Ninemin rüyasında Allah’ı görüp birkaç ay sonra ölmesinden önceki en son anım bir yılbaşı gecesine ait.
Bizim evde toplandı komşular.
O minicik apartmana nasıl o kadar insan sığdı anlamadım.
Ninem birkaç gün öncesinde evde Noel dekoru yapmıştı.
Pamuklarla sehpaların, büfenin üzerine kar yağdırmıştı.
Çok güzel bir masa kuruldu.
‘Bir kuşsütü eksik’ dedirten cinsten.
Herkes yapmayı en iyi bildiği yemeği getirmiş.
Midye tavasından kalamarına, çerkes tavuğundan tatar böreğine kadar.
Yoksul insanların ziyafetleri ilginçtir.
Kırk yılda bir zenginler miş gibi kendilerini kandırmayı severler.
Biraz 1987 yapımı Babetta’nın Ziyafeti filmindeki gibi bir sofraydı bizimki.
Herkesin mutlu olması mecburiydi.
Olduk da.
Ben rulet oynamaktan nefret ederdim yılbaşı geceleri. Çünkü herkese bir al, beş al hepsine al çıkarken bana hep bir koy, beş koy gelirdi rulette.
Onun dışında bir sorun yoktu.
Değişikti.
Ninem votka içip sarhoş oldu ve tabakları yere atıp kırdı.
Rumlardan kalma bir adetmiş.
Ben de, yalnız yılbaşı sofrasında taddığım pastırma ve kaşar peynirine iyice kaptırmıştım kendimi.
Bitecek korkusuyla tıkındım da tıkındım.
Sonra yanımda birisi ‘katık etsene’ dedi.
Bunu iyi bilirdim ama kimse görmez sandım herhalde.
Hiçbir yanlış iş (!) gizli kalmazmış.
Gece ilerledikçe kahkahalar, sarhoş muhabbeti de yorulmuştu.
Bir ara Tasvir abla ile terzi Şeref abi ortadan kayboldu.
Tasvir abla hani şu vücudu çenesine kadar kıllarla kaplı icra memuru Ömer abinin nikahına alarak ‘namusunu temizlediği’ hayat kadını. Fırlama Şükrü’nün anası.
Şeref abi ise takma memeli Mediha aplamın kocası. Bana günlerce okul çantasını taşıtan Erkan’ın babası.
Ninem faka basmazdı kolay kolay.
İşkillendi.
Mediha ablaya “Meduş git kız bak bakalım seninki ne yapıyor” dedi.
Mediha abla nineme hayrandı. Ona göre ninem ne dese vardı bir hikmeti.
Hemen kalktı ve birinci kattaki evlerine gitti.
Orda ne gördü bize hiçbir zaman anlatılmadı ama Tasvir abla ile Şeref abinin, Mediha hanımların evinde yakalandığı anlaşılmış oldu, Meduş aplanın attığı ‘canhıraş’ çığlık işitilince.
Tasvir hanım ile Mediha hanım bir daha hiç görüşmediler, tahmin edeceğiniz gibi. Dip komşu olmalarına karşın.
Oğulları Erkan ve Şükrü’nün de birbiriyle konuşması yasaklanmıştı.
Ninemin sevgiyle andığım antikalıklarından birisi de soframıza hep bir boş tabak koymasıydı. Boş iskemle ve boş tabak. Sofra kurulurken unutsak hemen hatırlatılırdı bize. Kimeydi bu boş servis? İlk geldiğimiz zaman sormuştum, o da “Hızır Aleyhisselâm için” demişti. Bir zaman hep bekledim bu adamı misafir gelecek diye. Oldum olası severim misafiri. Çok sonra bunun Ortadoğu folklöründeki Hıdır veya Hızır (Arapça: al-Khiḍr “Yeşil adam”), Kuran’ın Kehf suresinde de Allah katından kendisine bilgi ve hikmet verildiği ifade edilen bir karakter olduğunu öğrendim. Genellikle İlyas ile anılır ismi ve Grek ve Romalılardaki baharın kutlanması şenliklerinin, İslami versiyonu olan Hıdrellezi ile ilintilenir. Mahmut Erol Kılıç; İdris, İlyas ile Hızır’ın aynı kişiliğin değişik zaman ve mekânlarda aldıkları farklı isimlerden ibaret olduğunu, bu kültürün eski Mısırda Toth, İbranilerde Enoch, veya Yunanlılardaki Hermes kültü ile özdeş olduklarını düşünüyormuş.
Herşey bir kenara, bizim Hızır hiç gelmedi akşam yemeğine.
Sonraları bunun ola ki karnı aç, yoksul biri kapıyı çalarsa diye kitabına uydurulmuş enfes bir yalan olduğunu anladım.
Bir süre bu geleneği kendi evimde sürdürmeye başladım. Ama insanlar dalga geçince bıraktım.
Zaten artık kimse kimsenin kapısına öyle çatkapı gelmiyordu artık.
Moderen çağlara erişmiştik.
***
Ama ben bir evin kapısını çaldım öyle bir gece.
İstanbul Hukuk Fakültesine girmiştim.
Annem, babamın, memleketi olan Adapazarı’na (şimdi Sakarya) yerleştiğini öğrenmiş.
Bana “ille gidip babandan yardım isteyeceksin” diye baskı yapıyordu.
Üniversiteye gitmeyi çok istiyordum.
67 yılı olması lazım.
O yıl Deniz Gezmiş’i de tanıdım.
Uzaktan.
Benden yaşça küçük olmasına karşın, o ikinci sınıftaydı o zaman.
22 Kasım 1967’de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Amerikan bayrağını yakmıştı, Aşık İhsani ile beraber.
Tutuklanmışlardı.
Sanırım o zaman o da TİP üyesiydi.
1968’de üniversite işgallerinde başı çekiyordu. Birkaç defa Hukuk kantininde karşılaşmıştım.
Ben pek itibar etmiyordum öğrenci eylemlerine.
Biraz korkaklığımdan ve bir an önce bir baltaya sap olma telaşımdan, biraz da öğrenci hareketleriyle Türkiye’de düzenin değişebileceğine duyduğum kuşkudan.
TİP’li gençler önce FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) kurdular.
Aralarında Deniz ve Necati’nin de olduğu DÖB (Devrimci Öğrenci Birliği) kuruldu. Sonra DİKÖB oldu bu örgüt. Devrimci İşçi Köylü Öğrenci Birliği. Bazen kıskançlığımdan hafif alaycı “Hanginiz işçisiniz hanginiz köylü üleyin?” diye sataşıyordum Necati’ye.

Deniz Gezmiş üniversiteye müracaat vesikalık fotoğrafı
Deniz yakışıklı bir çocuktu.
Vakur.
Gözleri çakmak çakmak.
Herkeste hiç sebepsiz saygı uyandıran.
Lider doğan insan tipi.
İdamında hazır bulunan bir sivil polis (Necati’nin Eleşkirt’ten çocukluk arkadaşı) anlatmıştı çok sonraları.
“Neco, komünist momünist ama babayiğit oğlandı bu Deniz”
Darağacına nasıl dimdik yürüdüğünü görmüş.
Birinden işitmiş de olabilir.
Bizi evlerine götürdü sivil polis çocukluk arkadaşı Necati’nin.
Karısı lohusa.
Yeni doğmuş bebecik ishal olmuş.
Su vermiyorlar ishal kesilsin diye.
O kadar bilgi yoksunu ikisi de.
Tersine, ishal olana çok çok su verilir…
Hem vücut su kaybettiği için hem de bağırsaklardaki mikropları temizlemesi için. “Dizanteri yüzünden ölen bebelerin pek çoğu susuzluktan ölür” demişti bir doktor arkadaş.
Saf saf bize, öğrencilerin arasına nasıl öğrenciymiş gibi karışıp, onları MİT’e gammazladığını da anlatmıştı bu çocuk.
Necati’nin o öğrencilerden biri olduğunu bile daha kavrayamamıştı.
Çünkü 12 Mart darbesinden hemen önce biz İngiltere’ye atmıştık kapağı.
Çocuk da Necati’yi yıllar önce Elekşirt’te aynı sıpa üzerine bindiği arkadaşı bellemiş, kendi merceğinden anlatıyordu olanı biteni.
İronik olan, çocuğun Kürtçe ismini kullanamayan bir Kürt olmasıydı.
Deniz Gezmiş öylesine iyi yürekli, dürüst, akıllı bir delikanlıydı ki hani Türkiye ihtilalci bir gerilla kadrosuyla hakkaniyetli bir rejime dönüştürülebilecek yapıda, kenarda köşede kalmış bir latin ülkesi olsa, gözümü kırpmaz onu lider seçerdim.
Dr. Ernesto Che Guevera gibi.
Oğlumuzun adını Ernesto Che Guevera koyamayacağımız için Deniz koyduk.
Kızıldere’de THKP-C rehinelerinin, baskın yapan askerler tarafından mı yoksa rehine alanlar tarafından mı öldürüldüğü hiçbir zaman bilinemeyecek.
Ama Mahir’in daha önce, polis peşindeyken İstanbul, Maltepe’de bir eve sığındığında 14 yaşında bir kızı rehine alma olayı var.
Deniz Gezmiş böyle şeyler yapmazdı gibi bir duygu vardır içimde hep.
Ondan belki de, Murat Belge’nin, bir yazıda Deniz ve arkadaşları için “Bu çocukların ne yapmak istediklerini hiç anlamadım, yaptıklarını onaylamadım ama sevdim ben bu çocukları” demesini iyi anlıyorum.
Mahir Çayan’a inançları için ölmeyi ve öldürmeyi göze alan her ölmüş insana duyduğum, duyacağımdan öte saygı duyamıyorum.
İngiltere’deydik Mahir’lerin öldürüldüğü haberini aldığımızda.
Oğlum Deniz’in doğmasına beş ay kalmış.
Elim ayağım tutmaz oldu.
Perişan olduk.
Niksar’ın fidanları, koyverin gidenleri..
Tokat bir bağ içinde, gülü bağban içinde.. (bardak içinde diye de duydum bu türküyü)…
Sevdiğim onca şeyin yöresi.
Ve Kızıldere’de öldürülen gençler.
Bugün bile fotoğraflarına bakmayı götürmüyor yüreğim.
Onların delik deşik vücuduna nasıl bakabildi jandarma bilemem.
Ama bir de işin öteki yüzü var.
Bu DEV-GENÇ – THKP-C hareketi ne kadar devrimciydi?
Ya da bu devrimcilik iyi, erdemli bişey miydi gerçekten?
Sembollerin, kutsalların perdesini filan biraz aralayıp bakalım.
Neden devrim yapacaktık?
Erdemli, sömürüsüz, hakkaniyetli, halkların kardeşliğine adanmış bir toplum biçimi kurmak için değil mi?
Peki Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Dev-Genç Yönetim Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, THKO’dan Cihan Alptekin, Fatsalı Nihat Yılmaz, öğretmen Ertan Saruhan ve Ünyeli Ahmet Atasoy, iki İngiliz (35 yaşındaki Gordon Banner ve 45 yaşındaki Charles Turner) ile bir Kanadalı (25 yaşındaki John Law) radar teknisyenini NATO üssünden neden kaçırdılar?
Kendilerini Kızıldere’de bekleyen Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, SBF Öğrenci Derneği yöneticisi Sabahattin Kurt, THKO’dan Kürt kökenli Ömer Ayna ve Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü’ nün kurucusu olarak aranan Üsteğmen Saffet Alp (Bu arada Cihan Alptekin ve Ömer Ayna THKO’ lu; diğerleri THKP-C’ li imiş), iki İngilizi dağa kaldırınca neden devrimcilik oluyordu bu?
Hımm?
Aynı işi dinci ya da ülkücü bir grup yapsa ‘eşkiyalık bu’ demez miydik?
Sonra bu insanlar, kimseye bir zararı olmayan o iki İngiliz telsizcinin gözünün bebeğine baka baka kafasına kurşun sıkınca, (tabi, eğer böyle olduysa olay, gerçek hiç bir zaman ortaya çıkmadı) bu neden cinayet değil de emperyalizmle savaşmak oluyor?
Üstelik yaptıkları işin bir şeye yaramayacağını, Deniz’lerin serbest bırakılmayacağını biliyorlarmış.
Bir yerde okudum : Evdeki bir sohbet sırasında Hüseyin Gümüş sormuş: “Sabahattin ne dersin, devrimi görebilecek miyiz?”
Sabahattin Kurt : “Ne devrimi görmesi, altı ay yaşarsak iyi…” demiş.
Yani öleceklerini biliyorlar.
İşin çıkmaz sokak olduğunun farkındalar.
Ama yine de iki telsizciyi ve İsrail elçisini katlediyorlar.
Ben sizin devrimciliğinize neden ve nasıl güveneyim ki.
Nasıl inanayım daha erdemli, adaletli bir Türkiye yaratacağınıza.
Olmaz!
İktidara gelince, bir şeye kafanız kızıp benim kafama da bir kurşun sıkmayacağınızı ne bileyim. De mi ama?!
Tabi bunu diyemedim kimselere o zaman.
Ödlekliğimden.
Biraz da ölünce insanlar, boynumuz kıldan incedir ya, işte ondan.
Onlar çürüdü gitti toprak altında. Biz burdayız. Suçluluk duygusu var.
Şair arkadaşım Ali İhsan Özeren’e boşalttım kalbimin cerahatını bir geceyarısı…
O biraz yatıştırdı beni.
Güzel bir şey söyledi. Aynen alıyorum :
“Sorun şudur daha çok… Bazan bazı şeyler tarihe başka türlü ait olur… Öyledir ki… Kızıldere, her şeye rağmen solun masumiyetine başını yaslamış o güzel ölü çocuklardır Hale’ciğim…”
Evet bunu kabul etmeliyim.
O yıllarda Mustafa Kemal hareketi ‘devrimci’ bağımsızlık hareketi olarak yüceltilirdi. Mustafa Lütfü Kıyıcı adında biri Kemalizm ve 68’li olmak yazısında bunları yazıyor :
//Atatürk’ün “Bağımsızlık ve Özgürlük benim karakterimdir”, belgisini önemsiyor ve içerik kazandırmak istiyorduk. Bu Bağımsız Türkiye sloganımıza da paralel bir tavırdı. Ve ayrıca zaten çoğumuz anti-emperyalist bir yapıdaydık ve Kemalizm’in bu yönüne önem veriyorduk.//
O sıra ANT ve Türk Solu dergilerini okuyoruz hepimiz.
Bir de Dr. Hikmet Kıvılcımlı adında bizden önceki kuşaktan bir komünist vardı.
Çok öfke dolu biriydi.
Kitapları elden ele dolaşıyordu. Halk Savaşının Planları ve Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, kitaplarını okumaya çalıştım ama üslubu çok dolambaçlı geldi. Bir türlü konsantre olamadım.
Oysa bir çoğumuz ezberlemiş gibiydi.
Benim sevdiğim kitabı Türkçe’nin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz oldukça kafama yatmıştı.
Yine de öyle azarlayıcı bir kesinlikte yazılmış olması irkiltti.
”Bizim gibi despotik devlet geleneğini aşıp demokratik bir toplum kuramayan toplumlarda; süblimasyon ve bir kahraman yaratma ihtiyacı ve buna yaslanma… devam edecek gibi görünüyor..” dedi bir doktor arkadaşım.
Belki de buydu mesele.
Devrimciliğimiz bile despotikti.
Hukuk Fakültesinden ayrılıp tekrar üniversite sınavlarına girdikten sonraya ait bu düşünceler.
Edebiyat Fakültesindeki yıllara.
O yıllarda sevdiğim bir TKP’li pek kimsenin tanımadığı Dr. Ziya Oykut adında bir göz doktoru idi.
Hayalimdeki mükemmel komünist.
İnsansever, ideologluk taslamaz.
Muyanehanesine ne zaman gitsem kapısının önünde sırada bekleyen bir yığın yoksul insan olurdu.
Sanırım emekli maaşı olmasa zor geçinirdi.
Necati’nin babasını götürmüştüm ona.
Kayınpederimi.
Ameliyat etti ve para almadı.
Sonra o sıra öldürülen bir üniversitelinin cenazesinde karşılaştık.
Hep cenazelerde karşılaşmaya başlamıştık.
***
İstanbul Hukuk Fakültesine girdiğimi babama söyleyerek ondan destek alma planı çerçevesinde birgün otobüse atlayıp Adapazarı’na gittim.
Kışa hazırlanıyordu dünya.
Geceler kısalmıştı.
Otobüs yolculuğunu oldum olası sevmem.
Adapazarı’na vardığımızda ikindiydi.
Elimde yarım yamalak bir adres vardı.
Ara tara bulamadım babamın evini.
Karakola gideyim bari dedim.
Karakolda babamın kim olduğunu ve nerde oturduğunu anlattım.
Cevat amcam varmış. Emekli subay. Onu tanıyan bir memur “Ben biliyorum, götüreyim hanım kızımızı” dedi. Sonra (nedense) sivilleri giyinip önüme düştü.
Babamın evine gittiğimizde saat kaçtı bilmiyorum ama hava iyice kararmıştı.
Babam üveyannem ve oldukça büyümüş olan kardeşlerim Hüsnü ve Selma’yı gördüm.
Polis beni bırakıp gitti.
Bir kardeşim daha olmuş meğer.
Şeyda koymuşlar adını.
Boncuk gözlü şipşirin bir bebecik.
Gelinlik fotoğrafı gümüş çerçevede duran bu kardeşimi ne yazık ki doktor çıktıktan kısa bir süre sonra kanserden kaybettik.
Fakat lise öğrencisiyken kendisini tanıma fırsatım oldu.
Bana oldukça soğuk davrandı ev halkı.
Çocuklar hariç.
Hüsnü yanıma gelip “Burda kalacaksın de mi?” diye kucağıma oturdu.
Selma da uslu uslu elimden çantamı alıp bir kenara yerleştirdi.
Konuştukça oraya gelmemin ne büyük bir hata olduğunu anlıyordum.
Babam kendisinden para yardımı isteyeceğimi hissetmiş ve bunu kabul etmeyeceğini peşinen bildirmişti.
Üveyannem de bir yığın yokluk muhabbeti yaptı.
“Üç çocuğumuz var. Maaşımız ile kendimiz zor geçiniyoruz” filan dedi.
Daha sonra Selimiye’de Kızkulesi’ne bakan üç odalı bir daire ile başka birçok emlak edindiler.
Bana ayda küçük bir destek vermemek için kendini parçalayan bu aile erkek kardeşim Hüsnü’yü önce İTÜ’de okuttu, sonra da Almanya’da lisansüstü eğitime gönderdi.
Aslında bunu kınamadım.
Demek kan bağı büyütüldüğü kadar önemli değil.
Sonradan başkalarından da işittim.
Mekansal beraberlik olmadığı zaman, kan bağı nedeniyle mevcut olması gereken yakınlık bitiyormuş.
Bir arkadaşım daha var, çok sevdiğim.
O anlattı.
Babası uzun yıllar sonra evine gelmiş.
Arkadaşım babasına ve onun yeni eşinden olan çocuklarına hanesini açmış, onları basmış bağrına. Yemiş içmişler. Sonra arkadaşım vakit geç oldu diye “Baba kardeşlerim burda kalsın, yarın gelirler” demiş. Babası da ”Yooo… Olmaazzz… ben kızlarımdan ayrı bir gece bile kalamam” demiş.
Kızın göğsüne ucu zehirli bir bıçak sapla daha iyi.
Bu kız bir ömür geçirmiş babasız.
İşte bu hayınlıkları vardır bazı babaların, anaların.
Ve bu yaraları alan küçük kız çocuğu kolay kolay büyümez.
Yeni sevgiler (sevgililer değil) bulmak, yeni bir aile kurmak zorundadır.
Başarırsa mesele yok.
İngilizcede ‘needy’ diye bir sıfat var. ‘Duygusal muhtaç’ diye çeviririm ben bunu.
İnsanlar doğal olarak, ailelerinden görmeleri gereken sevgi ve ilgiyi (hayvanlar için bile bu geçerli sanırım) göremezlerse büyük bir sevgi açlığına düşebilirler.
Hayatlarında doldurulamayan bir duygusal gedik oluşur.
Ya benim gibi durmadan arkadaş, sevgili edinmek isterler, ya da davranış bozuklukları gösterirler bu tür insanlar.
Narsist kişilik bozukluğunun başgöstermesinin bilinen nedenlerinden birisi bu.
Nedir narsist kişilik?
”Narsistik Kişilik Bozukluğu (NKB)” kendini sevmekten değil, özde kendini sevmemekten, kendini beğenmişlikten değil özde kendini değersiz hissetmekten veya kendine aşık olmaktan değil özde kendinden nefret etmeden kaynaklanabilen psikolojik bir bozukluktur. Daha çok erkeklerde görülen bu bozukluk, erkeğin cinsel yaşamında da sorunlara yol açabilmektedir.” diyor Dr. A. Cem Keçe.
Narsist kişinin özelliklerini şöyle sayıyor Prof. Ramazan Yiğitoğlu da :
Narsistler başkalarını dinlemez: Her şeyi bildiklerine inanırlar. Narsist bir kişi eğer bir kurumun üst yöneticisi konumundaysa yönetim toplantılarında, bir ya da iki ast elemanla yapılan toplantılarda hep o konuşur, diğerleri dinler.
Empati kurmazlar: Narsistlerde empati yani başkalarının ne hissettiğini anlama yeteneği gelişmemiştir. Son derece benmerkezci düşünürler.
Kendilerini her şeyden çok severler: Başarılarını, yeteneklerini abartırlar. Kendilerini farklı ve özel bir kişi olarak algılarlar.
Eleştiriye kapalıdırlar: En dostça eleştiriden bile rahatsız olur ve kendisini eleştirenleri düşman kabul ederler.
Vefasızlık ve nankörlük normaldir: Kullandıkları kişiyle işleri bitince ona sırtlarını döner, vefasızca davranırlar.
İnsanlara değer vermezler: Her başarı onların eseridir. Her türlü başarı onun öngörüsü, zekâsı, oluşturduğu stratejisi, güç ve kararlılık sayesinde kazanılmıştır.
Zenginlik, başarı, güç, ihtişam ararlar: Devamlı takdir edilme, itibar görme, iltifat arayıp durma çabasındadırlar. Övgü, narsistlerin besinidir.
Amaçları, hayran kitlesi oluşturmaktır: Kendini beğenmiş kişilerdir ve muhatap aldığı kişiyi kendilerine hayran etmeye çalışır.
Hem kıskanır, hem kıskanıldığını düşünürler: Başkalarını kıskanır, başkalarının da kendilerini kıskandığına inanırlar. Kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf taraflarını kullanırlar. Son derece menfaatçidirler.
Onların yanında bir başkasının başarısından ya da olumlu niteliklerinden bahsetmeye başlar başlamaz sözünüzü keserler ve kendilerinin benzer durumdaki üstünlükleriyle övünmeye başlarlar.
Böyle birini tanımışsanız bilirsiniz, eksiği yok fazlası var bu listenin.
Benim tanığım narsist tipte, kızdırıldığı zaman tehlikeli olma özelliği vardır ayrıca. Kendisini reddeden, ona boyun eğmeyen insana karşı kırıcı, hatta kıyıcı olabilir.
Öte yandan, anne-baba-aile sevgisinin yeri doldurulmaz diye bir kural yok.
Bazen anneanne, babanne, nine, teyze, hala, analık hatta eş bu gediği pekala doldurabilir.
İnsanlar kan bağı olmayan kişilerle birlik, beraberlik kurup bütünleyebiliyor kişiliklerini.
Her anne-baba-aile sevgisinden yoksun insan narsist olacak diye bir kural da yok elbette. Kişilik bozukluklarının, bazıları biyolojik, pek çok sebebi var.
Ayrıca anne-baba-aile yakınlığından yoksun büyüdüğü halde mükemmel kişilik yapısına sahip insanlar da çok.
Dr. Scott Peck adında bir piskiyatristin yazdığı Road less Travelled (Rengin Özer tarafından Az Seçilen Yol olarak çevrilmiş Türkçeye.) kitabında böyle birinden söz ediliyor. Alkolik anne-babadan dünyaya gelen ve sürekli ailesi tarafından istismar edilen, ‘foster home’ adı verilen ‘koruyucu ailelerde’ ve islahevlerinde büyüyen bir adamın ne kadar düzgün bir kişiliğe sahip olduğunu anlatır Dr. Peck.
Öte yandan, mükemmel aile ortamlarında yetiştiği hâlde kişilik bozuklukları gösteren insanların sayısı da az değil.
Aynı koşullara farklı tepkiler verebiliyor insanlar.
Kendi adıma ben, çocukluk ve gençlik yıllarımda yaşadığım zorluklardan büyük yaralar almadan çıkabilmişsem, bunu arkadaşlarıma borçluyum.
Benim şansım, arkadaşlarım oldu hep.
Çok kaliteli insanlar tanıdım.
Elimden tutup yolumu bulmama yardım ettiler hayatta.
Bunu yaptıklarının farkına bile varmadılar üstelik.
Hep, her yerde çok iyi insanlar çıktı karşıma.
Hâlâ da çıkıyor.
O gece Adapazarı’nda da çok iyi bir insan belki de geleceğimi kurtardı.
Babamın evinde öyle sevgisiz bir ‘hüsnükabulsüzlük’ görünce, can evimden yükselen ‘çık git burdan bir daha gelmemecesine, bir daha düşünmemecesine’ diye bir çığlık işittim.
Sessizce aldım omuz çantamı kapıdan çıktım.
Ama itiraf edeyim ki hâlâ umuyordum babamın arkamdan koşup “Dur nereye? Bu saatte seni bir yere bırakmam, sabah gidersin” diyeceğini. Yoksa gece gece sokaklara atmazdım kendimi bilmediğim bir kentte.
Ne kadar gücenmiş olsa kalbim, aklım ‘kır kıçını, otur oturduğun yerde’ derdi. Sokak lambalarının sünepe ışığıyla aydınlanamamış sokakta yürürken arkadan yaklaşan ayak seslerini işitiyorum ve ‘Hah tamam, bak üzüldüler, beni geri çağırmaya geliyor babam’ diye bir kof umut..
Ayak sesleri yanımdan geçip gidiyordu, sesi çıkaran ayaklar üzerinde.
Yol bitti. Bir otobüs durağı.
Otobüs gelince bindim. Bir kenara oturdum.
Hava soğuk. Başımda el örgüsü bir bere.
Kollarım bacaklarım yok sanki.
Varlığımdan kuşkuya düştüğümüz anlar vardır. ‘Yaşıyor muyum, yoksa bu gövdeme sinmiş varlık başkasına mı ait’ dedirten.
Otobüs aynı durakları geçerek bir kaç tur attıktan sonra hangara yaklaştı. Şoförün vardiyası bitmiş. Bana “Küçükhanım bu son durak, siz nereye gidecektiniz?” diye sordu.
Biraz tuhaf bakarak.
Cevap vermedim.
Hemen otobüsten indim.
Durakta çevreye bakmaya başladım.
Tam olarak ne yapılır böyle bir durumda bilemedim.
Oysa problem çözmeye alışık olduğumu sanırdım.
Kızkardeşimle ne zaman bir açmaza düşsek hemen parlak bir fikir gelirdi aklıma.
Bu defa gelmedi.
Birden aynı otobüste olan bir adam yaklaştı yanıma.
“Bacım iyi misin? Yardım edebilir miyim, buralı değilsiniz galiba” dedi.
“Değilim” dedim ters ters.
Der demez, kimseye, hele hele yardım teklif eden birine terslenecek konumda olmadığım kafama dank etti.
Adam “Başınıza kötü bir şey mi geldi” diye sordu.
Bunun ne demek olduğu malumdu.
Biri kandırmış ‘bekaretimi almış’ (sanki en kıymetli şeyim o) ve beni sokak ortasında terk etmiş.
Türk filmlerindeki gibi.
“Yok, babamı görmeye gelmiştim” dedim. “Üniversite öğrencisiyim” (sanki bu beni aklayacakmış gibi geldi o an sokaklarda sürten bir kız olmadığım konusunda)
Adam kibarca “Öyle mi? Hangi üniversite?” diye dordu.
Sanırım utandığımı farketti ve bana bir kapı açtı
“İstanbul Hukuk” dedim biraz kararlı bir sesle.
“Aaa öyle mi, ben de ordan mezunum. Avukatım.”
Hımm n’apalım yani.
“Bu saatte burada ne yapacaksınız?”
“Bir otele gitmek istiyorum. Yarın sabah İstanbul’a dönerim. Otobüs yoktur şimdi”
Yanımda topu topu 50 lira var. Otel, otobüs… Ne diyorum ben?
Avukat “Babanız kim, nerde oturuyor, sizi oraya bırakayım isterseniz?” dedi.
“Yok olmaz.”
“O zaman gelin sizi ablamın evine götüreyim. Buraya yakın. Hava soğuk. Burada kalamazsınız sabaha kadar”.
O kadar üşümüş, gururu örselenmiş ve yorgundum ki artık başıma ne geleceği de pek umurumda değildi. Gelenden daha kötüsü gelemezmiş gibi geldi. Oysa gelebilirdi elbette.
Tecavüze uğrayabilir, öldürülebilirdim.
Ama o an umursayamadım bunları nedense.
Gençlik aptallıktır.
Şimdi olsa asla böyle bir riske girmem.
Babamın evine geri döner, kapıyı çalar “Sabaha kadar burda kalmam gerekiyor. Gidecek yerim yok, İstanbul’a otobüs kalkmıyor bu saatte” der. Girer bir köşeye oturur, açıp kitabımı okurum.
Sabah da kimse uyanmadan defolur giderim.
Adamın sorusuna: “Evet olur”anlamında başımı yukardan aşağı, aşağıdan yukarı kımıldattım.
Adam önde, ben arkada yürüyorduk karanlıkta.
Konuşmadan.
Adamın kötü bir niyeti olmadığını düşündüm.
Yılışmıyordu. Sululuk etmiyordu.
Hatta durumdan en az o da benim kadar rahatsızdı. ‘Nerden sardım başıma’ diyen bir sessizlik.
Çamurlara bata çıka bir açık alandan geçtik.
Ay ışıyordu.
Ev filan yok görünürde.
Sonra bir gecekondu geldi durdu yolun üzerine.
Kapıyı çaldı adam.
Kapı açılınca dünya yeniden anlamlı ve güzel bir mekana kesti birden.
Orta yaşlı, başı tülbentli, saçının görünen perçemi kınalı bir kadın kapıyı açtı.
”Aaa, sen misin, hoşgeldin…” dedi erkeğe.
Avukat girmedi kapıdan, kenara çekilip bana yol verdi. “Abla Tanrı misafiri getirdim sana” dedi.
Kadın hiç yadırgamadı. Sanki her gece yarısı, soğuktan titreyen, ebruli bereli bir kız girmesine alışkınmış gibi evinin kapısından.
Sonra avukat: “Yarın sabah 9’da gelir alırım hanım kızımızı, İstanbul yolcusudur. Bu gece sana emanet” dedi ve yine çamurlara bata bata yürüdü gitti.
Ev dört duvar ve iki pencereden ibaretti.
Sanki hâlâ inşaat hâlinde.
Yer sıkıştırılmış toprak. Döşeme yok.
Yerde iplik makine kilimleri.
Orta yerde bir kuzina.
Gürül gürül yanıyor.
Üzerinde bir tencere ve çaydanlık.
Yer minderleri sere serpe.
Minderlerin birinde sekiz yaşlarında bir oğlan çocuğu uyuyor.
Tek gözünü yarım açıp baktı. Sonra sıkıntılı bir kıpırtıyla uykusuna devam etti.
Bilmiyorum, belki başka bir zamanlardı o zamanlar.
Belki böyle bir şeyi bugün oldu diye anlatsa birisi ‘Hadi git ordan!’ deriz.
Ama o gece, adresi olmayan bir evde, hiç tanımadığım, hatta bugün ismini bile hatırlamadığım bu dezzem benim hikayemi dinleyerek ağladı.
Hikayemi anlattım hemen.
Çünkü öyle aşna fişne karışık bir işlere karışmış bir ‘kader kurbanı’ olmadığımı, derli düzgün bir hukuk öğrencisi (bunu da anladı, ‘kardeşimin mektebi ora’ diyerek) olduğumu, yıllardır görmediğim babamı görmeye geldiğimi ama beni iyi karşılamadığını, benim de gücenip evi terkettiğimi bilsin istedim.
Saygınlık tesis etmek istedim.
Başardım da galiba.
Sakinlemiştim artık. Tehlike karşısında insanda oluşan, ‘fight or flight’ (kavga et ya da tabanları yağla) tepkisini aşmıştım.
Sıcak bir mekanda iyi bir kadın ve uyuyan bir çocukla beraberdim.
Dünyanın kötülükleri, gecekondunun çivit mavisi boyalı kapısının dışında kalmıştı.
Güvendeydim.
Kadın hemen bana kuzinadaki tencereden bir tas çorba koydu.
Yoğurtlu, naneli, pirinçli çorba.
Çok lezzetli geldi. Acıkmışım.
Sonra çay.
Yer minderinde yatan oğlanı gösterip “Bu garibimi de anası bana bırakıp gitti” dedi. Hımm bir terkedilmişlik olayı daha… “Torun benim. Anası Almanyacı”. Oğlan bir defa daha kıpırdadı.
Üzerimdeki mantoyu çıkaracak kadar ısınmış, rahatlamıştım.
Sabah oldu. Avukat erkenden geldi.
Kadına “Hakkını helal et dezze” dedim.
Kısaca “Helal olsun güzel kızım. Allah zihin açıklığı vessin” dedi.
O kadar.
Avukat beni otogara götürdü.
Biletimi almak istedi.
“Yok sağol, param var” dedim.
Bu hikaye ne yazık ki burda bitti.
Bir daha ne o kadını, ne de avukatı gördüm.
Adapazarı’na da gitmedim bir daha.
Adı Sakarya olmuş.
***
Yıllar sonra Amerika’da eski içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş’in tercümanı olarak görevlendirildim. Köy Enstitülerinden yetişmiş, o da Adapazarlı bir hukukçu olan Güneş bana, Ankara Hukuk Fakültesine girdiği yılla ilgili şu anısını anlattı: Her nasılsa askerlik tecilini ihmal etmiş, askere alınacak. Fakat Hukuk Fakültesini de kazanmış. Askerlik şubesine gidiyor ve orda ‘iyi yürekli’ bir yüzbaşı ona “Bak Hasan akıllı iyi bir delikanlıya benziyorsun, hadi senin tecilini yapayım. Git okulunu bitir. Memlekete hayırlı işler yap” diyor. Güneş bu yüzbaşının, onun hayatında ne kadar önemli bir fark yaptığını sevgiyle, saygıyla andığını söyledi. O zaman ona söylediğim bir şey var: “Neden hep yolumuza iyi, dürüst, fedakar, sevecen birileri çıkmak zorunda. Neden onlarsız hayatımız alt üst olacak noktalara gelip dayanıyor. Yoluna böyle insanlar çıkmayanlara ne oluyor?”
Aziz Nesin de Böyle Gelmiş Böyle Gitmez kitabında (ki bu kitap Onlar artık burda oturmuyor’un yazılmasını etkileyen bir kaç kitaptan birisidir.), 1926’da Darüşşafaka’ya girmek için hazırladığı evraklarını Fatih’te bir umumi helada unuttuktan sonra iyi yürekli bir bekçinin bularak ailesine iletmesinin onun hayatında ne büyük bir dönüm noktası olduğunu anlatır.
Öyle bir düzen olmalı ki, bu ‘good Samaritan’lar (1) olmadan da var olabilmeli dara düşen insan.
Yok işte.
Belki de biz hep böyle birilerine güvenip, asırlardır bizi koruyan kollayan bir devlet aparatı talebinde bulunmamışız. Nasıl olsa birileri çıkar yardım eder bize en zor anda, en büyük çıkmazda.
Devlet vergi alır, bizi askere yollar, savaşlar, kıyımlar yapar, evlerimizi basar, kitaplarımızı un çuvallarına doldurup yakmaya götürür bellemişiz.
Şimdi düşünüyorum.
O gece yer minderinde benim hikayeme gözyaşı döken dezzem ölmüştür.
Ölenler ahiret diye bir yere gider mi gerçekten?.
Keşke gitse ve keşke ordaki bir gazeteye bir ilan verebilsem: ‘Beni hatırlar mısın bilmem ama… Yoğurt çorbanı çok özledim senin… Gel burda konuğum ol. Bahçede ceylanlar, sincaplar var, şahin uçuyor yücelerden… Ben o çorbayı pişirmeyi öğrendim. İstersen sana pişireyim’ desem.
Ne fantezi ama!
Madem bu mümkün değil, başka bir şey yapılabilir.
Bizim için birisi İngilizcedeki deyimle, ‘the extra mile’ (2) katetmişse ve o kişiye hayatınızın seyrini değiştiren bu iyiliğinin karşılığını vermeniz mümkün değilse, bir başkasını bulabiliriz başı darda. Ona yardım edebiliriz.
Benim başı sıkışmış insanlara yardım etmeye o kadar meraklı olmam, işgüzarlığım işte bundan.
Bana yapılan iyiliklerin bedelini ödüyorum sadece.
Bunu yaparken de hep Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil şiirindeki şu dizeler gelir aklıma :
“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele”
1 İncil’de sözü edilen İyi yürekli, herkese yardım eden Samiriyeliler.
2 İyi bir işi yapmak için üzerine düşenden fazlasını yapan kişi. İncil’de İsa ‘ Senden bir mil yol katetmeni isterlerse sen iki mil kat et”.” (Matthew 5:41,)



