da yaşadık babamın görevi gereği.
Ben hepsini çok sevdim o kentlerin. Sanki başıma ne gelirse gelsin teflon bir tava gibi kaydırıp atıyordum.
Herşey güzeldi, ilginçti benim için.
Herşeye rağmen.
ANKARA’DA SON YIL
Ankara’da (bugün hâlâ yerli yerinde) Demirlibahçe İlkokuluna yazdırmışlardı beni.
Artık ben de ‘mektepliydim’
Babam okula gitmeden önce okumayı öğrenmemle pek şişinir eve gelen arkadaşlarına caka satmak için beni sokaktan çağırır, elime gazeteyi tutuştururdu : ‘Oku kızım, görsün……… amcan’…
O zaman eve Milliyet gazetesi gelirdi. Oyunumun yarıda kesilmesine kızar, yine de babama hayır diyemezdim.
Ne okuduğumu anlamadan okurdum : Pe-ya-mi – se-fa…..
Okuduklarımdan Peyami Sefa denen kişinin Aziz Nesin denen bir başka kişiden pek haz etmediğini sezinlerdim.
Orta okulda Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Aziz Nesin’in Nutuk Makinesi kitaplarını okuyuncaya kadar birbirine sürgit sataşan (benim anlamadığım bir dilde ve içerikte) bu iki kişinin Türk dilinin iki büyük yazarı olduğunu bilmedim…
Babamın, dölünün zekası konusundaki iddialı tavrı uzun vadede çok faydalı oldu.
Kitap okumadan duramaz oldum. Televizyon çağında doğmamak ne büyük nimetmiş meğer.
Köroğlu’nun tüfek ve mertlik bağlantısı gibi televizyon da okuma alışkanlığımızı iğdiş etti sanki.
Okuma bilmek meseleyi çözmüyor olmalı ki kendimi Şahver hanım’ın sınıfında öğrenci buldum.
Çok sevinçliydim.
Çünkü bütün arkadaşlarım okula gidince evde yapayalnız kalmak zoruma gidiyordu.
Ben yalnız varolmak için yaratılmamışım.
Neyse, beni bir yıl erken yazdılar okula.
O kadar küçücüktüm ki, tuvalete gittikten sonra (kışın pantalon giydirirlerdi Ankara’da soğuk diye) pantalonumun düğmesini öğretmenimiz zavallı Şahver hanım iliklemek zorunda kalırdı.
Annemle babam birbirlerine girdiklerinde beni ve kardeşimi tamamen unuttular sanırım.
Evde ne yemek pişiyordu ne de sabah kahvaltı konuyordu önümüze.
Okul sabahçılar ve öğlenciler diye iki vardiya eğitim verirdi.
Ben öğlenciydim.
O sabah kalkıp etrafa baktım.
Ne annem var ne de babam. Hatta kızkardeşim bile ortalarda değil. Hemen hazırlanmaya başladım. Siyah önlük beyaz yaka…
Elime de babamın işyerinden eve evrak taşıdığı garip çantayı alıp okul gittim.
Okula geldiğinde I F sınıfının kapısını vurup içeri girdim.
Tuhaf!
Sınıfta tek bir tanıdık yüz yok..
Öğretmen bile bizim kır saçlı, şişman Şahver hanım’a benzemiyor.
Genç, sarı saçlı, gülüm gülüm gülümseyen genç bir kadın. Hiç bozuntuya vermeden sırama oturdum. (İstanbul Hukuk Fakültesine girdiğim güne kadar, boyum gereği hep en ön sırada oturtuldum bir ceza gibi.)
Oturmaya çalıştım desem daha doğru olur.
Çünkü benim sıramda oturan iki çocuk vardı zaten.
Kaidemle yanımdaki çocuğu iterek, oğlanın şaşkın bakışları altında oturmayı becerdim yerime. Burası benim yerimdi çünkü.
Genç ve güzel öğretmen hanım yanıma geldi ve “İsmin ne senin bakiim?” dedi şirin bir tavırla.
“Hale!” dedim. “Hale Koray’ım ben”…
“Hale sen hangi sınıftasın kızım?”
“Bu sınıfta…”
“Peki öğretmenin kim?”
“Şahver Ulusoy”… “Hımmm… Hale sen biraz erken geldin yavrum. Sen öğlencisin. Bu sınıfta şimdi sabahçılar var. Hadi şimdi git iki saat sonra gel” dedi ve usulca kolumdan tutup beni kapı dışarı etti. Çok çok utanmıştım.
Kızmıştım.
Kime ve niye…
Önemli mi…
Kızgındım işte.
ÖNEMLİ OLAN YENİLMEMEK DEĞİL
Annem ve babam komşuya geçmişler kardeşimi alıp. Komşu kavgada hakemlik edermiş. Komşu, Leyla teyze ile kocası Cemal amca.
İkisinin de ikinci evliliği.
Leyla teyze annemin askeri hemşirelik okulundan arkadaşı.
Herşeyi hep ben bilirim bir hatundu Leyla hanım.
İlk eşi vefat ettiğinde kızına hamileymiş.
Armağan adındaki kızı öksüz doğmuş.
Cemal amcanın da ilk eşinden iki çocuğu var: Dürrüşehvar ve Aziz. (Evet, tarihe meraklı biri takmış isimleri…)
Osmanlı Halifesi II Abdülmecid’in kızı Dürrüşehvar Sultan ile Abdülmecid öldükten sonra yerine geçen amcası Abdülaziz’den mülhem.
Dürrüşehvar ismini başka kimsede duymadım, görmedim.
Geçen yıl sevgili arkadaşım Mesut Günsev bana : “Hale senin Dürrüşehvar adında bir çocukluk arkadaşın oldu mu?” diye sordu. “Olmaz mı” dedim. “Yedi yaşımdan beri hiç haber almadım.” “O benim akraba olur” dedi Mesut. “Geçen gün konuşurken senden bahsettim. Ah Hale ile görüşsem” dedi.
Ve evet yarım yüz yıl sonra, İstanbul’da buluştuk Dürrüşehvar ile.
İkimiz de sokakta rastlasak tanımazdık birbirimizi.
Bir ara ona dedim ki “Biliyor musun, baban Cemal amcadan ben çok korkardım… O kadar ki, hastayken ateşlendiğimde onu görürdüm karabasanlarımda”. “Eh” dedi Dürrüşehvar, “Şaşmadım. O’ndan kim korkmazdı ki”…
O gün öğrendim Leyla teyzenin karnındaki bebeğe bir baba arayışı içerisinde Cemal Amca’yı ayartıp karısından boşattığını ve Dürrüşehvar ile Aziz’in babaannesi Selanik’li Zübeyde hanım’ın Leyla teyze’den neden o kadar nefret ettiğini…
Leyla teyze’den ben de nefret ederdim.
Bir başka sebepten.
Babam evi terkettikten sonra biz evimizden çıkıp, Abidinpaşa semtinde bir müştemilata taşındık. Evin ne mutfağı, ne de banyosu vardı.
Bir göz oda bir de mutfak gibi kullandığımız hol…
Bizim evimize ise, kızı Armağan ve kocası Cemal ile Leyla teyzeler taşındı.
Çok kıskandım bunu ben.
Üç odalıydı evimiz.
Salonunda anamın pek iftihar ettiği pembe zeminli, altın rengi göbekli bir Ladik halısı dururdu. Bilmem nerden nasıl edinilmişti. Belki çehiziydi annemin.
Philips marka radyo etajerin üzerinde. Bordo kadife kaplı koltuklar…
Oysa, taşındığımız bu yeni evde yalnızca, çift kişilik nikel kaplama karyola ile benim yatmam için konmuş yayları gevşek somya vardı. O kadar…
Öksüz olduğu ve üveybaba elinde zulüm gördüğü için mi nedendir, çok güzel şeyler alırdı annesi Armağan’a.
Okul başlamıştı ve kışlık ayakkabılarım yoktu. Leyla teyze Armağan’a müflonlu kırmızı bir çift bot almıştı. Ankara kışında herkesin botu olmalıydı. Evin önünde duruyordu botlar. Aldım onları ilerideki su birikintisine attım. Su yüzüne çıkmasınlar diye de içlerine birer taş koydum…
Çok ama çok kötü bir çocukmuşum…
Kötü şeyler yaşayan insanlar kötüleşme eğilimindedirler.
Bu eğilimi kontrol etmek gerekir.
Bugün bile hatırladıkça utandığım bir başka olay da yine Armağan’la ilgili.
Bir gün üveybabası Cemal amca’ya Armağan ile ilgili bir şikayette bulundu çocuklar.
Cemal, Armağan’ı iki bacağı arasına sıkıştırdı ve pantalonun deri kemeriyle onun o minicik sırtını dövmeye hazırlandı..
Haksızlık olmasın diye de hepimizden son bir defa daha tahkikatta bulundu.
“Yaptı mı?” “Evet” dedi bütün çocuklar.
Cemal beni sevmezdi (kimseyi sevdiğini de sanmıyorum. Onun için pek umurumda değildi) fakat yalan söylemeyeceğime inanmıştı her nasılsa.
En son bana sordu..
“Hayır yapmadı” desem, Armağan dayaktan kurtulacak mıydı bilemem.
Fakat “Hayır yapmadı” demediğim için yıllar boyu pişmanlık duydum.
Hayatımdaki sayılı ‘keşke’lerden biridir bu.
Bunları konuştuk Dürrüşehvar ile.
Kardeşi Aziz vefat etmiş genç yaşta.
Sonra sevdiklerimizi ziyaret ettik Zincirlikuyu Kabristanında.
Leyla teyze kızkardeşimi severdi..
Ben arkadaşlarım dışında, pek sevilen bir çocuk değildim.
Bir gün kızkardeşim yine ana-babamın ortalıkta olmaması nedeniyle zatürre oldu.
O zaman emir eri diye iğrenç bir kurum vardı askeriyede.
Bir asker verilirdi zabitin emrine.
Uşak gibi hizmet ederdi o aileye Mehmetçik.
Neyse ki kaldırıldı bu saçmalık 1951 yılında ve Demokrat Parti ile TSK’nin arasını açtı.
Bizim emir erimiz Ali abi’ydi. Sanırım hepsini adı Ali idi. Belki Aleviydiler. Ondan.
Tunceliliydi (O zaman Dersim diye bir ad yoktu kafamızda) Ali abi çok dindardı.
Elinde iğ dedikleri, yün eğirmek için ağaçtan yapılmış bir gereçle beyaz keçi yününü eğirir, yine ahşap bir tığ ile çorap örerdi.
Durmadan ona dini hikâyeler okurdum.
Hazreti Ali Hikâyeleri.
Okuduğum hikayelerden birisi aklıma çakılı kaldı: Hazreti Ali bir savaş esnasında düşmanını yere yıkar, öldürmek üzere. Bu sırada hasmı şak diye suratına tükürür. Bunun üzerine Hazreti Ali düşmanını öldürmekten cayar. .”Yürü git seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin” der. Hasmı şaşkın (Ali abimle biz de öyle) “Neden vazgeçtin beni öldürmekten?” diye sorar. Ali’nin cevabı şöyle:- “Ben seninle Allah adına savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce kinlendim, sana kızdım; eğer şimdi seni öldürüsem bunu öfkemden yapmış olurum. Yani seni Allah rızası için değil kendi nefsim için öldürmüş olacaktım.” Bunu duyan adam, bu soylu davranış karşısında imana gelir müslüman olur…
Ali abi, Hazreti Ali’nin, suratına tüküren bu adamı neden öldüremediğini anlamakta zorlandı, ben ise adamı en başta neden öldürmeye kalkıştığını anlamakta.
Şimdi de zaman zaman düşünürüm.
Allah rızası için neden adam öldürülür.
Suratına tükürdüğü için öldürse,onu bile anlamak belki daha kolay olur.
İşte emir erimiz Ali abi, tığ ile çorap örmediği bir günde bizi karda yürüyüşe çıkardı.
Yere yatıp kollarımızı aşağı yukarı hareket ettirdik, vücudumuzun izi kalsın diye (Tuhaftır Amerika’da da çocukların snow angel olalım hadi diyerek aynı şeyi yaptığını gördüm)
Eve döndüğümüzde kardeşimin ateşi yükseldi.
Daha sonra doktora götürdüler ve o zaman her ateşi çıkana verildiği gibi penisilin verdi doktor. Leyla teyze iğne yapmaya eve geldi.
Kardeşim çok korkardı iğneden.
Canı hâlâ çok tatlıdır.
Avaz avaz bağırmaya başladı : “Ablacım, ablacım n’olursun bana iğne yaptırma” diye..
Ben Kerberos[2] kesildim..
Leyla teyze’nin, kardeşime iğne yapabilmek için ölümü çiğneyip geçmesi lazımdı.
Aklımca koruyordum onu.
Leyla teyze’ye meydan okumak ne demek!!!!
Geldi evin, daha doğrusu tek odanın tek penceresinin camını kırdı.
Ben küçücük ellerimle kırılan camda açılan deliği kapatarak, onu pencerenin mandalını açmasını önlemeye çalışıyorum, o da beni caydırmak için ellerime batırıyor enjeksiyonun ucunu.
Halbuki bana durumu izah edebilir.
Kardeşimin zatürre geçirdiğini, ilaç verilmezse hayatının tehlikeye gireceğini vesaire.
Yok ama, ben kim oluyorum da izahat alıyorum..
Ben yenildim.
İğne yapıldı.
Ama direnmiştim ya…
Önemli olan yenilmemek değil, teslim olmamak.
Bunu da yazdım kara kaplı deftere.
[1] Herşeye rağmen dönüyor işte!
[2] Yunan (Kerberos) ve Roma mitolojisinde (Cerverus) Styx nehrini geçen ruhların yeraltı dünyasından kaçmasını önlemek için bekleyen yedi başlı ejderha.. .


