Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XIII-: bırak çabuk o parayı!

onlar artık burada oturmuyor -XIII-: bırak çabuk o parayı!

40
0
040-1ymem-koray_hale-orada_I3-_vadim_o_kadar_yesildi_ki_-_Howgreenwasmyvalley

Asansör’e doğru bir de Kapri sineması vardı.

Kırk yılda bir oraya ‘çok iyi bir film’ geldiği söylenirdi.

Mutlaka görülmesi gereken.

Bir yaz gecesi ahval buydu ki ninem bizi önüne katıp komşular ve onların çocuklarıyla beraber yola düştü.

Filmin ismi ‘Vâdim O Kadar Yeşildi ki’… Eski bir filmdi bu.  (Gerçekten de ben doğmadan önce yapılmış) Ninem kitabını okumuş. Gitmeliydik. Asansör’e gelmeden bir ara sokaktan geçiyorduk.  Dolunay vardı. Ayışığında yerde  beş liralık bir banknot.  Ninem kaygısız bir ses takınıp. ‘Yavrum, bak çantamdan para düşürdüm. Alıver şunu’ dedi.

İnanmaz inanmaz baktım.

 

Ninem para düşürecek!

Buldun!

Yine de parayı almak için eğildim. İtiraz ne mümkün!

Ama para uzaklaştı.

Hay allah,  kızacak şimdi büyük hanım.

‘Ne beceriksiz şeysin sen ayol’ diyecek. Herkeşler duyacak. Rezil olacağım.

Hırsla koştum banknotun peşisıra fakat para yine yürüdü gitti. Kahrolasıcaya bak!

Rüzgar da yok ki.

İzmir’de yaz geceleri, genelde imbat denen hafif bir esintiyle gelir.

Ama bu gece yaprak kıpırdamıyor.

Yaprak kıpırdamadığı bu yaz gecesinde bu yeşil kâğıt beş lira neden kaçıp uçuyor önümsıra.

Artık iyice kafaya koymuştum, elimden uçamaz ve kaçamazdı.

Hızlandım ve birden sanki kaçan bir hayvan yavrusunu yakalamış daha büyücek bir avcı hayvanın zafer çığlığıyla yakaladım parayı.

Yakalar yakalamaz gaipten bir ses:  ‘Bırak çabuk o parayı’ diye bağırdı.

Ne olduğunu, parayı neden bırakmam gerektiğini, sesin sahibinin kimliğini filan düşünmeden, ısrarcı hatta inatçı bir haykırış çıktı ağzımdan : ‘Bırakmıycam işte. Bırakmıyorum!’

Sokağın ucundan gençten bir iki çocuk çıktı.

Gülmekten katılıyorlar.

Parayı bir ipliğe bağlamışlar, insanları kandırmak için.

Dalgalarına bakıyorlar. Ben  ise kahrolmakla meşgulüm.

Herkes güldü – ninem de dahil- ve ben çok ama çok kahroldum.

Haksızlıktı bu. Hem de ne kadar!

Ağlamadım. Sustum, Somurttum.

Filmi de beğenmedim.


Güzel olsaydı da beğenmeyecektim.

O gece  incinen gururumdan başka birşey ilgilendirmiyordu beni.

Ama sabaha unuttum gitti.

Ninem ölünceye  kadar geçen o sihirli zamanda ne güzel şeyler oldu. Bütün bu arkadaşlı, neşeli, heyecanlı, ilginç günleri yaşarken kalbimin bir köşesi hep terkedilmişlik, istenmemişlik, özlem acısıyla kapkaranlık dururdu.

Anne ve babamı affedinceye kadar da bu karanlığa değmedi ışık.


Yaz gecelerinin güzel bir  eğlencesi de, Urgancı Apartmanının denize bakan avlusunda-ki oraya hep deniz derdik kısaca- ailelerin toplanıp sohbet etmesi, bir kenarda gençlerin mandolin çalıp şarkı söylemeleriydi.

Elektrikçi Burhan abi -hani şu küçük kızları sıkıştırmayı seven sakıncalı piyade- apartmanımıza ilk pikabı getirendi.

Onların dairesi denize bakardı.

Pencerelerinden, Dario Moreno’nun ‘Mehtap ve deniz sordular seni, neredesin’, Şecaatin Tanyerli’nin ‘Papatya gibisin beyaz ve ince’ tangosu,  bazen de  Hamiyet Yüceses’in ‘Her yer karanlık’, Safiye Ayla’nın, ‘Çile bülbülüm çile’ şarkıları dökülürdü  karanlık gecenin lacivert sularına.  ‘Katina’mın elindedir makası aman dikemez ah dikemez’ kantosunu da çalarlardı. Sonradan bu ‘milliyetçiliğimizin’ bir nişanesi olarak ‘Cemile’min elinde makine ah dikemez’ olarak değiştirildi ne yazık ki…

İzmir’de bir de hatırı sayılır bir Ladino kültürü vardı o zamanlar. 2000 yılında, Matilda’nın Evi başlığıyla yazdığım nostaljik bir yazımda bu kültürle ilişkimi anlatmıştım.

Elden geçirilmiş hâliyle:

//MATİLDA’NIN EVİ – Hale Koray  (1945 – hâlâ sürünüyor )

Çocukluğumun İzmir’inden arta kalan birkaç cumbalı ev son nefesini vermek üzere. Yoksul Yahudilerin mekanı olan Karataş’ta, Yanık Kilise sokağında tanıdık üç ev var. Yanık Kilise’nin arsasına sığamayan koskoca bir cami yapılmış. O kilise o yanık, dökük hâliyle bile bu camiden daha uymuştu manzaraya oysa. O üç evden birisi Matilda’nın eviydi. Bu gün harabe hâlindeki bu evin içi pek güzeldi bir zamanlar. Matilda’nın uzun dalgalı kızıl saçları, çilli yanakları vardı. ‘G’ leri ‘Y’ olarak telaffuz ederdi, Ladino konuşan bütün İzmir’li Sefardik Yahudiler gibi. ‘Geldim’ yerine ‘Yeldim’. Ladino, 1492’de Kastilya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınan İberik yahudilerinin konuştuğu bugün hemen hemen yok olmak üzere olan, İbraniceyle İspanyolca (ve hatta biraz da Arapça karışık) bir melez dildir. İlkokul dördüncü sınıftaydık. Ben oyun yazar, sahneye koyardım. Oyunlarımda prenses rolü, o güzelim alev rengi saçlar yoluna hep Matilda’nındı.

Matilda ve kardeşi Hayim evlerinin kapısından çıkarken kapı pervazında belirlenmiş bir yeri öperlerdi. Unutup çıkacak olsalar anneleri Madam Mazalto usul fakat erkli bir sesle geri çağırırdı çocuklarını, onlar da alelacele öperlerdi o yeri sokağa fırlarken. Hep sormak isterdim o yerin neden ille de öpülmeli olduğunu, utanırdım. Matilda’nın evinin eski İzmir Rum evlerine özgü demir parmaklıklı kapısından bakarak içeriyi görmeye çalışıyorum. Tavandan kirişler sarkıyor, döşeme tahtaları çökmüş, terkedilmişlik duvarlarda onulmaz yaralar açmış. Kanı canı çekilmiş bir ev. O ipeksi yağlıboya duvarları (ki rengini bile hatırlıyorum yarım yüzyıl sonra, uçuk filizî), gümüş şamdanları, yaldızlı kornişleri kafamda görüntüleyebilmek için düşgücümü zorluyorum. Bu viran girişin -hayat derler İzmirliler- gençlik günlerini anımsamaya çalışıyorum. Ben de varım orda. Örgülü saçlarımda kolalı tafta kurdeleler, Matilda’yı bekliyorum. Okula gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bu gün Yanık Kilise yokuşundan değil, Kırkmerdivenler’den çıkacağız okula.

Okul bugün hâlâ yerli yerinde.

Aradan sayısını hatırlamak istemediğim yıllar geçmiş.

Yokuşun ayağında Hoşgör Hamamı…

Kapısında kocaman ela gözlü anaç bir kadın karşılıyor beni.

“Turistler var da” diyor. “ Yarım saatte çıkarlar”

“Ben de turistim” diyorum. “Beklemesem olmaz mı?”

“Turistler erkek ama” diyor.

“Tamam, o zaman, beklerim”.

Hamamın bodrumuna yöneltiyor beni anaç taze. Ürkek yürüyorum. Gözlerimin karanlığa alışmasına vakit kalmadan küçük bir odada buluyorum kendimi. İçerde tesettürlü dört kadın, beş şişle yün çorap örüyor ikisi. Gülüşüyorlar kaygısızca. “Gel, gel abacım” diye buyur ediyorlar. Dostça tavırlarında eriyip gidiyor ürkekliğim.

“Yorgun musun?“ diyor biri.

“Evet. Çok”

“Seni güzel bir yuğar, uvar dinlendiririz”. Belli ki başka başka yorgunluklardan söz ediyoruz.

“Bu hamama ilk gelişin mi apla” diye soruyor biri.

“Kırk yıldır ilk”

“Kaç yaşındasin ki apla yaa” Söylüyorum.

Maşallahlar uçuyor havada… Hiçmihiç göstermiyorsunlar…

Dıştan bakanlar söyler hep bunu.

“Ben Kırkmerdivenler’e çıkıp, sonra gelmek istiyorum. Ama bilmem çok mu zorlanırım”.

Kırkmerdivenler de neresiymiş gibi bakıyorlar. Demek artık Kırkmerdivenler denmiyor. Zaten kırk değildi merdivenler, doksan sekizdi. Daha doğrusu her sayışımda başka bir sayıdaydı.

“Yandaki merdivenler” diye açıklama gereğini duyuyorum utanıp sıkılarak. Nedense hep suçlu, ezikim. Belki Karataş’ı bırakıp gittiğimden, evler harabeye dönerken yanlarında bulunmadığım, seyrederek hüzünlenemediğimden. Belki orda yaşayanlardan şimdi daha tuzukuru olduğumdan. Belki Amerika’yı yurt edinişimden, boynumu kırıp Izmir’den gidişimden.

“O merdivenleri çıkıp n’apacan ki?” diye soruyor tesettürlülerin konuşkanı.

“Orada bir okul vardı” diyorum. “Duatepe ilkokulu.”

“Hâlâ orda” diyor.

Bir seviniyorum, bir seviniyorum.

Sanki tutunacak bir dal bulmuşum düşerken boşluğa. Merdivenlere seyirtiyorum. Sıra arkadaşlarımdan birisi Eriş’lerin (diğeri İbo adında çok yaramaz bir oğlandı) evi hâlâ duruyor. Okulun iki binasının arasından 335 sokak geçiyor. Binalardan biri Cumhuriyet Eğitim Müzesi olmuş. Çok eski bir taş binadır o. 335 sokakta beş oğlan çocuğu futbol oynuyor. Sabırla bir çeşit saygıyla bekliyorum geçmek için. Oğlanlardan birisi çok afili. Lider tip.

“Stop dedik lem stop, teyze geçsin”

Teyze, filan demeye başladı bana bu keratalar, diye gülümsüyorum. Yakında nene derler artık.

Afili olana soruyorum “Adın ne?”

“Memet”

“Seninki?”

Afili cevaplıyor onun yerine : “Onunki de Memet”.

Üçüncüye dönüyorum. “Senin ismin de Memet mi?”

Kıkırdıyor. “Yok, ben Uğur”.

Dördüncü hepsinden uzun boylu, kumral dalgalı saçları var “Senin??”

“Benim Suat”.

“Hepiniz bu okula mı gidiyorsunuz?”.

Memetler ve Uğur ‘evet’ diyor.

Suat büyük bir kasıntılılıkla,  “Yok yaa” diyor. “Ben Karataş Orta öğrenime gidiyorum”

‘Bu çoluk çocuğun arasında ne işim var benim’ mi demek istiyor, yoksa ‘bu kıtıpiyoz okulu ben ne yapayım’ mı?.

“Ben de bu okulda okudum” diyorum.

Afili : “Herhalde çoook zaman önceydi” diyerek hınzır hınzır topu yere vuruyor.

“Evet öyle”.

Okula giriyorum. Eski bir Ermeni klisesinden bozmadır okul. Bahçe duvarını kaplayan taş tabletler üzerindeki Ermenice yazıları arıyorum. Sıvayla örtmüşler. Ne kadar merak ederdim ne dediklerini o yazıların. Sınıfların pencerelerinden içeri bakıyorum.

Bugün Pazar. Kimsecikler yok. Belki de ondan bu cüretim. Sınıf duvarlarında kâğıt bayraklar, kuş, balık, çicek, böcek resimleri, sıralar, artık kara olmayan karatahta.

Küçülmüş, tebeşirsiz.

Yanında keçekalem.

Sonra Atatürk büstünün yeraldığı merdiven sahanlığına çıkıyorum.

Mezuniyet günümde şiir okuduğum yerde duruyorum. O gün annemin ekose eteğini giydirmişti büyükannem. Beli bol geldigi için, çengelli iğneyle tutturmuştu içerden.

Şiiri okurken hep aklım o bol gelen beldeydi.

Okudugum şiiri hatırlamıyorum.

Yüksek sesle şiir okumasını da sevmem zaten.

Okunmasını da. Yapmacık gelir.

Müdürümüz Münir Bey cümle aksiliği, suratsızlığıyla yanıbaşımda.

Eliyle durmadan başıma vuruyor ‘aferim’ anlamında. Anneler gününde yazdığım ‘tahrir’ ödeviyle ilkokullar Turkiye birinciliğini kazanmam bile Münir beyi sevecenleştirmiyor bana karşı. Yazımı radyoda okumak üzere radyo evine çağrılmam, Gazeteciler Derneği’nin ödülünü almam filan da. Yazımdaki ünlem işaretini çok uzun buluyor ve cep çakısını çıkartıp, üst ucunu kazıyor. Sonra da gerileyip ‘Hah şimdi oldu!’ bakışıyla bakıyor. Nedense bu beni pek incitiyor. Allam!!! Biz okulun namını yaymışız yedi iklim dört bucağa, adama ünlemimizin boyunu beğenmiyor.. Bu, başkalarının fark bile etmeyeceği şeylere incinme huyum hâlâ peşimdedir. Pir Sultan’a fırlatılan gül misali.

Köşede Bilge’lerin iki katlı kargir evi.

Bilge okulun en güzel, en popüler kızı.

Herşeyin iyisi onda.  Güzellik, akıl, pırıl pırıl saçlar. İnci gibi bir el yazısı.

Hani derler ya ‘övmüş de yaratmış’ her kimse o işe bakan.

Okul birincisi Bilge. Anasının biriciği.

Okulun son günü fotografını imzalıyor herkese, bana da ‘Sınıfımızın küçük yazarına sevgiyle…’

Küçüklüğümün başıma kakılmasına içerlesem de çok seviniyorum. (O resim hâlâ bir yerlerdedir ve arıyorum).

Evleri çok eskimiş, yıpranmış.

Kapının önünde gözlükleri kalın mercekli bir ninecik oturmuş sakince bakıyor gelene gidene.

“Burada Bilge diye bir kız otururdu eskiden, tanıyor musunuz acaba?.

“Biz kiracıyız” diyor. “Ankara’dan geldik”.

Bilge’yi en son üniversite öğrencisiyken Kemeraltı’nda görmüştüm. Danimarka’da okumuş burslu olarak. Sonra Hukuka girmiş. Terketmiş. Güzel yüzü biraz solmuş, gözlerdeki kıvılcım kararmış. Bilge, Şehir Tiyatrosunda Polyanna’yı oynamıştı. Bütün okulu götürdülerdi temsile. Seyrettik. Ağlayarak.

Artık Polyannalığından eser kalmamış. Pelerini yorgun argın örtüyor çelimsiz omuzlarını. Arkasından bakıyorum ırak bir kederle.

Nedense hep onun herkesten başarılı olacağını düşünürdüm o zamanlar.

***

(Bu satırları  yeniden okurken Bilge Göksel’i buldum facebook aracılığyla). Evet  başarılı olmuş. Mimar ve ünlü bir ressam olmuş. Çok sevindim.)

Kırkmerdivenler’den iniyorum.

Anaç hamamcı buyur ediyor.

Herkes beni rahat ettirmek için cansiperane koşuşturuyor. Arkamdan tasımı (bir zamanlar bakırdı, şimdi alüminyum) havlumu, sabunluğumu getiriyorlar.

Hamamın kapısını bulamıyorum. Gösteriyorlar..

Bana biraz acımayla bakıyorlar, şaşkınlığımdan ötürü. Ya da bana öyle geliyor.

Mermerler sarı-siyah alacalı. Göbek taşı sımsıcak. Yerler de sıcak. Köşedeki kurnaya bakıyorum. Büyükkanne, kardeşim ve ben. Büyükanne hacışakir yeşil sabunla kafama vura vura uzun inatçı saçlarımı yıkıyor.

Gözlerimi sımsıkı kapatıyorum, sabun kaçmasın, gözlerim yanmasın ama asıl kendimi bir başka yerde düşleyebileyim diye.

Çok çok uzakta bir yerde.

Kıtalar ötesi, denizler aşırı, dağlar ardı bir yerde.

O kadar sıkıyorum ki gözlerimi, yeşiller morlar uçuşmaya başlıyor önümde.

Sular üzerimden yuvarlanıyor tane tane.

Natır geliyor : “Gabardın mı caanıım?”

“Gabardım” diyorum, tam olarak neden sözettiğimizi bilmeden.

Beni evire çevire yıkıyor, yorgan yüzüymüşüm gibi..

“Memleket nere?”

“Sivas”

“Alevi misin?“ “Nüç. Sivaslılar hep Alevi değil ki?” diye tepki veriyor. Utanıyorum.

Sana ne elalemin tarikatından diye azarlıyorum kendimi.

Hamamdan çıkıp, Kız Lisesi’ne doğru yürüyorum.

Erkek öğrenci de almasına karşın ismi hâlâ Kız Lisesi.

Yamaçlarda hâlâ süsenler açıyor.

Yandaki park askeriyeye geçmiş, tellerle örülmüş, insana küsmüş.

Elele yürüyen aşıklardan eser yok.

Otobüse biniyorum. Kent Kartı’m yok. Biri bilet veriyor. Kutuya at diyor atıyorum.

İzmirlilerin tamamı beni kanatları altına almış sanki.

Sudan çıkmış balık hâlim acıklı olmalı.

Saksısı yerinden oynatılan sardunya gibi sarsak bir görünüşteyim.

Otobüste akşamki Gençler Birliği – Galatasaray maçından söz ediliyor.

Dört gol yemesine karşın, aslında Mondragon’un iyi kaleci olduğunu öğreniyorum konuşmalardan.

Dün Bayraklı sırtlarında Mardinlilerin evinde iftardaydık.

İçli köfte de dahil bir yığın yemekle donanmış bir sofrada politika yaptık. AKP’yi, DEHAP’ı bir de Galatasaray’ı konuşuyoruz.

Duvarda, Allah’ın doksan dokuz ismini taşıyan bir pano var.

Evde dört aylık bir bebek, ismi Ümit. Anası Mizgin. Kürtçede müjde demek.

17 yaşında evlenmiş. Büyük oğlu Kadir 7 yaşında. ”Galatasaray için canımı veririm” diyor.

Sonradan öğreniyorum Öcalan’ın takımıymış.

Kayınbirader Enver Ramazan’dan sonra balık lokantası açıyor İnciraltı’nda ve Amerika’yı çok merak ediyor.

İki aydır İzmir”deyim.

Hastane koridorları arşınlamakla biter gibi görünmüyor.

Validenin kemoterapisini örgütlemeye çalışıyorum.

Birilerine telefon ediyorum. Cevap yok. Tatilde herkes. Mesaj bırakıyorum. Görüşemezsek kızmayın ne olur…

Kadifekale’yi, Agora’yı da ziyaret edemedim bu defa.

İzmir’e gelmemiş sayın bu kez beni. İzmir’e Kuvva-i Milliyenin süvarileri gibi gelinmeli. Küheylan yürek dolu dizgin.

Hastane dönüşü Hisarönü’nde de, Kızlarağası Hanı’nda, dibek kahvesi içiyoruz.

Ertesi günü Yamanlar’a çıkıyoruz. Köy Enstitülerinden mezun, Malatya’lı Şemsi Bey’in ilköğretim müdürü oğlu kamp ateşi yakmış. Beyaz muratının teypinde Mahzuni çalıyor. “…… bir akılsız baştan gayrı nem kaldııı..nem kaldııı.. nem kaldııı…

Yarın Okyanus aşılacak. Yorgunum çok.

2002 İZMİR//