Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XXIV: zaman tünelinde hız

onlar artık burada oturmuyor -XXIV: zaman tünelinde hız

13
0
046-1ymem-koray_hale-onlar_artik_orda-XXIV-800

Urgancı günlerime dönüp baktığımda içimde kalan ‘ukdeler’ de görüyorum. ‘Şimdiki aklımla başka türlü davranırdım’ dedirten yapılmamış, yanlış yapılmış işler.

Urgancı herkesin birbirini tanıdığı, sev sevme bir arada yaşamayı becerdiği bir topluluk idi.

Arada haksızlığa uğrayan da olurdu elbette.

 

Bunlardan ikisi Şişko Nebahat ile  Taşyürek  Hacer hanımlardı.

İkisi de  sözcüğün tam anlamıyla ‘yalnız’ iki dul kadın.

Kimse sevmezdi bu insanları.

Nedenini bilmeden.

Ötekiler sevmiyor diye.

 

Çoğunluğa uyma telaşını bu yüzden sevmem hiç.

Çocuktum…

Ben de yaşadım o telaşı.

 

Büyük ihtimalle iyi insanlardı bu kadınlar.

Kimsesiz, yapayalnız ve  bedbaht.

Nebahat Hanım çok temiz kokardı.

Mis gibi sabun kokusu değerdi burnuma her geçişinde yanımdan.

O kadar kilolu bir insandan yayılmasını beklemeyeceğiniz güzellikte bir koku.

Ak  krep bir başörtüsü çevrelerdi değirmi çehresini.

Kimseyle konuşmazdı, ya da kimse onunla.

Ama gözgöze gelince kibar bir tebessümü esirgemezdi.

 

Hacer Hanım asık suratlı,  homur homur homurdanan bir kadındı.

Çenesindeki bende koca bir ak kıl vardı ki,  çekip koparsam isteği verirdi bana hep.

Arada penceresinden içeri bakardım. Koskoca bir konsol saat (buralarda grandfather clock dedikleri cinsten) vardı küçücük odada.

Bir zamanlar varlıklı biriydi herhâlde.

O küçük eve sığmak için herşeyini satmış savmış, ama bu saatten ayrılamamıştı belki de.

 

Sonra öldü Hacer Hanım.

İnsanlar yalancıktan üzgün çehreler takındılar.

Oysa yaşarken ‘cadı’ olduğunu söyleyenler vardı.

Çocukları yakalar ve evin arkasındaki  kilere kapatırmış sözde ekmeksiz, susuz.

Hangi çocuklarmış ki bunlar?

En son yoklamada Urgancı’nın tüm veletleri ‘mevcut’ idi.

Palavra!

Bidefa  o evin arkasında kiler ne arıyor?

Banyosu bile yok.

Kimbilir kim uydurdu.

 

Kötü bir duygudur bende kalan,  bu yalnız kadınlara bir gün geçerken “Naber Hacer dezze nassın bugün, bakkala gidiyom, bişey lazım mı” ya da “Naber Şişko Nebahat  dezzem, – yok şişkoyu söylemesem daha iyi- hava ne güsel bugün demi?” dememiş olmak,  bir defacık olsun.

 

Ama asıl kötü olan bu rivayetlerin uydurma olduğunu bile bile herkesin doğruymuş gibi davranmasıydı.

 

Bu ‘mış gibi davranmak’ konusu üzerinde durmak lazım.

Çokça yapılan şey çünkü  bizim ellerde.

Yalan, her an gerçeği tepikleyip tahtına oturabiliyor.

Gerçek, biz Türkler için overrated commodity[1]

Bunu son yıllarda çok düşündüm.

Bu satırlar yazılırken doğduğum büyüdüğüm ülkede çok garip şeyler oluyor.

Zaten hep oldu.

Urgancı özel tarihimin bir parçası ise bu olanlar ve onlarla ilgili yazdıklarım da Türkiye’nin tarihinin bir parçası olarak kayda geçsin isterim.

***

Aşklar, ayrılıklar, ihanetler, ölümler, intiharlar, yalanlar, dolanlar, yolsuzluklar, kendimizi kandırmacalar ve askeri darbelerin yer aldığı zaman tünelinden baş döndürücü bir hızla geçtim ve bir gün kendimi White House‘da tercüman olarak buldum.

 

Dedim ya  annesi babası tarafından terkedilmiş ve  Karataş’ta bir ‘kortejoda’ uzak   akraba yanında sığıntı bir kız çocuğu için haddini bilmemekle suçlanabilirim.

 

Buralara beni nasıl bir kasırga sürükledi ilerde anlatırım.

Fakat şu günlerde bu ‘bab’ın anlatılmasında yarar olduğunu düşünüyorum.

 

ABD Dışişleri Bakanlığına sınavla tercüman alıyorlardı.

Parası iyi.

Girdim.

Sözleşmemi imzaladıktan iki yıl sonra ilk görevim Beyaz Saray‘da Amerikan ‘First Lady’ si ile Türkiye cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın karısı Semra Özal arasındaki  buluşmada tercümalıktı.

Biraz paniklemedim desem düpedüz yalan olur.

Ne??
Ben mi?

Nasıl?

 

Görevi veren Stefanie beni ofisine çağırdı ve gayet rahat ettiren bir konuşma yaptı.

İyi kalpliliğinden değil.

Bu konuşma,  bu sürecin bir bölümü.

‘Orientation’ (yönlendirme) dedikleri şey.

“Bak Hale” dedi  Stefanie (Heyl heyl deyip duruyordu düzeltmek zornda kaldım. O zaman da Holi demeye başladı). “Bazen First Lady Nancy cümlesini bitirmez.  Iııı- ııı- der duruverir yarı yolda. Sakın telaşlanma. O durunca sen durmak zorunda değilsin. Bişey uydur bitir cümleyi.”

 

Nancy Reagan spontane biri olmadığı için Dış İşleri Bakanlığı kendisine ‘talking points’ (konu başlıkları) verirmiş.

Sinema oyuncuları hep ‘script’ (senaryo) ile çalışmaya alışık, ondan mı ne?

Doğrusu oldukça telaşlanmıştım.

Daha önce tercümanlık yaptığım en ekabir insan Şevki Demirel idi Isparta’da.

O da kayda değer bir tarih parçası olabilir sırası gelince.

 

Sabah erkenden kalktım.

Ne giyeyim, ne takınayım diye kafamı işin ‘ehemmiyetinden’ başka herşeyle yormaya çalışıyorum.

 

Can yoldaşım Kapadokyalı Yanni – ki bu özel tarihin önemli bir şahsiyatı- sinirli olduğumu hissetti ve beni babaca  önüne alıp nasihat etti.

Harfiyyen : ”Ne telaşlanıyosun, o kadınlar senine tanışacakları için telaşlansın. İkisinin bu güne kadar okuduğu kitabı ikiye katla beşle çarp yine senden eksik kalırlar.” dedi. Sonra da “You will walk in the White House as if you own the god damn place!![2]

 

Toplantının olduğu fevkalade zarif ve pahalı eşyalarla döşeli odaya girerken hep  bu söz  çınladı kulağımda “I own the God damn place”.[3]

Bazen ne tuhaftır birisinin telkininin özgüvenimizdeki etkisi.

 

Sıkı güvenlikten geçip, kırk defa kim olduğumu, orda ne aradığımı anlattıktan sonra  Amerikan first lady ve Türk först leydi karşısında bir sandalyeye oturtuldum. Yalnız bir hata yapıp, balıkçı yaka, kaşmir  yün bir kazak giymişim. Aralık ayıydı. Noel tatiline ramak kalmış.

“Hava soğuk bugün sıkı giyin” tembihlerinin etkisi.

Gürül gürül yanan şöminenin önünde  sıcaktan elma şekerine döndü suratım.

(Aynada gördüm kendimi ve bunu düşündüm)

 

Nancy Reagan bizi ayakta karşıladı.

Semra ile Nancy kanepede yan yana oturdu.

Semra oldukça taşralı kaldı Holivudlu Nancy yanında.

Bir kasaba eşrafının takmış takıştırmış ‘zevcesi’ ya da ‘mahdumesi’.

Fakat inanılmaz bir rahatlığı vardı derisinin içinde.

Bu da oldukça hoş göründü bana. Ezik değildi.

Sanki kabul günü ziyaretindeydi komşusunun.

Arada tercüman yokmuşcasına konuşuyordu.

Nancy’nin dizine usulca dokunuyor ve:   ”Hatırlıyor musun … yıl önce de senle bu kanepede oturup, sohbet etmiştik” gibi.

Nancy’nin o kadar ziyaretçi arasında o anı hatırlayıp hatırlamadığı tartışılırsa da nezaketen “Yes of course I remember Mrs. Ozal” demesi üzerine sohbet koyulaştı. Gecikmeli olarak.

Çünkü tercüme eşzamanlı (simültane) değil ‘consecutive’ dedikleri, biri konuşup ardından tercümanın aktardığı ardıl türdendi.

 

Dışişleri Bakanlığı Nancy Reagan’a verdiği ‘konu başlıklarını’ bana da vermişti. Neler konuşulacağını bilirsem daha kolay olur diye herhâlde.

Konulardan birisi  o zamanlar manşetlerden inmeyen  bir sporcu olan Naim Süleymanoğlu idi.

Ufak tefek bir erkek olmasına rağmen dünya halter şampiyonu olmuştu olimpiyatlarda.

Bu nedenle kendisinden medyada Pocket Hercules (Cep Herkülü) diye söz ediliyordu.

 

Nancy Reagan bu sporcuyu ne kadar beğendiğini anlatmaya başlar başlamaz  Semra Özal lafa atladı ve “Aaa biz onu evlat edindik” dedi.

Ben motamot çeviriyorum: “We adopted him”diye.

Biraz düşünsem, “Biz de onu sevdik evlat gibi bağrımıza bastık” filan diye yuvarlarım.

Düşünmek için zaman bırakmaz tercüme olayı.

Duyarsın, beynin İngilizceye/Türkçeye çevirir ve söz olur ağzından dökülür.

 

Nancy bunu beklemiyordu sanırım.

En azından sözünün kesilmesine alışık değildi.

Durdu ‘Nasıl yani’ bakışıyla.

“Why?” dedi. “I didn’t know he was an orphan?” [4]

Cevap: “Yok yok, annesi babası var canım. Ama biz evlat edindik yine de”

Semra Özal’ın söylemediği ‘Cep Herkülü’müzün ay-yıldızlı forma ile olimpiyatlara katılabilmesi için Bulgar devletine, Türk vergi mükellefinin bir buçuk milyon dolarının ödendiği gerçeği idi.

 

Öte yandan Özal bu konuda bir referandum yapsa evde yiyecek ekmeği olmayan bir yığın insanın “Evet ödensin” diyeceğinden kuşkum yok.

 

‘Cep herkülü’ konu başlığı çıkmaz sokaktı.

O zaman ikinci konu başlığına geçildi.

‘Uyuşturucu ile mücadele’

ABD’de her First Lady‘nin özel olarak savunduğu bir sosyal davası vardır.

Yoksa da hemen bulunur bir tane  ve kendisine takdim edilir.

Barbara Bush’un ‘okuma yazma bilmeyenlerin sayısını azaltmak  (illeteracy); gelini Laura Bush’un ise ‘kitap okumak’tı. (Kendisi kütüphaneciymiş First Lady olmadan önce).

 

Nancy Regan’a da  ‘Uyuşturucuya Hayır’ (‘Say No Drugs’) tayin edilmiş.

Bu bağlamda bir yaşadığı bir olayı anlatmaya başladı birdenbire.

Geçiş filan yapmadan.

“Last week, I visited a young girl in the hospital…”[5] diye başladı söze ve  crack cocaine olarak bilinen baz kokaini aldıktan sonra polis babasının beylik tabancasını kafasına sıkan bir kız çocuğundan söz etmeye başladı.  Çocuk ölmemiş beyninin önemli bir kısmı zedelenmiş olarak kurtarılmıştı.  First Lady bu korkunç dramın gerektirdiği  hazin ve ciddi ses tonuyla devam etti: “I said to her ”How could you do this child, life is precious”[6] and she answered ”I know this now dear First Lady, but it is too late”[7].

 

Anlatılan olay korkunçtu. Herkesin son derece etkilenmesiydi beklenen. Türkçeye çeviriken bile tüylerim diken diken olmuştu.

Semra Özal yine aynı kabul günü ziyareti  tonu ile hiç beklenmedik bir katkıda bulundu konuya : “Aaa bizim de bir tanıdığın oğlu hastalandı geçenlerde. Hastaneye kaldırıldı. Ben de onu ziyaret ettim”.

Nancy : “Oh my god, was he also on drugs?”[8]

“Yoo” dedi Semra Hanım. “O şeker hastasıydı”.

Ben de çeviriyorum “No he was not on drugs. He is diabetic”.

O kadar konuyla ilintisiz bir sözdü ki bu Nancy Reagan çeviri hatası olabilir mi acaba diye bana döndü ve “diabetic???” dedi soru işaretli bir sesle.

Allahtan Semra Özal’ın ingilizcesi vardı. (hatta kocasından daha yanlışsız konuşuyordu gramatik olarak).

Beni doğrulayan bir baş işaretiyle “Yes, yes he is diabetic” diye onayladı.

Yine bir sessizlik düştü mekana.

 

First Lady Nancy  çaresizlikle ondan sonraki ‘talking point’e sarıldı.

“Siz ülkenizde uyuşturucu mücadelesini nasıl yürütüyorsunuz?” diye sordu.

Sanki birisi Semra Özal’ı pot kırmak için özel  programlamıştı.  Bu defa yine o taşralı tüccar karısı edasıyla : “Bizde uyuşturucu muyuşturucu olmaz efenim” dedi.

Bunu tercümede zorlandım açıkçası : “We don’t have a widespread drug problem” diye yuvarlamaya çalıştım.

Nancy yine sözünün tak diye kesilmesinden rahatsız:  “I don’t understand. Every country has drug problem”[9] filan diye itirazda bulunmaya çalıştı.

 

Semra Özal açıkladı :   “O sizde… Eee tabi ne beklersin. Anne bi tarafta baba bi tarafta, çocuklar sahipsiz.  Bizde öyle mi. Biz çocuklarımıza gözümüz gibi bakarız”.

O an ülkemin haysiyetini koruma güdüsü,  tercümanlık görevinin öngördüğü profesyonelliğin önüne sıçradı ve “We have very strong family ties. We follow our children’s every move”[10] diye bişeyler söyledim.

Odada bulunan, Dışişleri Bakanının eşi Bayan  Shultz imdada yetişip “Evet Türkiye’de aile bağları burdakinden daha güçlü” dedi ve arkadan ailenin uyuşturucuyla mücadelede ilk basamak olduğunu ekledi. Çok şeker bir kadındı. Ayrılırken boynumdaki gümüş ve akik antika takıyı elledi ve “Holly, bu satılık mı?” diye espiri yaptı. Kibarca gülümsedim.

Söylemedim ama satılıktı aslında.

Satılmadı o başka.

Hâlâ bendedir.

 

Semra Hanımla beraber delegasyonda kendilerine Semra Özal’ın papatyaları denen kadınlardan birkaçı, Vaşington Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’ın Alman asıllı eşi Ayla Elekdağ ve Ankara Amerikan Büyükelçisinin uzakdoğulu eşi de vardı.

 

Toplantıdan ayrılırken Nancy Reagan herkesle tokalaştı.

Resimler çekildi.

Sonra bu resimler adreslere yollandı.

Benim de böylece bir fotoğrafım oldu Nancy Reagan ile.

 

Papatyalarının yanısıra Semra Hanımın yanında, Cumhurbaşkanı Özal’ın doktorunun eşi de vardı. Onu hatırlayışımın sebebi toplantıdan çıktıktan sonra “iyi tercüme yaptınız, hiç bişey atlamadınız” diyerek iltifat etmesiydi.

 

Semra Özal ile ikinci karşılaşmamın hikayesini de buraya sıkıştırmalıyım.

Bundan bir kaç yıl sonra, Cumhurbaşkanı Özal, prostat ameliyatı için Houston’daki Methodist hastanesine gelmişti.

Benim de orda olmamın sebebi, o sırada kendisine  tercüman/mihmandar olarak  görevlendirildiğim Selçuk Üniversitesi Rektörü Profesör Halil Cin’in mutlaka Cumhurbaşkanını ziyaret etmek istemesiydi.

Programda olmadığı halde Houston’a kısa bir ziyaret eklendi.

Uçaktan inip taksiyle hastaneye giderken  Profesör Cin hastaya çiçek götürmek istediğini söyledi.  Yolda bir çiçekçi bulduk. Halil hoca çiçeği alırken bana ‘siz almayacak mısınız Hale Hanım, parasını ben veririm.’ deyince ben de bir buket almak zorunda hissettim. Aslında bu tür şeyleri sevmem genelde. Fakat ‘Ülkenin Cumhurbaşkanıdır.  Üstelik hastadır. Hastaya çiçek götürülür’ diyerek kendimi ikna ettim.

Parasını da ödemekte ısrar ettim.

Çünkü duraklamamın sebebi para değildi.

Dalkavukluk sevmeyişimdi.

 

Ben daha böyle bir hastane görmemiştim ömrümde.

Ayak bileklerimize kadar halılara gömüldük, yumuşak duvar apliklerinin  gölgelediği koridorlarda.

Hastaneden ziyade lüks bir otele benzeyen binanın lobisinde ortasında, mitolojik aşk tanrıçasının elinde okuyla sizi yüreğinizden vurmak için hazır bekleyen oğlu Küpid (Cupid) heykeli duran fıskiyeli bir havuz vardı.

 

Hastanenin bir katı tamamen Özal ailesi ve refakatçileri için kapatılmıştı. Oraya çıkmak ancak yoğun bir güvenlik taramasından geçildikten sonra mümkündü.  Lobi gazeteci kaynıyordu. Aralarında tanıdıklar da vardı. Ama biri çok yakından tanıdığım bir gazeteciydi. Ali Kırca.

 

 

Amerika’da bir Türkün ötekine yapacağı en  güzel yardımlardan birini yapmıştım Ali’ye. Aslında birine yapılan yardımın anlatılması racona ters ama bunu anlatmaya karar verdim daha bu kitaba başlamadan önce.

Ali’nin de bu yazılanları okumasını isterim.

 

Ali’yi görünce refleks olarak selam verdim. Ama o selamımı almadığı gibi bana ‘sen de kimsin’ bakışıyla baktı. Önce alınganlık yapmayayım belki görmedi diye düşündüm ve el sallayarak “Selam Ali, nasılsın ya, ne var ne yok?” dedim ama nafile. Ali yine duvar.

Bu tavrına hiç bir anlam verememiştim ama üzerinde düşünecek zaman yoktu.

 

Özal’ın hasta yattığı kata çıktık Halil Beyle.

Bizi bir odaya aldılar. Elimizde buketlerle oturuyoruz.

Ceylan Holding diye bir holding varmış. Onun da  Ağa Ceylan adında bir sahibi.

Özalların yakın dostuymuş.

Ağa Ceylan’ın oğlu olduğunu sonradan öğrendiğim  Serkan adında bir gençle laflamaya başladık.  “İngiltere’de okuyorum ben” dedi.

 

Sonra yine iyi tanıdığım, Necati ile evliyken bir ya da iki kez Selimiye’deki kiralık evimizde kalan gazeteci Can Pulak geldi.

O da beni tanımazlıktan geldi.

Halil Cin’e “beni takip edin” diyerek, onu Cumhurbaşkanının yanına götürdü.

Ben elimdeki o saçma sapan buketle kalakalmıştım.

Aslında pek umurumda değildi ama yine de tuhaf bir durumdu.

 

Halil Cin on dakika gibi kısa bir hasta ziyaretinden sonra çıktı ve bana:  “Hale hocanım size ayıp ettiler.  İsterseniz çiçeğinizi verelim birisi götürsün” dedi.

 

“Ben ayıp edilmiş hissetmiyorum kendimi Halil hoca” dedim ve buketi odanın köşesindeki çöp sepetine ‘ihtimamla’ yerleştirdim.

İçimden de buraya daha yakıştı diye geçirdim, kıs kıs gülerek.

***

Ali Kırca, Amerikanın Sesi Radyosunda staj için gelmişti.

O zaman ünlü biri değildi. Bir toplantıda tanıştırılmıştık.

TRT’de yaptığı bazı güzel programlardan ötürü bildiğim bir isimdi.

ABD’ye yeni gelmişti ve belli ki uyumsuzluk dönemini atlatamamıştı.

Yanında Savaş Süzal, Yılmaz Polat ve şimdi ismini hatırlamadığım başka gazeteciler vardı.

 

Ayrılırken kendisine telefon numaramı verdim ve “Ben epeydir buradayım. Herhangi bir konuda yardımım olursa çekinmeyin arayın Ali Bey” dedim.

Onun öyle garip kuş gibi şaşkın hali bana ilk geldiğim günlerdeki kendi özgüvensizliğimi, kültür şokunu hatırlatmıştı.

Hani ev bulmak, araba satın almak, çocuklarını okula yazdırmak filan konusunda belki yol gösterebilirim diye, mutad işgüzarlığımla Ali Kırca’ya yardım edebilirsem iyi olur gibi gelmişti o an.

Kırca : “Sağolun Hale Hanım ama arkadaşlarım hallediyor sağolsunlar” dedi.

İyi o zaman.

Ben de unuttum gitti bu karşılaşmayı.

 

Aradan sanırım altı ay filan geçmişti.

Bir gün telefon çaldı. Sesi titreyen biri “Ben Ali Kırca, bilmem hatırlayacak mısınız? Bana telefonunuz vermiştiniz de” dedi.

“A evet Ali Bey, hatırlamaz olur muyum, nasılsınız efendim”

“İyi değilim Hale Hanım. Konuşabilir miyiz?”

“Elbette. Çocuklar ve eşiniz iyi mi?”

“Onlar iyi. Türkiye’deler.”

“Neredesiniz, geleyim konuşalım.”

“Yok ben size geleyim. Adresiniz var bende. Vermiştiniz.  Ama bende araba yok. Metrodan alabilir misiniz?”

“Elbette.  Saat kaçta?”

 

Dediği saatte gidip aldım onu metro istasyonundan ve eve getirdim.

Günlerdir uykusuz  ve çok büyük stres altında olduğu belliydi.

Eve gelince “İsterseniz bu gece misafirimiz olun, akşam yemeğinde konuşuruz” dedim.

İtiraz etmedi.

Kendisine odasını ve banyoyu gösterdim.

Akşamı beklemek istemedi anlatacakları için.

 

Olay şuydu :

 

Ali Kırca, ailesi gelmeden kiralık bir ev ararmış.

Arkadaşlarından -hani şu işleri hâlleden Türk arkadaşlar- birisi gel sana bir apartman dairesi alalım demişler.

Burada ‘mortgage’ denilen ipotekli ödeme şekliyle geliri yeten herkes iyi kötü bir ev sahibi olabilir.  (Tabi bu sistem denetimsiz kalınca çok insanın başına işler açtı sonradan ve finans krizine yol açtı..)

 

Fakat Ali’nin Voice of America‘dan aldığı stajyer maaşıyla banka kredisi alması mümkün değil. Arkadaşlarından birisi ona, kâğıt üzerinde mevcut bir işyerinden ek gelir göstermiş. Sonunda banka krediyi vermeyi kabul etmiş. Ama hesap kitap sonunda Ali’nin bu borcun altından kalkamayacağı anlaşılınca Ali evi satın almaktan vazgeçiyor. O zaman bir yandan emlak şirketinin Türk komisyoncusu, bir yandan aracılık yapan gazeteci Ali’ye baskı yapmaya başlıyor:  “Evini satın aldığın kişi CIA’de çalışıyor, başına iş açılır, çoluk çocuğun var” filan  türünden bazı saçma sapan gözdağları vermeye başlıyorlar.

Ali 3000 dolar kadar (yanlış hatırlıyor olabilirim miktarı) bir kaparo vermiş.

Bunu geri  alamıyor.

Olayı Kapadokyalı Yanni’ye izah ettik.

Çok kızdı.

Onun çok kızdığı hâlinden tavrından anlaşılamaz.

Buda heykeli gibidir her zaman, ama  çok sakin bir sesle  : “That makes me angry. This is coercion. Plain and simple”[11] dedi. Sonra da “Kim takar CIA de çalışıyorsa. İsterse Beyaz Saray’da oturan başkan olsun” (Yanni ‘kim takar’ dememişti. Ondan pek duymadığım bir argo kullandı) diye ekledi.

Arkadan hepimizi arabaya doldurup tanıdığı bir avukata götürdü.

 

Avukat olayı dinledi (20 yıl önce saati 200 dolar olan avukatın hikayeyi sükûnetle dinlemesi doğaldı) sonra telefona uzandı. O büyük emlak komisyoncusu şirketin bölge müdürünü aradı, ama olayla ilgili konuşmadı. Selam kelam. “Sandy nasıl, çocuklar iyi mi? Hafta sonunda golf oynayalım” vs diye bir muhabbet.

Ben yine işkillendim.

Eyvah, avukat, şirket müdürünün ahbabı ayol!!!

 

Sonra avukat : “Bir dostum var şu anda büromda. Bana bir şey anlattı sizin şirketle ilgili. İnanamadım da…” diyerek olayı aktardı.

Alınan cevap her ne idiyse, avukat bize döndü ve  “Hemen gidin, kaparoyu alın. Bölge müdürü telefon edecek” şimdi dedi.  Biz de gittik parayı aldık.  Satış ön anlaşması iptal!

Ali çok sevindi. Yanni’nin boynuna sarıldı. “Bu adam babammış gibi görünüyor şu anda bana” diye sevgi gösterisinde bulundu.

Eve geldik. Başka arkadaşları da davet edip güzel bir alem yaptık.

Kutladık başarımızı.

Malum,  kutlamalarımız meşhurdur.

 

Ondan sonra Ali ile görüştük arada sırada.

Arkadaştık artık.

Ta ki o Houston buluşmamıza kadar hep dost bildik birbirimizi.

Yani ben öyle sandım.

 

Houston’da beni tanımazlıktan gelmesini kızgınlıkla  Kapadokyalı’ya anlattığımda o affedici bir tonda izah etti : “O olaya tanık olduğun için utanmış olabilir, ne var bunda kızacak” .

 

Bence artık ünlü olduğu için tanımazlıktan gelmişti.

Başkalarında da bu davranışı gördüm sonraları.

Egemen Bağış gibi.

 

Aradan bir zaman geçti.

Ali Kırca Türkiye’de Siyaset Meydanı diye çok iyi bir program yapıyordu.

Eşinden ayrılmıştı.

İsmi magazin sayfalarında şu artistle, bu şarkıcıyla yanyana çıkıyordu.

 

Bir  doktor arkadaşım büyük bir bunalımdaydı.

Bir Anadolu kentinde devlet hastanesinde çalışıyordu.

İsmini ve bunalımının sebebini vermeme gerek yok.

Ama, İstanbul’a ailesinin yanına tayin edilmesi gerekiyordu.

Türkiye kültüründe ‘torpil’ ya da ‘piston’ olarak bilinen, İngilizcede ise ‘favoritism ya da cronyism’ diye isimlendirilen nüfuslu biri aracılığıyla devlet kapısında iş gördürme hiç sevmediğim bir şey olmakla birlikte, işi görülecek olan kendim olmadığından, benden tayini için yardım isteyen doktor arkadaşıma “Bakayım belki biri birşey yapar” diye söz verdim.

 

Çünkü kızın oldukça tehlikeli bir noktaya geldiğini hissetmiştim konuşmalardan.

O kadar ki “bırak herşeyi atla gel, burda kalabilirsin istediğin kadar”a  dayanmıştı iş.

 

Görev sırasında milletvekilleriyle tanıştım.

Birisi sonra Meclis Başkanı olan Köksal Toptan’dı. Ondan da yardım isteyebilirdim. Ama ben önce yakın çevreden nüfuzlu birilerini arayayım dedim. Aklıma ilk gelen Necati ile Ali oldu.

Necati’yi araya sokmak istemedim, böyle şeyleri sevmez diye.

 

Ali’ye güzel bir mektup yazıp “Elinden gelen birşey varsa esirgeme. Bu kızın hâli iyi değil” dedim ve usûlü lisan ile ‘you owe me one’ [12] imasında bulundum.

Hiç cevap vermedi.

Telefonla da aradım.

“Ali Bey yok” dedi telefona cevap veren şahıs.

 

Kısa bir süre sonra bir gazete küpürü geldi, doktor kızı tanıyan ve onun için tasalandığımı bilen birinden.

 

Bir haber: “……….Devlet Hastanesi doktorlarından……………………. evinde ölü bulundu. Kendisine aneztezi uygulayarak intihar eden……”

 

Bu intiharın vebalini Ali’ye yüklemek haksızlık elbette.

Öte yandan bir telefonuyla bu tayini çıkarabilecek birkaç kişiden biriydi Kırca.  Türkiye’de böyle işlerin nasıl yürütüldüğünü, Ankara’da kendisine iş takipçisi diyen bazı insanların bu tür ilişkileri kullanarak yolunu bulduğunu bilmeyen kaldı mı?

Tayin çıkınca intihar etmeyecek miydi doktor arkadaşım? Bilemeyiz.

Ama ben bu ihtimali kafamdan hiç atamadım.

Ali’yi de affedemedim.

 

Kendisine internette müstear olarak Cemre adını kullanan doktor arkadaşım için bir ağıt yazdım.

Ömer Hayyam müptelasıydı.

Ona Hayyam’ın  “Rubailer”inin çok eski bir baskısını almıştım hediye.

Giderken götürecektim.

 

CEMRE  İÇİN AĞIT

Cemre yere  erken düştü

O uçağan, hür bir kuştu

Balasından ayrı düştü

Kıydı canına canına

 

Güzeli kabre koyup gittiler

Dost bağından derip gittiler

Yüreciğin delip gittiler

Gitti arına arına

 

Şiirini eksik koydu

Dost boynun bükük koydu

Gül tenin soluk koydu

Soluğu ermedi yarına

 

Elinden şifa aldı her kim

Piriydi Lokman Hekim

Onca yıllık  birikim

Gitti yabana yabana

 

Ömer Hayyam üstadına

Kulak verdi  feryadına

Nicedir Güz derdi adına

Güz ermeden öldü gitti.

 

AŞIK KORAYÎ

2001 Senesi Teşrinievvel

***

Bu satırları yazdıktan sonra kafama şu soru takıldı:  Ya Ali Kırca benim mektubumu almadıysa? Ya telefonda ‘Ali Bey yok efendim’ diyen sekreter bunu onun talimatıyla değil işgüzarlığından yaptıysa (buna ihtimal vermiyorum Amerika’dan üstelik yabancı isimle arayan birine kafadan yok demez kimse, ama sayın ki öyle oldu).

O zaman bu olayı ifşa etmekle Ali’ye  haksızlık yapmış oluyor muyum?’

 

Durum bu ise, Ali sonradan  “Hale ben seni o gün Houston’da gördüm ama arkadaşlar o olayı bilmiyor, seninle selamlaşırsam belki ağzından bi şey kaçırırsın diye tanımazlıktan geldim” diyebilirdi.

 

Mektubum eline geçmemiş ise -ki neden geçmesin-  diyecek bir söz yok.

Ya da bu ‘torpil-piston- işlerinden benim kadar tiksinen biriyse bunu da belirtebilirdi.

Hatta “Hale ayıpsın, bunu benden nasıl istiyorsun?” diye beni utandırabilirdi.

Hâlâ da yapabilir bunları.

Ben de özür dilerim efendi efendi.

Olur biter.

***

Ali Kırca ile ilgili bu bölümü bir öc alma dürtüsüyle yazmıyorum aslında (biraz o da varmış gibi gözüküyor belki, ama değil).

 

Hayatta insanın elinde bir racon çizelgesi olmalı.

Yapılabiliri ve yapılamazı sıralayan.

Yaptığım her yanlışın ceremesini çeken biriyim ben.

İster inanın ister inanmayın bu iyi birşey.

 

Her yanlışla biraz daha büyüyor, sağlamlaşıyor insanın kişiliği.

Bu yanlışların yanlış olduğunu anlar, kabullenirse tabi.

Hiç tanımadığın bir insan, gurbet elde sana evini, kalbini açmış, bir derdine derman olmuş. Seni sofrasına oturtup ekmeğini bölüşmüş.

Sen bunu bir başkasına yapar mıydın acaba?

Hele Amerika’da!

Özellikle kural olarak, Türklerin bir başka Türkün yaralı parmağına siğmediği bir ortamda.

Ya da sonradan bir telefonla “ya kusura bakma…” diye anlatmalıydın neden öyle davrandığını.

Kamu önüne çıkınca bir insan, herkesin onun herşeyini bilme hakkı vardır.

Kapadokyalı Yanni bu konuda tek bir kelime etti : ‘Incomplete’.[13]

O ruhların gidip gidip geldiğine,  her gelişte biraz daha  gelişmiş olduğuna inanıyor.

Bazen, Anadolu mistisizminde ‘insan-ı kâmil’ adı verilen kişilikte birine rastlayınca: ”He is an old soul, He has been around” [14] diye tanımlıyor onu.

Teorik fizik eğitimi almış bir bilim adamı olduğu için “Aman ne saçmalıyosun, ruh nereye gidip geliyor?” demenin faydası yok.

Yanni’ye göre iyi ya da kötü insan yok.

Bizim Urgancı’daki  erik ağacının meyvaları gibi ‘ruhu ham’  insan var.

Bir daha gelişte olgunlaşacak.

 

Ali Kırca’nın ‘bence’ madara tavrının bir izahını da  Pamukkaleli Stoacı filozof Epiktetos’un ‘Manual of Living’ de (Yaşama Elkitabı) buldum. Bu kitap, onu hiç okumayacak okusa da anlamayacak birisine verinceye kadar iki başucu kitabımdan biriydi. Öteki de Romalı filozof Marcus Aurelius’un ‘Meditasyonlar’ıdır. Aynı  sebepten artık bende yok bu iki kitap da.

 

Epiktetos sözü geçen kitapta, bazı insanların kendilerine yardım edenleri asla affetmediğini, hatta onlara husumet duyduğunu yazıyordu. Sebebi ‘sen kendini ne sanıyosun bakiym’ gibi bir hismiş.

Ben bana kötü günümde yardım edenleri, isimlerini, adreslerini unuttuğum ya da artık  ‘onlar artık burda oturmuyor’ sözünü işittiğimden sonra bile yüreğimin defterinden silmedim hiç.

Bunlardan birisi şimdi Dakarya denilen Adapazarı’nda bir avukat, diğeri ise Adapazarı depreminden sonra kendisine ulaşamadığım Nüfus Müdürü Namık beydir.

Avukatın ismini hiç öğrenmemiştim.

Özel tarihimin önemli bir sayfasında olmasına karşın.

Belki Ali Kırca Epictetus’un anlattığı o tipten.

Bilmiyorum.

Beki bana bakıp “İyi aman, işimiz düştü bir defa diye seninle ahbaplık etmeye mecbur değilim. Git işine” demiştir iç sesi.

Öyleyse benim de iç sesim ‘bunu herkese anlat’ diyor.

 

Kendi adıma hep dikkat ettiğim bir kural var.

Yaptığım yanlış, ettiğim ayıp, yüzüme vurulduğunda beni utançtan yerin dibine geçirmeyecek türden olmalı.

Savunabileceğim türden.

Ödünç aldığım bir kitabı pek sevip ayrılmak istemediğim için üstüne yatmak gibi.

(Seattle kütüphanesinde ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı bulmuş, uyduruk bir adresle kart çıkarmış, sonra da kitabı ödünç almıştım. Sonra yine dayanamayıp kitap kayboldu diyerek 20 dolar ceza ödemiştim. Yalandı. Kitabı geri vermek istemiyordum.)

 

Otobüste bilet almadan seyahat etmek.

Olmayacak biriyle,  kaçamak aşk yaşamak.

Birine çok üzüleceği bir haberi vermemek için yalan söylemek.

Birilerine çok kızıp kalp kırmak.

 

Ne bileyim, birilerinin  duyunca “Yok artık!!! Daha neler! Olacak şey mi, bunu nasıl yaptı’” diyemeyeceği ve içinden “Hımm demek o da yapmış…” diye kıs kıs güleceği şeyler.

***

Beyaz Saray’da başka görevlerim de oldu.

Bunları ‘şişinmek’ için yazmıyorum.

ABD Dışişleri Bakanlığı ile sözleşmeli her tercüman, sırası geldikçe görevlendirilir.
Egemen Bağış’ın, internet sayfasında bir zamanlar yazdığı gibi  ‘Üst düzey yöneticilerin tercümanlığını yapanlar’ diye ayrı bir kategori yoktur. (Dikkat ettim silmiş bu tanımı) Kim o sıra ‘münhal’ ise o gider.

Beyaz Saray’daki en son görevim 2007 yılında Emine Erdoğan ile Laura Bush’a tercümanlık idi.

Emine Hanım’ı sevmiştim.

Zarif,  kasılmayan, güleç bir hanımdı.

Yanında kızlarından Sümeyye vardı.

Sümeyye de tatlı, kibar bir kızdı.

Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan’ın artık AKP üniformasına dönüşen boğazdan sıkmalı baş örtme tarzından farklı örtmüştü başını.

Pek de yakışmıştı.

 

Kısa bir görüşmeydi fakat bende Emine Hanım’la ilgili  olumlu bir izlenim bıraktı.

Herşeyden önce onu Laura Bush’dan daha zeki ve kültürlü olarak algıladım.

Daha sonra gazetede çıkan ve bir arkadaşımın beni tanıyıp gönderdiği fotoğrafta gülmelerinin sebebi şöyle bir konuşmaydı: Laura Bush basından şikayet ediyordu. O sıralar George W. Bush ABD’de tamamen popülerliğini yitirmiş bir başkandı. Medyada, hakkında inanılmaz eleştiriler, alaylar, karikatürler  yayımlanıyordu. Bayan Bush,  kocalarına (her ikisinin de) medyanın ne kadar haksızlık yaptığını belirtmesi üzerine Emine Hanım “Medyanın görevini yaptığını, siyasi liderlerin eleştirilmesinin demokrasinin gereği olduğunu ve bunu göğüsleyemeyecek insanların siyasete atılmaması gerektiğini” söyleyerek beni şaşırttı.  Fotoğraftaki gülüş bu ana aittir.

 

Medyada kendisine çok antipatik bir imaj çiziliyor.

Hele hakarete varan ifadeler kullanılması çok sakil.

Bu siyasi muhalefet değil bana sorarsanız. (Biliyorum sormuyorsunuz ama.)

 

Ayrılırken sanki tanıdığı birisiymişim gibi yanaklarımdan öptüler, Emine hanım da kızı da. Emine hanım :  “Ankara’ya gelirseniz beklerim Hale Hanım”dedi.

Semra Özal’ın kurumu çalımıyla tamamen tezat bir tavırdı. Hoş göründü.

Kurum, çalım denince akla hemen Hayrünnisa Gül geliyor.

O zaman henüz Cumhurbakanı eşi değildi ama mevkiini hazmetmiş bir insan tavrı göremedim bu hanımda.

Öte yandan hayat hikayesini öğrenince bunu da oldukça doğal karşıladım.

15 yaşında bir kız çocuğu, kendisinin iki kat yaşında bir erkekle evlendiriliyor. Ardarda çocukları oluyor.

Büyümeye, olgunlaşmaya, kişiliğine sahip çıkmaya vakti kalmamış ki kadıncağızın.

 

Abdullah Gül’ü bir toplantıda dinlemiştim Dışişleri Bakanlığında.

O da bende çok iyi etki yapmıştı.

Dostane ama, Ortadoğu siyasetiyle ilgili olarak  ABD’yi eleştiren bir konuşma yaptı.

İngilizce olarak.

İngilizcesi bana hiç fena gelmemişti.

Sesinin yumuşak ve tavrının nezaketli olması iyi etki yaptı dinleyicilerde.

 

 

AKP iktidarına dahil ünlüler arasında bir tercüman olarak bende en olumsuz etkiyi yapan iki kişiden biri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, diğeri ise bir kaç yıl beraber çalıştığım Egemen Bağış oldu.

 

Bir gün, camlı köşk adını verdiğim serada oturmuş miskin miskin kitabımı okuyordum. Telefon çaldı. Biri cevap verdi ve “seni istiyorlar” dedi.  İsteksiz aldım telefonu.

Telefonda  Büyükelçi Faruk Loğoğlu’nun bizzat kendisi.

“Hale Hanım bize acele bir tercüman lazım. Başbakanımızın tercümanı rahatsızlandı” dedi.

Faruk Bey ile şimdi emekli olan Anayasa Başkanımız Mustafa Bumin’e tercüman atandığım zaman, bir yemekte tanışmıştım. Ondan sonra ne zaman rastlaşsak ismimi hatırladı. Hatta bir defasında yolda giderken,  zırhlı aracının şoförüne durmasını söyleyip beni gideceğim metro istasyonuna bırakması ilginç gelmişti.

Daha önceki Büyükelçilerimizden Şükrü Elekdağ ve Nüzhet Kandemir’den asla böyle bir davranış beklenemezdi.

 

Faruk Bey’e “Elbette efendim” dedim fakat derken bu görevin bir kaç gün sonra olacağını düşünmüştüm.

Oysa  hemen gelmemi istiyorlardı.

Apar topar gittim. Ayakkabılarımı elime almışım. Yolda giyindim.

 

Başbakanın yanında Egemen vardı.

Daha önce de karşılaşmıştık.

O da Ali Kırca gibi beni tanımazlıktan gelmişti.

Bu defa da ben onu görmezden geldim.

Başbakan, Foreign Correspondents‘ Club olarak bilinen Yabancı Gazeteciler Kulübü’nde konuşma yapacaktı.

 

O sıra Amerika’da hala AKP’nin laik-militarist sistem tarafından mağdur edildiği konusu gündemdeydi.

Neyse bu olayı sonraki bölüme saklayayım.

Çok uzun oldu bu bölüm.

 

 

 



[1] Değeri abartılmış meta.

[2] “Kahrolasıca Beyaz Saray’da kendi evindeymişsin gibi yürüyeceksin.”

[3] “Bu kahrolasıca yer benim.”

[4] “Yetim olduğunu bilmiyordum”

[5] “Geçen hafta hastanede bir genç kızı ziyaret ettim…”

[6] “Bunu nasıl yaparsın çocuğum, hayat değerli…”

[7] “Bunu şimdi biliyorum ama çok geç.”

[8] “Tanrım! O da mı uyuşturucu kullanırmış?”

[9] “Anlamıyorum. Her ülkede uyuşturucu problemi var”

[10] “Bizde aile bağları güçlüdür. Çocukların her hareketini dikkatle izleriz…”

[11] “Bu beni kızdırdı. Lamı cimi yok, bu gözdağı vermektir.”

[12] “Bana bir borcun var”

[13] Eksik, tamamlanmamış

[14] Eski bir ruh, epey gelmiş gitmiş…