Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XIV: hele bi!

onlar artık burada oturmuyor -XIV: hele bi!

20
0
040-1ymem-koray_hale-onlar_14-lk_okul_bitti

Burhan abinin, Türkan abla diye çağırdığımız bir hanımı vardı.

Hani şu düğünde kardeşimle beni nedime yapmak için süsleyen püsleyen hanım.

Çok iyi kalpli biri olarak algılardık onu.

Hep gülümseyen, bize izzet ikram eden, sevgi dolu biri.

Anormal derecede uzun boylu, erkeksiydi Türkan abla.

Bir hormon dengesizliği vardı belki de.

Cazip bir kadın değildi kısaca.

Fakat dillere destan iyi huyluluğu bunu gözardı ettirirdi.

Yıllar geçtikçe aslında bu hanımın pek iyi bir insan olmadığını düşünmeye başladım.

Çünkü kocasının küçük kız çocuklarına düşkünlüğünü bilir -herkes bildiğine göre onun bilmemesi imkânsız- ve eve küçük kızlar davet ederdi hep.

Söylediğim gibi bizim o evin kapsından bile geçmemize izin yoktu, fakat mesela Merkez Bankasında hademe olan dul Gülsüm hanım’ın kızı Tülay’ı hemen her gün evine çağırırdı. Özellikle kocası evdeyken.

Ve nasılsa tam o sırada Türkan abla, ortak avulunun öteki ucundaki annesinden bir şey istemeye giderdi. Ya bir çay bardağı şeker, ya salataya sirke ya da bir fincan zeytinyağı.

O zaman pek anlamadığım bu karmaşık ilişki eşinin ‘cinsel dürtülerini’ tetiklemek için başvurduğu bir hile miydi?

Türkan abla geri döndüğünde, Tülay başı önde, suspus evden çıkar kendi evlerine dönerdi. Orda olup biteni hiç onaylamadığı hâlde apartman sakinleri bu konuda birşey yapmazdı. Tülay, su yolunda kırılacak su testisi gibiydi.

Ama hiç de öyle olmadı.

Yan sokakta oturan bir delikanlıya kaptırdı gönlünü. O da Tülay’a aşık oldu. Evlendiler. Kırmızı yanaklı badem gözlü arkadaşım güzel bir gelin olmuştu.

O gittikten sonra artiz defterini kaldırdım ortalardan.

İkimiz olmayınca zevkli değildi.

Tülay, ben ve Erkan adındaki terzi Şeref’in oğlu birlikte giderdik okula.

Annesi Mediha abla ev hanımı.

Tülay çocuk yaşta sevdiğine kaçıp gelin olduktan sonra ben Erkan ile gidip gelmeye başladım.

Erkan hain bir oğlandı.

Sıska, sinirli, sinsi ve hep kontrol etmeye meraklı bir muzur velet.

Benden yaşça epeyce ileriydi.

Mediha abla, ninemin en sevdiği komşusu, arkadaşı olduğu için okula onunla gitmem uygun görülmüştü.

 

040-1ymem-koray_hale-onlar_14-turkan_ablaX

Erkan yola çıkar çıkmaz kendi okul çantasını bana yükler ve arkadaşlarıyla itişe kakışa yürürdü.

Yani okula onunla gitmemin benim selametim açısıdan bir faydası olmadığı gibi o küçücük omuzlarıma bir de onun okul çantasının yükünü bindirirdi.

Durumu nineme ya da Mediha abla’ya gammazlamak aklımın ucundan geçmezdi.

Yapılması ayıp şeyler vardı çocuk evreninde bile.

Racona uymayan şeyler.

İspiyonculuk bunlardan biriydi.

Bir gün gözümü karartıp Erkan’a : ‘Ben artık senin çantanı taşımam’ dedim.

‘Hele bi!!!’

‘Bak taşımam diyorum. Zorlama’

‘Taşıyacaksın eşeciğim gibi’ .

Çantayı aldım.

Kırkmerdivenler’den inmedim.

Arka yoldan Yanık Kilise sokağına geldim.

‘Matilda’nın Evi’ hikayemdeki sokağa.

Ve çantayı Yanık Kilise’nin avlusuna bırakıp tıngır mıngır evin yolunu tuttum.

Urgancı Apartmanına on yirmi metre mesafede Erkan bir yalının sundurmasına oturmuş beni- yani çantasını- bekliyor.

Çantayı göremeyince önce şaşkınlıktan sonrada öfkeden kepçe kulaklarına kan bastı. ‘Çantam???’.

Ben ses çıkarmadan eve doğru yürüdüm.

O hâlâ ne olduğunu tam anlamamış, izahat bekleyerek beni takip ediyor.

Apartmana girer girmez son hızla evimize koştum.

İçeri girince de ‘Oh!’, kalemin kapıları kapandı, asma köprümüz içeriye çekilmişti. Emniyetteydim.

Erkan eve gelip çantasını hesabını soramıyordu.

Sorsa bir aydır çantasını bana taşıttığı ortaya çıkacak ve başına gelmeyen kalmayacaktı. Sonunda annesi geldi ve çantanın yerini sordu.

Erkan’ın korkusundan hâlâ dışarıya çıkamıyordum.

Mediha abla’ya çantayı Yanık Kilise’nin avlusuna bıraktığımı söyledim.

Gidip aldılar.

Erkan ile yıllarca konuşmadık.

Yıllar sonra karşılaştık ve bunlara güldük.

Mediha abla incecik bir kadındı. Söke’liydi.

Saçları hep yapılı, tırnaklar boyalı yüzü makyajlıydı.

Ama beni en çok ilgilendiren yanı incecik beli üzerinde yükselen o biçimli memeleriydi. Evdeyken bile, siyah daire kloş (öyle derlerdi) saten eteği üzerine, göğüslerini iyice vurgulayan beyaz dantel bir bluz giyerdi.

Sigara da içerdi.

Nasıl yakışırdı o uzun parmaklı, kırmızı ojeli ele o sigara ah!

Ben de büyüyünce aynı böyle olmak istiyorum. ‘İşte bu ince bel, bu muhteşem memeler ve boyalı tırnaklarla, nefis tamlaşan sigara benim geleceğimdir’ derken çok kötü bir şey oldu. Yani benim o çocuk dünyamda, bu hayali başıma yıkan bir ‘kötü şey’.

Mediha abla bir gün hastalandı.

Durup dururken düştü bayıldı.

Hemen yatağına taşıdılar.

O zamanlar siyah doktor çantasıyla evlere gelen kırçıl pardesülü, fötr şapkalı bir doktor Hulusi vardı. Emekliydi sanırım.

Ninem ve dedem hastalanınca da onu çağırırdık. Geldi mi gitmek bilmezdi. Yani hastaya bakar ne diyecekse der, ilacını yazar sonra başlardı eski günlerden anlatmaya.

Her kelimenin hakkını vere vere, üzerine basa basa anlatır da anlatırdı.

Oğluyla can düşman olsam da Mediha ablamı pek severdim.

Kış geceleri onun mutfağına koyduğu kanepe üzerinde oturur patlamış mısır yiyerek ninemle sohbetlerini dinlerdik.

Kocası terzi şeref de bir ekek ceketi, ya da yeleği üzerine eğilmiş hünerli elleriyle teğel atardı. Sessiz sitemsiz.

Meduş abla hastalanınca ben de koştum.

Karyolası demirdendi. Üzerinde upuzun yatıyordu Meduş abla o güzelim dimdik memeleri, incecik beli, sürmeli gözleri, boyalı tırnaklarıyla.

Bir an gözlerini açtı ben hemen : ‘Meduş apla nasılsın, sana su getirdim’ diye bardağı uzattım. O, ‘Su istemem. Doktor geliyor mu?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim. ‘gelmek üzere’. Hulusi beyi çağırdık mı otuz dakikada orda olurdu genelde.

Mediha abla o zaman çok garip bir şey yaptı.

Sol elini beyaz dantel bluzun yakasında içeri soktu ve sağ taraftan bir şey çıkardı. Sonra da sağ el girdi ve sol taraftan onun aynısı çıktı.

Çıkanlar bir çift yapay memeydi.

Dünya başıma çöktü tüm hışmıyla.

O mükemmel memeler, benim büyüyüp, göğsümde yükselmesini deliler gibi arzu ettiğim o şahane yuvarlaklar birer mukavva gubbeden başka birşey değilmiş.

Mediha abla göğsünden çıkarırken, benim de kalbimi söküp çıkardığı o iki mukavva parçasını aceleyle yastığın altına sakladı. O anda göğsü dümdüz kaldı.

Doktor içeriye girerken ben karanlık avluya attım kendimi.

Sahteliklerden tiksinmemin miladıydı o gece.

Silikon memeler ve dudaklar, botokslu suratlar (yüz ifadesini kaybettirip, insanları Kabuki tiyatrosu oyuncularına benzeten) boyalı saçlar, takma tırnaklar bugün bile bana itici geliyor. Kendini kabul edemeyen insanlar durmadan birşeyler takıp takıştırır, çekip çekiştirir orasını burasını.

Bir de ‘bakımlı kadın’ severim diyen erkekler var ki onlar iyice nevrimi döndürüyor.

Yani temiz pak ve doğal olmanın nesini beğenmiyorsunuz?!

Neticede sizi siz yapan şeyler yetmiyorsa karşınızdakinin sevgisini kazanmak için, çekiverin o bakımlılığın kuyruğunu.

Diyorum diyorum da sevdiğini elden kaptırma korkusunu yaşamamış, bu nedenle de hiç sürünüp sürtüşmemiş, takınıp takıştırmamış değilim.

Kadından çok erkektir cinciğe boncuğa takılıp, yoluna kurban olan yüreğin üzerine basıp geçen.

Yine de artık ‘bahçelerde mor meni… beğenmessen beğenme. beğenenler var beni’ nakaratına uygun adım dansedilecek kıvama gelmenizi dilerim kızlar.

Erkekler, size gelince şanslısınız . Çoğu kadın size, kafanızın içi, karakterinizin gücü için takılır kalır.

Onlar yok ise, cılız kalmış ise, ya da yalnız teki var ise, fidan boyunuz, mavi-yeşil gözünüz, kaytan bıyığınız bir an alır gözleri ve sonra geçer gider çabucak alafı.