İzmir Kız Lisesi bence İzmir’in en güzel yapılarından biridir.
Okul binası 1911 yılında İzmir Valisi Rahmi Bey tarafından İttihat ve Terakki Mektebi olarak yaptırılmış, daha sonra erkek muallim mektebi olarak kullanılmıştır. 1922’ye kadar “İzmir Kız Sultanisi” olarak bilinen okul İzmir Kız Lisesi adını 1923’te almış.
Annem de orta okulu bu binada okumuştu.
Ben okula daha başlamadan önce, ona uzaktan baktıkça ne hayaller kurmaya başlamıştım.
Burası benim köşkümmüş.
Ve ben tek başıma ‘sevgili’yi bekliyormuşum.
Beni seven, benimse pek ama pek çok sevdiğim vefasızımı.
Hayal gücümün çok hareketli olması çok faydalı olmuştu bu babadan anadan ayrı kırık dökük çocukluk günlerimde.
Ne zaman beni mutsuz eden bir olay olsa sığınacak bir mekandı hayal alemi.
Hep vardı bir sevgili. Beklediğim.
Kimbilir kimlerle gönlünü eğleyen.
Belki babamın bizi terkedişiyle tetiklenen bir mariz senaryoydu bu.
Kısaca İKL dediğimiz okul binasıyla, yeni yaşam mekanımız olan Urgancı Apartmanı arasından Mithat Paşa Caddesi geçerdi.
Pırıl pırıl parlayan taşlarla döşeli o zamanlar İzmir’in birçok sokağında görülen arnavut kaldırımıydı cadde.
Bu caddeye benzer bir caddeyi Nürnberg’de gördüm. Tertemiz tutulabilen bir cadde bu her nasılsa. Taşlar güneşte füme parlar.
Üzerinde tramvay rayları…
Tramvay bizim için yeniydi.
Ankara’dan gelmiştik.
Kızılay ve Ulus, Gençlik Parkı hariç tozlu, kıraç bir kentti Ankara o zaman.
Oysa İzmir büyülerin kentiydi.
Tramvayın çanı bile başka bir diyara aitti.
Bilmediğim, ama içine kabul edildiğim için çok gururlandığım bir masal kente.
Körfez, Karşıyaka, Sarı Kışla, Saat Kulesi, Hükümet Binası, cumbalı evler, köşkler, yalılar, deniz banyoları, İnciraltı plajı, Bornova, Bayraklı. Üstelik daha Kadifekale’yi görmemiştim bile. Aman Tanrım bu ne güzel bir yer böyle.


Kendisine nine dememizi tartışılmaz bir otoriteyle söyleyen kadına, ‘Nine ne demek’ diye sorabildim. O da ‘Anne demek’ dedi. Anadolu’da öyleymiş. Anadolu’da öyle olsa da kimseye anne demek istemiyordu canım.
Yedi yaşındaydım ve ömrümde ilk kez gördüğüm bir kadındı Mürşide Hanım.
Nerden annem oluyordu ki.
Sanki ona nine (Anadoluca anne) der demez, zaten ortalarda görünmeyen annemi bir daha görme ihtimalim buharlaşıp atmosfere karışacaktı.
Babamı görme ihtimalim karışmıştı zaten.
Babam hayellerimde beni başka kadınlar için terkeden vefasız sevgiliydi..
Böyleyken, nineme nine demeye başladık. Kendisine hayır denmemesi şayan-ı tavsiye bir insandı.
Komşu çocuklarının da bir kısmı ‘cicianne’ kimisi ‘büyükanne’ diyordu ona..
‘Yaya’ diyen bir kız da vardı. Sanırım Rum asıllıydı.
Hiç değilse bir tek bizim (kardeşimle benim) ninemizdi.
Ninemin, bir de dede dememiz gereken kocası vardı.
O ana kadar hayatımda hiç görmediğim bir insan tipiydi. Sanırım 50’lerindeydi ikisi de.
Bana o zaman ne kadar yaşlı görünüyorlardı.
Belki biz de şimdi çocuklara öyle görünüyoruz.
Hüseyin Bey diye hitabedilen bu adamın beyaza çalan çok açık mavi gözleri genelde alkoliklerde görülen hafif bir kızmızılıkla hareliydi.
İstihza doluydu bu beyaza çalan mavi gözler.
Müztehzi insanlara hep tepkiliyim nedense.
Kendimi de istihzayla ne zaman yakalasam cezalandırırım.
Uzun boyluydu Hüseyin Bey. Nedendir bilmem kimilerine efendi, kimilerine bey denir Türkiye’de. Örneğin kapıcılar Kazım Efendi, Yahya Efendidir de sekizinci katta oturan maliye müfettişi Muzaffer Bey’dir.
Hüseyin Bey’in en tuhaf özelliği, üzerinde tek tel saç olmayan, hasır fötr şapkalı başıydı.
Bize ‘akşama deden gelecek git kapıda bekle’ dediler.
Merdivenleri hırıl hırıl soluyarak çıkan o hasır fötr şapkalı, sulanmış uçuk mavi gözlü adamın beklenen ‘dedemiz’ olabileceğini anlamıştım hemencik nasılsa.
Yanında yürüyerek ‘evimize’ doğru yol almaya başladım.
Artık evimizdi bu iki göz odalı minik mutfaklı mekan.
Ön oda, arka oda ve mutfak (banyo/tuvalet) kompartmanları olan bir tren vagonu gibiydi. Odalardan birinde yatıyorduk, ötekinde oturuyorduk.
Misafir gelince de ön odaya alınıyordu.
Tertemizdi ev.
Cilasız, renksiz tahta döşemeler hep pırıl pırıldı. Camlar da öyle.
Geceleri yatak odasına dönüşen arka odada ‘dede’ nin bazen etejer bazen konsol dedikleri bir dolabı vardı. Kendi elişi. Oval bir ayna, çekmeceler, yanlarda küçük raflar. İşten gelir gelmez, etejerin önündeki çekme masaya bir sofra kuruluyordu ‘dede’ için. Önce meze denilen yiyecekler. Sonra karafaki ve rakı denilen garip kokulu bir sıvı. İçine buz atılınca duman gibi bir beyazlık sarıyordu aslında su gibi berrak olan bu sıvının bulunduğu bardağı. Odada bir de başucu ve ayakucu demirlerinde pirinç topuzlar olan, çivit mavisine boyalı bir demir karyola vardı.
O kadar kısa zamanda o kadar çok şey yaşamıştım ki gerçekliğin nerde bitip hayal aleminin nerde başladığından emin değildim.
Hani ameliyat olurken narkoz verilir ya.
İlaç vücuda yayıldıkça yavaş yavaş dünya tülsü bir görünüme dönüşür..
Sesler uğuldayarak uzaklaşır sizden.
Öyle bir şeydi yaşananlar.
Gerçek olan bir şey vardı fakat. Kız kardeşim yanımdaydı.
Onu korumak, (kimden ve neden bilinmez) kayırmak gibi boyumdan büyük bir misyon yüklenmişti omuzlarıma, ana-babamızın bizi terketmesiyle.
Geriye baktığımda belki de bu misyonu fazla ciddiye aldığımı ve kardeşimin gelişip, büyümesi, kişiliğini oluşturması için gereken mekanı zaman zaman ihlal ettiğimi görüyorum. Biraz boğarcasına sevdim onu.
Sanki fotoğraflarda bile bunu görmek mümkün… Kardeşime sarılışım hep ölçüsüzdü sanırım. Sevmede ölçüyü bulamamanın getirdiği sorunlardan hiç arınamadı hayatım.
Urgancı Apartmanı’nın ishal olmuş çocuk kakası renginde boyalı cephesinin pencerelerinden birinden dirsekli bir soba borusu çıkıyordu.
Üzerinde bir külah. (Sanırım içine yağmur girmemesi için )
Linyit kömürünün yanması sonucu dirsekten akan ziftin koyu kahve lekesi dururdu duvarda. Cephenin orta yerindeki iki kanatlı paslanmış demir kapıdan girdiğim anda Alis’in Harikalar Diyarı’na giriverirdim.
48 hanelik bir köydü bu Urgancı Apartmanı.
Tam 48 aile. Ve bir yığın çocuk.
Burda oturanlar son derece ilginç kişilerdi.
Belki de yaşadığımız zaman ilginçti. Ya da benim hayalperest çocuk kafama herşey ilginç görünüyordu.
Bu tiplerden bazılarını anlatmak istiyorum.
Çoğunun birer lakabı vardı.
Kapıya en yakın dairede ‘Deli Nuriye’ Hanım yaşardı.
Akıl hastası olduğu hâlde iki oğlan doğurmuş (Nihat ve Cevat ağabeylerimiz) Nuriye teyze ve, her karşılaşmamızda bize nerden geldiği, ne idüğü belli olmayan iki velet değil de özel olarak hürmete şayan iki insanmışız gibi selam veren eşi Artin amcam (O zaman bu ismin gayrımüslim ismi olduğundan haberim yoktu) yaşardı.
Nuriye Hanım’a öylesine aşık olmuş ki Artin usta (Sanırım kuyumcuydu) deli meli dememiş evlenmiş ve karısını tek bir gün bile akıl hastanesinde yatırmamıştı.
Nuriye hanımı da akıl hastası olduğu için bir Ermeni’ye vermekte bir ‘mahzur’ görmemiş ailesi derlerdi. Sanki ıskarta mal. Sanki Ermeniyle evlenmek o kadar kötü bir şey. Bal gibi de ırkçı milletiz işte! Büyük İzmir yangınından ve tehcirden sonra İzmir’de yaşayan çok az sayıda Ermeniden biriydi Artin amca sanırım.
O zaman Ermeni filan lafı hiç geçmezdi.
Beki de Nuriye Hanım’a olan aşkı nedeniyle göçmemişti başka diyarlara.
Deli Nuriye işte bu kadar sevilmişti..
Nuriye Hanım kara kuru çok kemikli bir kadındı.
Kocaman güzel gözlerine bakınca insan ‘cami yıkılsa da mihrap yerinde’ sözünü düşünebilirdi.
Merdiven başında Hafız teyze. (Kuranı hıfzetmişliği o kadar bilinirdi ki kimse ismini öğrenmek zahmetine girmemişti). Hafız teyzenin, Nuran adında, uzun saçlı, akıllı, esprili terzi bir kızı vardı. O da Nuran aplamız. Sonra Nuran abla dört daire ilerdeki evin oğlu üsteğmen Süreyya abimizle evlendi. Düğününde beni ve kardeşimi gelinin nedimesi yaptılar ve bize de gelinlik giydirdiler. Düğün İzmir Ordu Evinde oldu ve bize Mevlana oynattılar.
Ben bu işten hiç memnun olmamıştım.
Herkesin dikkatini üzerimde hissetmek beni hep rahatsız etmişti.
Kendi nikahımda bile.
O durumlarda çekilen resimlerde yüzümün hep öyle limon yalamış gibi çıkması bundandır..

Saçlarımızı mahallenin erkek berberi -diş de çekiyordu- Muharrem amcanın eşi, kızgın demir maşayla lüle lüle yaptı. Dükkanın arkasındaki bir bölümde hanımların başını yapardı.
Lülelerin üzerine taç yerine Türkan ablanın kolyeleri, duvak ve gelin teli takıldı.
Kardeşimin incili tacı çok güzeldi.
Bana yine şıkıdım bir beyoğlu taşı kolye kalmıştı.
Türkan abla, yanına sokulmamızın sakıncalı olduğu iki erkekten biriyle evliydi.
Bunlar, Saffet Hanım’la, kanserden ölen kocası zabıt katibi Mustafa Bey’in Orhan, Burhan, Turhan (isimler hep kafiye tutardı. Bizimki de dahil) isimli üç oğlundan ikisiydi.
Burhan ve Turhan.
Orhan’ı yalnız bayramlarda tatillerde Ankara’dan, kanserli (o zaman kötü hastalıktı ismi) babasını ziyarete geldiği zamanlarda görürdük.
Burhan abi elektrikçi, abisi Turhan da terziydi.
Burhan’ın elektrikçi dükkanı (Şurgun elektrik malzemeleri) Kemeraltı’nın eski sokaklarında bir izbe dükkandı. Turhan’ın ise Tilkilik’deydi terzi dükkanı.
Burhan ile Turhan’ın yanına yaklaşmamızın yasaklanması, o zaman pek iyi anlayamadığım ama kulaklara fısıldaşılmasından oldukça kötü bir şey olduğunu tahmin ettiğim bir sebepleydi.
Bu iki genç adam -ki sanırım otuzlarındaydı- küçük kızlara elle sarkıntılık ederlerdi. O zamanlar bu tür şeyler aleni konuşulmazdı.
Fakat yaşıma göre kadınlığı biraz hızlı gelişen bir çocuk olduğumdan bunu hemen farkedivermiştim.
O yüzden Burhan abilerin evinin önünde geçerken onun kapı önünde olmamasına dikkat ederdim. Sanırım buna dikkat eden tek kız çocuğu da ben değildim…
Kendilerini bizim ninemiz-dedemiz ilan eden o iki yabancı herhalde Urgancı Apartmanının en renkli ve ilginç insanlarıydı. İzmir eşrafından Mısırlızade Hüseyin Bey ve eşi Mürşide Hanım. Peki o kadar eşraf idilerse ne arıyorlardı bu aile evinde. Onun da bir hikâyesi var.

Soyadlarındaki ‘zade’ Cumhuriyet’ten sonra ‘oğlu’ya çevrilmişti. Uşakizadeler’in Uşaklıgiller olması gibi. Hüseyin Mısırlıoğlu rantiye babası Halil Bey’in serveti sayesinde ‘idadi’yi bitirmiş, Fransızca ve Rumcayı fasih konuşan, anası Çerkes Fikriye Hanım gibi mavi gözlü idi.
Kırkına varmadan ölen alkolik Halil Bey, Mısır’dan göçmüş İzmir’e (fi tarihinde derlerdi anlatırken).
Mısırlı ismi ordan gelmeymiş. Hüseyin Bey bu servetle İzmir’de çok naneler yemiş.
Rum çevrelerinde çok popülermiş. ‘Mısırlıdır Mısırlı vay beyim Arabası Hasırlı’ diye bir de kanto bestelenmiş kendisi için.
Evet “hasırlı paytonuyla yine kendi adıyla anılan bugünkü Hatay Caddesinden (Mısırlı Sokağı) gidermiş tiyatrolara” diye anlatılırdı.
Bir çeşit masal gerçekliğinde okunup değerlendirilmeli.
Yine doğruluğunu kanıtlayamayacağım bir hikâyeye göre, o tiyatroların birinde Despina adında kantocu bir Rum kız vardır. (Karantinalı Despina derlerdi ama belki birden fazla Karantinalı Despina vardı bilemem.)
Kıza İzmir valisinin oğlu abayı yakmış. Hüseyin Bey ile Valinin oğlu arasında rekabet öyle çığrından çıkıyor ki, Hüseyin Bey Despina’yı kaçırır. Hem de hamamda yıkanırken.
Vali hazretleri zaten oğlunun gayrımüslim bir kantocuyla evlenmesine katiyyen razı olmazmış.
Valinin oğlunun bu olaydan sonra intihar ettiği de belki hikâyenin dramatik vurgusunu arttırmak için eklenmiş olabilir.
Hüseyin Bey’in nikâhlı helâli olur olmaz Despina, İhsan Hanım olur ve tabi Müslüman…
Hüseyin Beyin bir de Todora (herhalde Theodora) isimli bir Ermeni Hanımı vardır evde.
1910’lar olmalı.
Daha İzmir işgal edilmemiş.
Mürşide Hanım’ın, iki eşi bir de Kanarya Hanım ismindeki cariyesi olan bu boş gezenin boş kalfası, rantiye Hüseyin ‘ neden ve nasıl evlendiği de merak konusu bir konu.
Ninem Mürşide Hanım, aslında annemin eniştesi olan Hüseyin Dede’ye ‘ağabi’ diye hitab ederdi. Neden?
Kocasına ağabey diye hitab eder mi bir kadın?
Etmez elbette. Hikâye şöyle: Mürşide Hanım, çok muhafazakar olduğu için kendisini okula göndermeyen babası Hayvarzade Rıza Efendi ile çok fena takışır. Babası kızını evlatlıktan reddedecek noktaya gelir. Mürşide Hanım, ağabey dediği, babasının en yakın arkadaşı Hüseyin’e, yani Mısırlızadeler’in Güzelyalı’daki yalısına sığınır.
Ondan sonra ne olduğu çocukların duymaması gereken şeyler olmalı ki ‘dedikodu çıkar, Mürşide’nin altın adı bakıra döner’ diye acele imam çağrılır ve nikah kıyılır.



