
En büyük aşkım, yan komşumuz Kazım kaptan ile Bahriye Hanım’ın oğlu Yüzbaşı Hazım abiydi. Hazım abi geniş omuzlu, üniformalı ve çok şefkatliydi. O yaşlarda kızlar -erkekleri bilemem- aşkı, sevgiyi ve ait olma ihtiyacını birbirine karıştırıyor galiba. Ya da belki ben öyleydim. Hazım abi beni hırpalamaya çalışan (gıcıklık denen o şeyden yaptığım için belki de bilmeden) öteki haşarı çocuklardan kollar korurdu.
Bana şiir okutturur, alkışlar ve başka çocuklara örnek gösterirdi.
Belki de acıyordu bu akraba, yanına terkedilmiş anasız babasız iki utangaç kız çocuğuna. Kimbilir, belki de babamızın subay olmasının hatırına bize iyi davranıyordu.
Aslında galiba Hazım ağabey bütün çocukları seviyordu.
Ama ben onun bana gösterdiği ilginin özel olduğuna inandırmıştım kendimi.
Yüzmeyi bana Hazım abi öğretti. Hazım abi suya batmazdı öteki insanlar gibi çenesine kadar. Geniş omuzları hep suyun üzerinde kalırdı.
Onun geniş omuzlarına tutunarak sudan korkmamayı becerdim ve ömrümde ilk kez deniz görmeme rağmen yüzmeyi hemen öğrendim.
Deniz kaplumbağaları ve yunuslarla yan yana körfezde yüzdüğüm o yazın tadını hiç unutmuyorum.
Artık ‘ninemiz’in evinde yaşayacaktık.
Beni okula yazdırdılar.
Kırkmerdivenler’deki Duatepe İlkokulunun üçüncü sınıfına.
İlk iki sınıfı Ankara’da okumuştum.
Okula yazılmam heyecandan çok korkuyla kuşattı hayatımı.
Bu okulu acele bitirmeli, hızla büyümeliydim ki, Hazım ağabeyle evlenebileyim.
Çocuk aklım, ben evlenecek yaşa geldiğimde, Hazım abinin tontik bir ihtiyar olacağını hesaba katamıyordu.
Hazım ağabeyin şarka tayini çıktı.
Olsundu.
Hasretlik de güzeldi aşık olana.
Fakat annesi Bahriye Hanım ile, fizik öğretmeni ablası Nesime’nin ona kız bakmaya başladıklarını duyduğumda perişan oldum..
Acele büyümeliydim.
Çok acele.
Şiir yazmaya başladım.
Kahramanı, filinta gibi yakışıklı subaylar olan öyküler filan yazıyordum.
Kimseye göstermiyordum yazdıklarımı.
Sırrım ifşa olmamalıydı.
Hazım ağabeye kız bulundu.
Dünya tatlısı, incecik güzel mi güzel bir kızdı Gülnihal.
Nişan törenine Hazım abi katılamadı.
Birliğinden ayrılmasına izin vermemişlerdi.
Nişanda gelin adayının yanına Hazım yüzbaşının bir fotoğrafını koydular.
Yüzüğü kıza taktılar, onun yüzüğünü de kırmızı bir kurdeleye takıp fotoğrafın demir çerçevesine bağladılar.
Beklenenin tersine o kızı hiç kıskanmadım.
Hatta hemencik sevdim onu da.
O da beni.
Çehiz alışverişi yapılırken sık sık Hisarönü’ne gittim birlikte.
Şimdi Hazım abi, Gülnihal abla ve ben üçlü bir aşk çemberi oluşturmuştuk.
Fena değildi hayat.
Ninemin dairesi Urgancı apartmanının üst katındaydı.
Yanındaki dairede Gülsüm Hanım oğlu Nurkut ve kızı Tülay ile beraber yaşıyordu. Gülsüm hanım duldu.
Kocası ölünce, onun yerine Merkez Bankası’na hademe olarak işe girmiş, iki çocuğunu büyütmeye çalışıyordu.
Macır diyorlardı onun için.
Kötü birşey olmalıydı bu.
Ayrıca Gülsüm Hanımın ‘hafif kadın’ olduğu yolunda imalar yapılıyordu.
Bunun aslında Osmanlıca göçmen anlamına gelen ‘muhacir’ kelimesinin deformasyonu olduğunu çok sonra kavradım.
Gülsüm teyzenin genç yaşta eşini kaybeden her kadının yapacağı gibi zaman zaman başka erkeklerle ilişki kurduğunu da.
Aslında onun yaptığını yapmak için can atan fakat yüreksizliğinden, mahalle baskısını göğüsleyemediğinden bunu yapamayan kadınlardı en çok kınayan.
Kızı Tülay benim iyi arkadaşım oldu.
Yaşça benden büyük olması bana ablaca davranmasını, dip komşu olmamızın da ninemden izinsiz onlara gidip gelmemi sağladığı için hayatımdan memnundum.
Birlikte bir ‘artiz defteri’ yaptık. Hayat Mecmuası’ndan, Yelpaze’den kestiğimiz çoğu Amerikalı sinema oyuncularının fotoğraflarını yapıştırmaya başladık içine.
Ben ilk Elizabeth Taylor, Audrey Hepburn ile Gregory Peck’i getirdim ortak artiz defterimize.
O sarışınları seviyordu ve Janet Leigh’i koydu.
Ben de Tony Curtis’i ekledim aynı sayfaya. Ne de olsa karı-kocaydılar.
Rüzgar Gibi Geçti filminin oyuncuları Vivien Leigh ve Clark Gable konusunda anlaşamıyorduk. Tülay o filmden bişey anlamadığını, bu nedenle de o oyuncuları sevmediğini söyledi.
Ben de ‘Peki madem, İhtiras Tramvayı (Streetcar Named Desire) filminin artislerini koyalım’ diye uzlaşır gibi yaptım. Kabul etti.
Marlon Brando fotosu avına çıktık ikimiz de.
Vivien’in fotoğrafını zaten bulmuştuk.
Benim asıl amacımda Vivien’i koymaktı deftere.
1951’de Elia Kazan’ın yaptığı bu film bugün hâlâ en sevdiğim filmler arasındadır.
O zaman Elia Kazan’ın İstanbul doğumlu bir Rum olduğundan haberim yoktu tabii.
Bu sinema merakı hiç yakamı bırakmadı.
Hatta, bugünkü sinema manyaklığı aşamasına taşıdı beni.
Yeni filmleri zor beğeniyorum bu nedenle durup durup aynı filmleri seyrediyorum hâlâ.
Ebedi bir Şarlo aşığı olduğumu beni tanıyan hemen herkes bilir.
Yazın Karataş’taki Deniz Sinemasına, kışın da Köşk bazen de o muhteşem Elhamra Sinemasına giderdik. Elhamra sineması bugün Devlet Opera ve Balesi olmuş. Yanında yine Milli Kütüphane. O sinemaya girdiğim andan itibaren kendimi çok önemli, saygın hissederdim. Fuayedeki koyu vişneçürüğü kadife koltuklar, duvarı bir uçtan bir uca kaplayan avrupai yağlı boya tablolar, kristal avizelerden dökülen zarif ışık, hışırtılarla usulca açılan bordo renkli ipek kadife perde sanki bütün bunları birileri Hale mutlu olsun diye hazırlamıştı.
Bundan hiç kuşkum yoktu.
Yok, bir sihirbaz çıkarmıştı uzun siyah şapkasından.
Ne sihirdir ne keramet, ne de şapkada marifet.
Bu İzmir neden bu kadar güzel olur hey allahım hey.
Elhamra’da seyredip tadına doyamadığım iki filmden birisi ‘Quo Vadis‘ti diğeri de daha sonraları seyrettiğim ‘Ben-Hur’. O zaman ben onu ben hür’üm gibi bir şey sanmıştım.
Robert Taylor ve Deborah Kerr fotoları acele Hayat mecmuasından kesilip ortak artiz defterine yerleşti.
Zavallı Charlton Heston o şerefe asla nail olamadı.
Yazlık sinemaya genellikle siyah beyaz filmler gelirdi.
Bol miktarda Türk filmleri ve Hint filimleri. Raj Kapor ve Nergis filmleri bizim mahallenin büyüklerinin favorileriydi, fakat çocukların değil.
Hint filmlerinden çıkarken iç çeke çeke ağlayarak ‘Aman film pek güzeldi. Ağlaya ağlaya gözlerim çıktı’ diyen komşu teyzeler ellerindeki kocaman mendillere silerdi burunlarını.




