Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XXIX: Urgancı’dan Başbakan tercümanlığına

onlar artık burada oturmuyor -XXIX: Urgancı’dan Başbakan tercümanlığına

17
0
048-1ymem-koray_hale-onlar_orda_29-cavit_kurnek_-_hale_koray_-_huseyin_coskuncay

“Yıllar nasıl da geçiverdi” denir ya birgün durup dururken.

Kanunlu udlu bir şehnaz bûselik makam gözlerden sel gibi yaş döktürür hiç yoktan.

Sonra kalkılır koltuktan işe koyulur insan.

İçin için söylenir:  ‘İşte geldim gidiyorum, şenolasın Halep şehri’

İşte öyle.

Urgancı günleri komik ve acıklı hikayeleriyle hep yaşayacak bende.

Artık fotoğrafları bile kalmayacak o insanların belki.

Benim de.

Ama şimdi burdayım.

Olanları kayda almak için kullanılmalı kalan zaman.

 

***

2009 olmuş bile yıllardan..

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tercümanı grip olmuş.

Büyükelçi, yerine benim tercümanlık yapmamı rica ediyor.

Kabul.

Severim Büyükelçimiz Faruk Loğoğlu’nu.

Eh, Başbakana da sempatim var.

Neticede 12 Mart-12 Eylül mağduru olan herkes gibi darbecilere kafa tutması hoşuma gidiyor.

Marriott Otelde  Başbakanın Amerikalı ve diğer yabancı gazetecilere yapacağı konuşmayı İngilizce/Türkçe eşzamanlı olarak çevirmem isteniyor. Küçük ve loş bir locaya alıyorlar beni. Elektronik aygıtlar herşey hazır.

Yüksekçe bir kürsüdeki Tayyip Bey’i ve yanındaki Egemen’i görebiliyorum ama seyirciyi göremiyorum oturduğum yerden.

Başbakan konuşmaya başlıyor.

Söyledikleri kolayca tercüme edilebilecek şeyler.

Nezaketli, dostane klişeler.

Sonra soru/cevap kısmına geliyoruz.

Gazeteciler soruyor : “Your excelency…”

Sorulan soruların çoğu Türkiye’de  laik / askeri yapının sultasındaki dindarların mağduriyeti üzerinde.

Başbakan da “Çocuklarının dini inançlarına aykırı bir şekilde okullara sokulmadıkları için Amerika’da okuduklarını” söylüyor.

Sanırım kızların türbanlı olarak üniversiteye girememesinden söz ediyor.

O anda hem düşünüp hem tercüme yapamayacağım için bu ifadedeki tutarsızlığı sonradan farkediyorum.

Erdoğan’ın sadece iki kızı var bu yasaktan etkilenen.

Oysa oğulları da ABD’de okuyor.

Diğer tuhaflık da, bir ülkenin iktidar partisi başkanı ve başbakanı kendi ülkesini bir başka ülkede, yabancı gazetecilere kötülemesi.

Neticede sen baştasın şimdi.

Neyse o şikayet ettiğin şey, önce kendi ülke gazetecilerini topla anlat.  ”Bakın arkadaşlar bunlar bunlar çok yanlıştır. Değişmesi lazım” de.

Ben ülkesini yabancı ülkelerde şikayet eden ‘solculara’ bile pek sıcak bakmadım.

12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra sürgündeki bazı insanlar yaptı bunu.

Biliyorum iyi bir şeydi.

Doğru olandı.

Dünyaya duyurmak gerekiyordu.

Benimki anaç bir koruma duygusu.

Artık yerinde yeller esiyor.

Artık yerin kulağı da duysun istiyorum.

Yine de Hrant Dink’i her zaman en delikanlı muhalifi olarak gördüm ülkemin.

‘Soykırım’ sözünü yalnız Türkiye içinde -ve hayatı pahasına- kullandı Hrant.

‘Road less travelled’ 1 seçenlere boynum kıldan incedir.


Recep Tayyip Erdoğan konuşmasını bitirdikten sonra çok alkışlandı.

Demokrasi kahramanı.

Bu hikâyeye ben de kısmen inanıyordum o noktada.

Sonra, Başbakan anlayamadığım, çeviremeyeceğim bir şey söyledi : ”Bizde bir âdet vardır… Diş kirası isteriz… Sizi de Türkiye’ye bekliyorum misafir olarak” dedi.

‘Diş kirası’ mı??? O ne ya? dedim ama durup düşünecek zaman yok.

‘Tooth rent ya da tooth lease’ diye çevrilmez.

O zaman karineten bunun “Siz de bizim misafirimiz olun Türkiye’de” demek olabileceğine hükmettim ve : “We would like to reciprocate your hospitality” diye kıvırdım..

Alkışş…

Bunu yaparken başbakanın mikrofonundan kulaklığıma gelen şu sözleri dikkatimi çekti: “Hadi bakalım Egemen, senin tercüman hanım bunu da çevirsin göreyim onu”

Açıkçası bu son derece sakil bir şey.

Yani beni orda, o minicik karanlık locada kim bilir, kim tanır ki?

Yanlış çevirsem ya da çeviremesem kaç yazar.

Neticede ben senin ağzından çıkanları İngilizce kulaklara aktaran bir aracım. Benim söylediğim anlamsız ise bunu “tercüman yanlış çevirdi” diye algılamaz ki dinleyici. “Acaba bu adam ne demek istiyor” diye merak eder.

O gece eve döner dönmez Profesör İlhan Başgöz’ü aradım. Türkçe, Türk edebiyatı, Türk folklörü üzerinde efsane isimdir Dr. Başgöz.

Üstelik de benim dar-ı dünyada ağabey dediğim iki insandan biridir.

Diğeri de, şimdi Çeşme’de yaşayan hikâyeci, fotoğraf sanatçısı, ressam Cavit  Kürnek.


Kız kardeşim, ben ve Cavit Kürnek. 67 yılı olmalı.

Yanımızdaki delikanlı Hüseyin Coşkunçay. Cavit ağabey şimdi profesör olduğunu söyledi.

Cavit Kürnek, lise son sınıftayken tanıdığım sanatçı grubu arasında,  dürüstlüğü, zarafeti ve sanatkarlığı ile olduğu kadar çalışanların haklarını savunan bir eylemci olarak da beni etkilemiş, TİP’e girme konusunda bana esin kaynağı olmuş bir insandır.

Yıllar sonra ‘sosyal medya’ sayesinde onunla Seferis’in Evi’nde buluştuk Urla’da.

Yanında çok sevdiğim kızkardeşi Cavidan da vardı.

İlhan Başgöz hoca, bu saatte yatağından kaldırdığım için biraz homurdandı ve ”Biraz sonra seni ararım Hale” dedi.

İlhan hoca ‘diş kirası’ sözünün 11. yüzyılda İçanadolu’da, zenginlerin,  evlerindeki şölene davet edildiklerinde icabet eden misafirlere giderken verdikleri küçük bir armağan için kullanıldığını anlattı.

“Bana şeref verdiniz, bu da andaç olsun” anlamında sembolik bir hediye.


Sanırım Tayyip Bey bunu bir yerden duymuş ve ne olduğunu anlamamıştı.

Kültürel alt yapısı sağlam bir lider çevirmeni zor durumda bırakacak bir deyim kullanmaz.

Hele ne olduğunu bilmeden.

Bir kaç yıl sonra bir grup parlamenter gelmişti.

Aralarında konuşurlarken “Bir tercümanın, Başbakanımızın kullandığı bir deyimi tercüme etmekte nasıl zorlandığı”ndan söz ediyorlardı. Marifetmiş gibi.

Gazeteler yazmış.

“O tercüman bendim” dedim.

Ve sordum ‘Diş kirası’ ne demek diye.

Hiçbiri  bilemedi.

Ben o zaman İlhan hocadan öğrendiğimi anlattım.

Konu kapandı.

Daha önce beraber çalıştığımız Egemen de beni tanımazlıktan geldi.

Ali Kırca tecrübesi nedeniyle buna şaşmamıştım.

Bir zamanlar “Hale abla, Hale abla” dediği insanı, Başbakanın yanına oturunca  neden  tanımaz insan diye merak bile etmedim.

Egemen Bağış’ı bir arkadaş vasıtasıyla tanıdım.

Cem Toker diye bir tercüman varmış benim gibi ABD Dışişleri Bakanlığı sözleşmeli elemanı.

Bu Cem Toker Türkiye’de parti kurmuş.

Amerika’da çalışan birinin Türkiye’de siyasi parti kurması nasıl oluyor pek anlamamıştım meraktan takıldım arkadaşımın peşine.

Arkadaşım, Cem’in başkanı olduğu Liberal Demokrat Parti’nin yayınlarını alacaktı Cem’den.

Parti’ye de bağışta bulunacakmış.

Alexandria ilinin Old Town olarak bilinen semtinde bir kahvede buluştuk.

Cem’in yanında sessiz sedasız oturan, tıkız, saçları zamansız dökülmüş genç adamı Egemen Bağış olarak tanıştırdı Cem bize.

Daha sonra Egemen de, benim gibi sözleşmeli tercüman oldu ABD Dışişleri Bakanlığına.

Kendisiyle  bir görevde karşılaştım.

Daha önce Beyhan adında güzel ve tatlı bir tercüman kızla tanışmıştım.

Kocasını anlattı durdu. ”Çok zekidir” dedi.

Beyhan’a göre bu zekanın en iyi belirtisi, Egemen’in çevresindeki en kötü insanla dostluk tesis etmesiymiş. Böylece o insanın kendisine zarar vermesini engeller, onu hasım olarak tasfiye edermiş.

Bu iyi bir hayat taktiği olabilir ama bana uymaz hiç.

Çünkü ben duyguları suratında reklam afişi gibi yazan insanlardanım.

Kötüyle dost olacağıma, dostmuş gibi yapacağıma, ondan gelecek kötülüğü göğüslemeyi yeğlerim.

Akılsızlığımdan değil, başka türlü olamayacağım için.

Bu güzel kızın sözünü ettiği kocanın Egemen Bağış’ın hanımı olduğunu sonradan öğrendim.

İkinci defa aynı görevde buluştuğumuzda Egemen de bizimleydi.

Egehan adında çok tatlı bir bebekleri vardı. Oniki aylıktı.

İlk doğum gününü kutladık kaldığımız otelde.

048-1ymem-koray_hale-onlar_orda_29-egemen_bagis

Fotoğraf o günün anısı.

Ondan sonra sık sık karşılaştım karı koca Bağışlarla.

İkisini de pek sevmiştim.

Özellikle Egemen hemen herkesle çok iyi ilişkiler kurmaya özen gösteren bir insan olduğu için kolaydı onunla arkadaşça ilişkiler kurmak.

Bir gün arabama birisi çarptı.

Oteli arayıp ona “Gecikeceğim işe diye” haber verdim.

Hatırlıyorum ilk sorusu “Sana bişey olmadı ya Hale abla?” olmuştu.

Oysa kiralık arabayı paylaştığım diğer tercümanın aynı habere ilk tepkisi “Arabaya bişey oldu mu?” olmuştu.

Araba sigortalı.

Olsa ne olacak ki?

Küçük bir ayrıntı ama bu bana Egemen’in insana değer veren, başkaları umurunda biri olduğunu düşündürdü o zaman.

Daha sonraki karşılaşmalarımızda -özellikle eşi Beyhan’ın- biraz agresif, iddialı, rekabetçi olduklarını farkettim.

Ben bunu bu kuşakta sık sık gözlemledim.

Önce ben!  ”I, me, myself”. (Ben, bana, kendim)

Bizim kuşak gibi paylaşmayı, birbirlerini desteklemeyi bilmiyorlar.

Bunu olumlu birşey olarak görmeye çalıştım tuhaf gelse de.

Amerikanvari bişey.

Yanındakileri dirsekleyip öne geçmek, sivrilmek, rekabet…

Gerçi Amerikalılar grup olarak çalışırken ‘ekip ruhuna’ oldukça sadıktırlar.

Kör rekabete girmezler fazla.

Bir iki defa kendilerine sitem ettim başkalarını ezip geçmeye çalışan davranışlarıyla ilgili olarak. Beyhan tamam ama Egemen aramızdaki en iyi tercüman değildi.

Çok klikleşme vardı anladığım- ya da anlayamadığım- kadarıyla bu tercümanlar arasında.

Cem Toker en kıdemlimiz olarak kendisini otorite olarak görüyor.

Ben onunla hiç çalışmadım ama başkalarının anlattıklarından “ya Cem’in klanında olursun ya da hâlin yaman” sonucu çıkarmaya başladım.

Egemen, Cem abisinin kıymetlisiymiş.

Onun ABD Dışişlerine tercüman olarak girmesi de Cem Toker’in referansı ile olmuş.

Başbakan’ın  ABD’ye  yaptığı ziyaretlerden birisinde Egemen’i gördüm televizyonda.

2002 seçimlerinden sonra da yine televizyonda, TBMM’de gördüm. Herhâlde tercüman olarak çağırdılar diye düşünürken İstanbul milletvekili seçildiğini işittim.

Oldukça şaşırdım.

New York’ta  bir tercüme şirketi vardı.

Bildiğim kadarıyla  ‘Community College’ adı verilen dört yıllık üniversite lisans okullarından birinden mezundu. (The Baruch College of The City)

Biyografisinde lisansüstü eğitim yaptığı ve New York Üniversitesinden mezun olduğu yazılı.

Olabilir. Ayrıntısını bilmiyorum.

Beyhan çok hızlı ve dikkatli bir çevirmendi.

Makyaj konusunda çok bilgiliydi.

Bana makyaj yapmayı öğretmeye çalıştı. Başaramadı. Buna çok güldük.

Egemen’in New York’ta özellikle Ülkü Ocakları üyeleriyle Türk Günleri filan düzenlediğini biliyorum.

Fakat bu siyaset icabıydı sanırım.

Egemen’in  bu görüşte biri olduğu izlenimi hiç olmadı bende.

O sıralar New Yok’ta Ülkü Ocakları epey şamata yapıyordu.

Türk iş yerlerinden haraç aldıkları söylentileri vardı. Sonra sindiler.

Amerika’da böyle kanunsuzlukları becermek kolay değil.

Bir avukat ordusu besleyen çok güçlü örgütler altından kalkabilir kanunsuz işlerin ancak.

Egemen o sıra New York’ta Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu başkanıydı.

Bende oldukça makul, liberal bir insan izlenimi bırakmıştı hep.

O nedenle Gezi olayları sırasındaki açıklamalarına bir anlam veremedim hiç. “Taksim’deki olaylara katılan herkesin terörist muamelesi görmesi gerektiği”ni nasıl söyleyebilir Amerika’da büyümüş bir insan.

Hele yolsuzluk  soruşturmalarında adı geçmesine gerçekten üzüldüm.



1 Robert Frost’un şiiri.

”Two roads diverged in a wood, and I —

I took the one less traveled by,

And that has made all the difference.” 

Bir ormanda  ikiye ayrıldı yol
Ve ben az gidileni seçtim.
Bütün farkı yarattı bu da.