Annemin evinde kalmaya başlamıştım artık.
Mektupçu mahallesi 188 sokak.
Teyzemin eviydi aslında, anneme kiralamış.
Evin bahçesi var.
Bahçede asma.
Dalyalar.
Kocaman bir yasemin ağacı.
Türkiye’ya ait özlediğim şeylerin bir listesini yapsam başında yasemin, fesleğen ve kadife çiçeği kokusu gelir.
Bir de denizden gelen yosun kokusu.
Kasımpatları da var bahçede.
Bir de o gelin buketlerine yerleştirilen, ortası sarı çubuklu yılanyastığı zambaklardan.
Ve selluka.
Sellukayı İzmir’den başka yerde görmedim.
Mor salkım gibi bukleli çiçekleri olan bir çardak bitkisi o da.
Farkı, sellukanın inanılmaz güzellikte bir kokusu vardır.
Yılanyastğından bir demet yapıp komşumuz Yıldız ablaya götürüken kapıdan geçen çingene “Satılık mı onlar kız?” diye soruyor. “I-ıhh, değil amca, Yıldız ablaya götürüyorum.”
“Başka varsa satın alırım” diyor adam.
“Yok ama, yarın olur”
O günden sonra cep harçlığımı yılanyastığı zambağı satarak kazanıyorum.
Yapmam gereken tek şey bolca sulamak.
Eniştem Tevfik bahçeye düşkünlüğüme çok sevinmiş.
Gübre gönderiyor at arabasıyla.
Uyanır uyanmaz bahçeye koşuyorum.
Bahçeye evden ayrı bir oda yapmışlar.
Yüklük gibi kullanılıyor.
Ama ben oraya gidip kitap okuyorum.
Pencereden içeriye dolan çiçek kokularını içime çekerek.
Ve pencereye inatla, sabırla ağ kuran örümceği seyrederek.
Bu evden çok memnunum.
Ninemi filan özlemiyorum.
Aşık olmak istiyorum.
Ama kime?

Bir sabah uyandığımızda eski Filips radyoda marşlar çalıyordu.
Hayırdır işallah.
Bayram değil, seyran değil.
23 Nisan da, 19 Mayıs da geçti çoktan.
19 Mayıs annemin doğum günüydü.
Çifte kutlama yapmıştık.
Günlerden Cuma.
Öteki Cumalardan farklı görünmedi.
Güz, bahar bitmiş, yaz yaklaşmış.
İzmir’e hep erken gelir yazlar ve geç gider.
Radyoda marş bitiyor bir adam : “Dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye’de Türk deniz, hava, kara silahlı kuvvetleri elele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket silahlı kuvvetlerimizin müşterek işbirliği sayesinde kansız başarılmıştır”diye birşeyler söyledi.
Arkadan da uzun bir konuşma.
Nato’ya Cento’ya bağlıymışız.
Ne olduğunu pek anlamıyorum ama ‘Eh iyi bari diyorum’ içim sıra.
Sonra hemen sokağa fırlıyorum.
Davullar zurnalar, horon tepmeler.
Ordu gençlik elele sloganları atıyor millet.
Milli Birlik Komitesi kurulmuş.
Celal Bayar, Menderes ve bazı bakanlar tutuklanmış.
Cumhurbaşkanı nasıl tutuklanır ki?
Yani ondan büyük biri olmalı bu tutuklayan polis.
Çocuk kafamın sorduğu sorular saçma sapan olsa bile, durumun saçmalığından kaynaklanıyor bu saçmasapanlık.
Yine de milletin davul zurnayla horon teptiğine bakılırsa iyi bişey olmalı.
Kapıdan çıkarken annem arkamdan bağırıyor “Bak sakın ha, ağzından bişey kaçırmayasın. Biz memur insanız, başımız derde girer!!”
Hay allah ya, ağzımdan kaçıracak bişey mi kalmış.
Radyo bangır bangır bağırıyor işte.
Devrim oldu dediler.
Bayram olacakmış bu gün artık.
Eh bir bayram daha işte, fena mı?
Sonra Yassıada Mahkemeleri başladı.
Mahkemeleri her akşam saat yedide radyoda yayınlıyorlardı.
Bu olayla ilgili anılarımı Sıvas, Madımak katliamından sonra yazdığım bir yazıda anlattım.
Yazı şöyle :
// “TARİHTEN BİR YAPRAK”
Demokrat Parti Dönemi.
Radyoda saatlerce Vatan Cephesine geçenlerin isimlerini içeren listeler okunuyor.
Sabırla bekliyorum…
Feridun Fazıl Tülbentçi’nin hazırlayıp, Orhan Hançerlioğlu’nun altın sesiyle sunduğu ‘Tarihten bir Yaprak Programı’nın başlamasını bekliyorum.
“286 yıl önce bugün…….”
Büyülü günleri çocukluğumun…
Politik görüşlerimiz, evdeki büyüklerinkine göbeğinden bağlı.
Menderes’i sevmiyoruz. Doğma büyüme Paşacıyız üç kuşak…
İflah olmaz, şifa bulmaz İnönücü…
Dünya yerinden oynar, bu değişmez.
Tabii ben de Menderes düşmanıyım, gizli gizli onu daha çok beğenmeme rağmen.
Büyükannem “kar kırmızıdır” dese inanırım.
“Menderes kötü” diyorsa vardır bir bildiği. Aslında umurumda da değil açıkçası.
Ben Orhan Hançerlioglu’nu hepsinden daha çok seviyorum. Sesi içimi ısıtıyor, bana kanat takıyor, zamanın rüzgarına veriyor kanatlarımı. Bırakıyorum kendimi… Kanatlar beni geçmişlere taşıyor. Akşamsefaları açıyor. Açtıkça kokular saçıyor. Hep bir yerleri, bir şeyleri özleterek. (Bu hep böyle, şimdi bile)
Sonra Yurttan Sesler Korosu.. Nida Tüfekçi yönetiminde…
“Suya iner tavşanlar…
Yine oldu akşamlar…
Benim vefasız yarim …
Nerelerde akşamlar…
Aman minnoş minnoş…
Canım minnoş minnoş..”
Minnoş diye de bir kedim var. Sokaktan bulunduğuna şahit lazım. Lepiska tüyleri, gri yeşil hareli gözleri ve gururlu duruşu ile cins mi cins.
Ve sonra 27 Mayıs.
Herkesler sokaklara… Davullar zurnalar çalınıyor… Halay tutanlar var… İhtilal oldu diyorlar. İyi birşey olsa gerek bu ihtilal, bunca çengiliğe, şıkırdıma bakılırsa.
Annem :
“Aman susun bizden duymasınlar biz askeriz” diyor. Aman anne… Sokaklarda davullarla bağıra çağıra söylüyor herkes…
“Olsun” diyor annem “ne olur ne olmaz.”
Menderes ve kabinesi tutuklanmış… Ordu idareyi ele almış… Nato’ya Cento’ya da bağlıymışız neyse ki. İyi bari.. Neden??
Bilmem?
Daha çocuğuz, seçimle işbaşına gelen insanların süngü ucunda ipe gönderilmesinin uygarlıkla çatıştığından filan haberimiz yok. Davul zurna çalıp horon tepiyoruz sokaklarda.
Ben zaten bekliyordum böyle bir şey… Bizim mahallenin çocukları “Bu fasula yedi buçuk liraya… Hem kaynasın hem oynasın” diye bir nakarat tutturmuşlardı. Pahalılık varmış.. .Menderes sebepmiş… Ben asıl, artık Vatan Cephesi’ne katılanlar listesini dinlemeyeceğime seviniyorum.
Bari “Tarihte Bir Yaprak”ı uzatsalar azcık.
Okul başladı. Unuttuk gitti Menderes’i filan. Hem zaten o değil miydi “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diyen. Doğru söze ne denir.
Nihariler eve gidince bir ıssızlık bir tenhalık çökerdi okula. Akşam yemeğinden sonra, mütalaadan önce Yassıada Duruşmaları… Hoparlörlerden Salim Başol’un vurgulu sesi duyulur…
“Sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerini aldılar. Müdafiler haazır…”
Günlerce sürdü bu garip ayin.
Sonunda idam cezalari verildi. İDAM… Günlük kullanımı olan bir sözcük değil. İyi ki de. İliklerine kadar üşütüyor insanı.
İdamlar Yassıada’da infaz edilecek.
Evci olduğumda koşa koşa nineme” müjdeyi” vermeye gidiyorum.
Ninem çok düşünceli. Menderes’i sevmediğini bilmesem üzgün sanabilirim. Benim sevincimi kursağımda birakan bir azarlama “Sus bakim, duymayım ağzından öyle şey bidaha… Ölüme sevinilmez, oh denmez …”
Ağzım şaşkınlıktan bir karış açık…
Bu kadına da yaranılmaz!
Menderes’i istemiyorduk. Sallandırdık ne güzel ipin ucunda… Yaşasın şanlı ordumuz, falan filan. Çalsın sazlar, oynasın kazlar.
Ama işte büyük hanım bundan da memnun olmamış… Ne beğendi ki bugüne kadar. Hıh. Alıp kitabımı kıvrılıyorum demir döküm kömür sobasının arkasına.
Aman bana ne…
***
Çok sonra anlıyorum o hayat dersinin değerini..
Ölüme sevinmek olmaz. Her ölenin ardından ağlayan bir seveni, arkada bıraktığı bir kırık gönül, bir yanık yürek var.
Ölüme “Oh” demek olmaz. O ölen bizden çok değerli bir şeyi çalıp kaçmış olsa bile…
Ama işte n’apim ben sıradan bir insanım.
Her sıradan adem kızı gibi kızar, gönüllenir, hınç bağlarım.
İçimde küllenmez ateşi, yanar gider bazı çalınmışlıkların…
Metin Altıok’un, Asım Bezirci’nin ve diger 33 demokrasi şehidinin.
Madımak Otelinin yangını küllenir, benim yangınım küllenmez. İçin için tüterim.
Ben sıradan bir insanım.
Onun için büyükhanımın öğüdünü unutup birden “Oh olmuş” diye bağırırken yakaladım kendimi 33 idam kararını duyunca.
Utandım.
Ama içimde, sanki ayak değtikçe sallanan iğreti bir taş yerine oturdu. Üstüne korkusuzca basarak geçip gittim.
Arada sırada kötü olabilmenin de bir rahatlığı, bir zincirden boşandırması var insanı…
***

soldan sağa: Mustafa Şerif Onaran, Metin Altıok, Nazlı Eray, Özel Kayatürk (Arabul), Cemal Süreya, Özdemir İnce / Hasibe Ayten‘in evinde (foto: Hasibe Ayten (?) )
3 Ağustos 1993’te sevgili arkadaşım Metin’in Pir Sultan kutlamaları sırsasında, Madımak Otelinin kundaklanması sonucunda yanarak ağır yaralandığını işittiğimde ona şu mektubu yazmaya baslamıştım :
“Sevgili Metin,
Senin için ‘yarına çıkmaz’ diyenler, İzmirli şairlerin inadını bilmeyenlerdir. Yarına da çıkacağız öbür güne de ve bütün öbür günlere… Biz ki süngülerin gölgesinde şiirler okuduk , ne hüzünler çoğalttık, ne aşklar yaşadık. Kordon Boyu’nda çıplak ayak, serçe yürek, efe hayaletleri kovaladık.
Şair Eşref, Attilla İlhan, Berin Taşan, Turgay Gönenç, Necati Cumalı, İlhan Berk, Bozkurt Kemal Yücel, Özdemir İnce, Refik Durbaş, Levent Atalay, Özkan Mert, Ümit Yaşar Oğuzcan, Fethi Savasçı, Bozkurt Kemal Yücel, Cavit Kürnek, Özel Arabul’un kentinden çıkan şair pes eder mi öyle kolay kolay? Teslim olur mu?
O İzmir ki sokakları hep denize iner, palmiye yapraklarında Dario Moreno’nun akide şekerli sesi ‘Mehtap ve deniz sordular seni, neredesin’ diye çırpınır. O İzmir ki güneş hülyalı güz akşamları bakır bir tepsi gibi denize batar ve Jezabel kan içinde yatar. O Izmir ki bizim olan, siiriyle beslendiğimiz, Pasaport kahvesinde poyrazıyla ürperdiğimiz, denizin serpintileriyle ıslandığımız, yosun kokusunu bile sevdigimiz büyülerin kenti.”
Bu mektubu bitirmedim.
Bitiremeden öldü Metin.
Yıllarca görüşememiştik.
Herbirimiz bir yerlere savrulup gidende yalnız kahkahalarımız, hıçkırıklarımız kaldı İzmir’in yaz bahçelerinde.
Metin benim ilk felsefe, ilk şiir, ilk klasik müzik öğretmenimdi. Schubert’in Bitmemiş (Impromtu Symphony 8) Senfonisini dinletirdi bana.

The Unfinished, third movement, facsimile, 1885, in J. R. von Herbeck’s biography
Kendisi de bitmemiş bir senfonidir içimde hâlâ yankılanan.
Metin bir süre benim özel şairimdi.
Özel şoförü olanlara hep acıdım bu yüzden.
En paha biçilmezi, Metin benim arkadaşımdı, dostumdu, sırdaşımdı… Metin’den geçmiş zamanda konuşmaya alışmak ne mümkün?
Ne güzel bilirdi sevmeyi Metin. Hep affetmeyi…
Güzel bir kızkardeşi vardı..
Kapıyı hep gülerek açardı.
Gülerek açıldı mı kapılar, korkular un-ufak olur .
Şimdi nerdedir o kızkardeş?
Duyar mi ki içimizde kopan fırtınanın uluyan sesini.
Zulüm Metin’i öldürdü.
Zulüm beni yıldırdı…
Metin’i öldüren zulüm beni yıldırdı.
Zulüm, git başımızdan.
Boşandın zincirinden gördük seni… Takınma Din – Allah kisvesini.
Ey 35 güzel insanı yakanlar ve boğanlar!
Siz misiniz asıl suçlu, bilemem.
Devlet neredeydi ellerinde benzin bidonları, ceplerinde kibrit, Hak’ka secdeden kalkıp, yekinerek insan avına çıkanlar Sivas sokaklarında celâlilik yaparken?
Neredeydi polisi, jandarması, valisi, emniyet amiri Devlet-i Âlinin?
Sizleri asacaklar belki. İyi mi olacak.?
Hayır! Nasıl olsun ki!
Boynunda yağlı ilmek, bir urganın ucunda sarkan bir gövde manzarasında, insan onurunu inciten, hiçe indiren bir çarpıklık var.
Hele hele dar ağacının gölgesinde gizlenen iblislerin devranı sürerken
İpinizi çekenler, kaykılacak maroken makam koltuklarna, sümenlerinden başka ölüm fermanları çekip çıkaracaklar.
Homo Bürokratus’un saltanatı sürecek.
İhanet vodvilinin son temsili bu.
Sonra tarihin affetmez eli karıştıracak bu uzun gecenin zulmetini.
Meşalesi yanacak özgürlüğün. Eriyip gidecek balmumu karanlıklar.
(Neden hep biz yanıyoruz çıksın diye karanlıklar aydınlığa?)
“Sonra uyanacak hayat tıfıl mahmur.
Uzanacak tarlalar güneşe doğru”.
Has kadın Türkiye, anamız, yarimiz, iki yakamızı bir araya getirmeyen belalımız, billur bir tastan içirecek bize kevserini doya doya, diye bekliyoruz.
***
Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana söyle geldi
Şol göz yumup açmış gibi
Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi
Yunus Emre
BİR GÜN ÖLÜRÜM
Uzak solgun çocukluğum
Akşam alacası, kasaba,
Çatılarda kargalar
Hüzünlü gençliğim
Sabahçı kahveleri
Umutsuz aşklar
Bir anı tüneği şimdi
Yaşadığım geçmiş yıllar
Ben derim ki
Ömrüm, ömrüm
Mumlar neden eriyip sönerler de
Tersine doğru yanmazlar
Uzayarak yeniden?
Ve insan doğmak ister mi
Bir daha, ölmek icin?
Ölümü arayarak geçti
Bunca yılım
Kötü annem
Beni komşunun oğlu kadar seven
Yok olan babamdı belki
Ölüm tutkumu pekiştiren
Elbet bir gün ölürüm
Ömrüm ömrüm
Ve yanan mum
Kara bir fitil bırakır ardında
Ne kadar benzeşiyor birbirine
Zifiri karanlıktı gece
Mum bitti, yanmadı tersine
Beyaz mürekkeple yazdım
Bu şiiri karanlığın üstüne
Ben derim ki
Geçip gider zaman
Geri alınmaz bazı şeyler
Ömrüm ömrüm
Ve yanan mum biter
Soğur cehennem bile
Metin ALTIOK
Kederle..
Hale KORAY
1994 //
***
Bizim klanın tamamı ‘paşacı’ yani cehape’li olmasına rağmen dayım Rıza ve annem, Menderes hayranıydı.
Anneminkiydi tuhaf olan.
Çünkü hep askeriye ile ilintiliydi hayatı.
Askeri okul, asker koca, askeri hastanede başhemşirelik.
Yirmiyedi Mayıs ‘İhtilali’ olduktan sonra, çok iftihar ettiği şu fotoğrafı duvardan indirmesi gerekti.
Resimde Menderes’in hemen arkasındaki minnacık hemşire annemdir.
Düşünüyorum da, DP parti de aynı AKP gibi ne vaatlerle, ne hayallerle daldı ömrümüze.
Tek parti döneminden çok partiye geçiş.
Diğeri de askeri vesayetten kurtulma hayalleri.
Demokrasinin seçim sandığıyla filan alakası olmadığını anlamam uzun zaman aldı.
Önce insanın teba değil, vatandaş olmaya karar vermesi lazım.
Demokratlık toplumsal değil psikolojik bence.
Bir ‘state of mind’[1]
Birine oy vermek değil, kendine oy vermek.
***
50-55 yılları arasında İzmir’de bulunan benim yaşımdaki çocuklara sorsanız ‘en korktuğunuz gün hangisidir’, diye eminim çoğu ‘6 -7 Eylül 1955’ der.
En azından benim için öyledir.
Ninemle Kordon’a gittik ne oluyor diye.
Korkunçtu.
İğrençti.
Çirkindi.

‘Atamızın evini ateşe vermişlermiş’
Bişey annadıysam..
‘Atamızın evi’ Selanik’teydi hani.
Bu insanlar ne zaman gidip ateşe verip gelmiş ki.
Ninem onaylamamıştı olanları.
Çıkardığı ‘cık cık, cık’ seslerinden anlamıştım.
Balkonlardan aşağı eşyalar atılıyor.
Buzdolapları, piyanolar, berjer koltuklar.
Bir de allahüekber sesleri.
O günden beri ne zaman allahüekber nidası işitsem sırtımdan buz gibi bir ürperti geçer. Doğrusu İstiklal Marşı da öyle. Hiç milliyetçi, dini duygular uyandırmayan iki şey bende. Bugün bile.
Şartlanmaya görsün insan.
Svastika, Sanskrit kültüründe ‘bolluk ve güneş’ sembolü imiş fî tarihinde diye ona bakınca ürpermemek mümkün mü bugün.
Alevilere, Madımak’ta şaire, yazara, müzisyene saldıranlar ‘Allahüekber’ der saldırır, Bozkurtlar adam dövmeye hatta bazen de öldürmeye giderken, yol kenarında ‘Korkma, sönmez…’ diye bağırırlarsa ne bekliyorsunuz ki.
O günle ilgili Baskın Oran’ın bir yazısını okudum.
Şöyle başlıyor yazıya :
“O gece ben Gündoğdu Açıkhava’da oynayan “Çelik Hançer”i istiyorum, çünkü gökten düşen bir taştan yapılmış hançerden bahsediyoruz ve mahallede bir tek ben görmemişim, ama Nesrin ablamla Taşkın abim “Kahraman Şerif”e götürüyorlar Gary Cooper var diye. Ünivar Açıkhava’da oynuyor.”
Sonra anlatıyor Baskın yaşadığı dehşeti. Demek o da benim yaşıtım. Onların ev II nci Kordon’da imiş. Benim gibi Karataşlı değil demek. Zengin çocuğu. Devam ediyor Baskın :
”Bir vardık ki, bizim İkinci Kordon 270 numaradaki ev hıncahınç; mahallemiz Alsancak ’ta ne kadar gayrimüslim komşumuz varsa tıkışmış. Herkes ayakta. Yanımızdaki 268 numarada hiç evlenmemiş iki yaşlı Rum hanım otururdu, saçları blö’lü, birara köpeklerini belediye zehirlemişti de daha büyüğü gelip bizim evden kardeşinin iş yerine hıçkıra hıçkıra telefon etmişti, onların zangır zangır titreyişini özellikle hatırlıyorum. Babam kapıyı kapattırmış, kol demirini vurdurmuştu. Biraz sonra güruh kapıya dayandı. “Gavurlar buradaymış!” diye bağrışıyorlar. Demir sokak kapısı gidip gidip geliyor; kıracaklar. Babam yaşlı, sinirli, sert, saygı gören bir adamdı. Çubuklu pijamaları üstünde, açtırdı kapıyı, çıktı dışarı, “Defolun! Türk evi burası! ” diye ağzından tükürükler saçmacasına haykırdı. Öndeki it, tepesindeki saçlar seyrek, “Peki, amca!” dedi, defoldular, yan evleri yağmalamaya gittiler.”
”Ortalık biraz yatışınca, bize sığınmış komşuların evlerinin nasıl tahrip ve talan edildiğini içimiz ezilerek izledik. Evimizin önünden bir sürü herif-i nâşerif elleri-kolları dolu, geçe geçe bitemedi. Ben tabii, on yaşında çocuk, cahil cesareti, “Nereye götürüyorsun onları?” diye sormuşum, ablamın koluma ânında bastığı çimdiğe rağmen, herif de demiş: “Denize atmaya götürüyom!” Kordon’dan denize otomobil ve kuyruklu piyano atıldığını bu gözlerimle gördüm; sonra otoyu çıkardılardı. Sesler nihayet dinince yatmaya gittik. Sabaha doğruydu. Sabaha doğruydu. O gece yatağıma işemişim.”
Ben yatağa işemedim. Belki de Karataşlı olmanın getirdiği bağrış çağrışa şerbetli olmamdandır.
Ama korkulu rüyalar görüp geceleri ninemin yanına gittim bir süre.
Tipik pogromdu bu diyor Baskın Oran.
Pogrom, çoğunluğun azınlığa devlet desteğinde saldırısı demekmiş.
“Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde tarih içinde Yahudi mahallelerine yapılan saldırıların bir örneği, yani. 5-6 yıl sonra Yassıada duruşmalarını radyodan dinlerken duydum: MİT’te çalışan Batı Trakyalı bir Türk gencine bizimkiler attırmıştı Selanik’teki ses bombasını, bu pogromu düzenleyebilmek için. Yine ortaya çıkmazdı da, on yıllar sonra öğrendim, Org. Mustafa Muğlalı 33 Kurşun olayının DP’liler tarafından CHP’yi sıkıştırmak için 1950’de açığa vurulmuş olmasına karşı CHP ’nin intikam almak istemesi sayesinde ortaya dökülmüştü.”[2]
Sonradan emekli bir orgeneral bu olayla övünürken şunları söylemiş : “6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Amacına da ulaştı. Sorarım size, muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” (iç. Tempo Dergisi, S. 24/9-15 Haziran 1991, s. 24; Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekat, Tekin Yayınevi, 1991, s. 104).
Bir başka yazısında Baskın, ünlü futbolcu Lefter’e yapılanı anlatır. Lefter’in evini saldırıdan kurtaranlar Fenerbahçeli amigolarmış. Evi çapulcuların saldırısına uğrayan bir Türkiye vatandaşını, ailesini çocuklarını değil, bir futbol yıldızını korumak için ordalar.
Hazin!
Menderes asılmamalıydı.
Büyük bir seçim hezimeti yaşamalıydı.
O zaman anlardı hanyayı konyayı.
6-7 Eylül olayları olmadan 15 gün önce, 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘Örfi idare’ ilân edilmesine karar verildiği yazılıymış Alman Dışişleri raporunda.[3]
Hem böylece iktidarlar hesap vermeyi öğrenir, her on yılda bir “asker gelsin temizlesin bu pisliği” zihniyeti normalleşmezdi.
***
Annem beni Bursa Kız Lisesi’ne yatılı öğrenci olarak bıraktıktan sonra yepyeni bir hayata başladım.
İlk işim ninemin pek özenle saatlerce fırçaladığı uzun saçlarımı kestirmek oldu.

Okulda banyo yoktu.
Bizi okulun karşısındaki hamama götürüyorlardı haftada bir defa.
Saçlarımı kurutmak saatler sürüyordu.
Saçlarımı kestirmeden önce bir fotoğraf çektirdim.
Okuldaki ilk bir haftayı yatakta gizli gizli ağlayarak geçirdim ama çok sevdiğim arkadaşlarım oldu. Bu arkadaşlardan ikisiyle bugün hâlâ görüşüyorum.
Nevin Şerbetçi ve Şule Bıçakçıoğlu.

Nevin ve ben, Üniversiteye girdiğimiz 68 yılı.

Nevin ile 2004’te Sultan Ahmet’te Mavi Ev Oteli’nde.
Nevin Marmaris’te, Şule ise Didim’de yaşıyorlar.
Şule ile Büyük Türkçe Sözlük hazırlanırken Gözlem yayınevinde karşılaştık yıllar sonra.
Nevin ile bağlantımız hiç kopmadı. Kardeşten öte bir ilişki oldu. Dünyaya bakışlarımız farklı bile olsa bu bağ hiç kopmaz.

BKL’de benim ‘ikisenelik’ ya da ‘çift dikişli’ olduğumu kimse bilmiyordu. Yaşımdan küçük gösteriyordum zaten.
Türkiye eğitim sistemindeki yamuklukların çocuklara verdiği zararları ilk elden gözlememe yardım etti o yıllar.
***
O yaz tatilde eve geldiğim zaman bir tuhaflık sezdim.
Otobüs garında beni karşılamaya iki dayım, annem ve kardeşim tam kadro gelmişti.
Hem sevindim hem de şaşırdım.
“İyi valla, şehir bandosunu da çağıraydınız” diye şakalaştım.
Hep beraber annemin evine geldik.
Annem üvey babamdan boşanmış.
Kızkardeşim de onunla kalıyor.
“Hadi” dedim “Nineme gidelim. Şimdi kimbilir ne güzel yemekler yapmıştır. Turşu da çıkarır”. Annem : “Bak Süleyman dayıdan mektup geldi, oku istersen” dedi. “Aman ya anne, okurum gelince”. Süleyman dayı hepimizin hiç tartışmasız sevdiği tek akrabaydı. Annemim amca oğlu. Arnavutluk’ta doğmuş. Türkçeyi 11 yaşından sonra öğrenmiş. Sayıştay’da murakıptı.
Çok esprili, usûl bir insandı.
Bizde kaldığı zamanlar çok sevinirdik.
Eşi Güzin yengem de öyleydi.
Bayılırdık bize gelsinler, kalsınlar diye.
“Yok yok şimdi oku. Ninene sonra gideriz” dedi annem ısrarla.
Aldım, okudum ama bişey anlamadım.
Mektupta “Mürşide ablamın vefatına çok üzüldük. Başınız sağolsun” filan yazılıydı.
Ne demek bu şimdi?
Mürşide abla, benim ninem. Vefatına üzülmüşler. Allala..
Benim şaşkın şaşkın baktığımı gören küçük dayım Yıldıran (o, Ahmet ismini kullanırdı) pat diye : “Ninen öldü kız!” dedi.
Sonrası malum.
Çocuklar yakınlarının ölümünü anlayamaz ve kabullenmezler.
Kabullenmek için önce anlamak lazım.
Ninemin evine gittik.
Çok özel durumlarda giydiği omuzları vatkalı, mavi mantosu hala dolaptaydı.
Kokusunu içime çektim.
Ninem hep güzel kokardı. İsterse günlerce yıkanmasın.
Ağladım, ayıldım, bayıldım.
Kimse kulak asmadı.
Çünkü aradan üç ay geçmiş.
Herkes işine bakıyor.
‘Hayat devam ediyor’ klişesinde ifadesini bulduğu gibi.
Yıldıran dayı evlenmek üzereydi. Herkes düğün telaşında.
Düğünde bile hâlâ ağladığım için önüne gelenden azar işittim.
Bir defa daha ağlarken azarlanmıştım.
O geldi aklıma.
Kedim Biricik (dayımın nişanlısının da adı Biricik olduğu anlaşılınca ayıp olmasın diye kediye ‘bicik’ demeye başladık.) zehirli böcek yemiş ölmüştü. Ben ağlıyorum. Eve bir misafir gelmiş. Adam “Bu kız ne ağlıyor böyle zırıl zırıl?” diye sordu. (Oysa hiç de zırıl zırıl ağlamıyordum. Sessiz sessiz içimi çekerek ağlıyordum)
Ninem de : “Kedisi öldü de amcası ondan ağlıyor” dedi.
Adam: “Kedi için ağlayan çocuğun suratına şöyyleee bir çakarım, görür kedi için ağlamak neymiş” diye eliyle bir şamar işareti çizdi havada.
O zaman ben gerçekten zırıl zırıl ağlamaya başladım.
Adam gidene kadar da susmadım.
BKL de bir yıl daha okudum.
Lise son sınıfta annemle babam parayı kim ödeyecek kavgasına tutuştular.
Meccani imtihanlarda kâğıdı boş vermiştim. Kafama koyduğum gibi.
Lise son sınıfı okumak için yine İzmir’e getirdiler ve İKL denen o allahın cezası kuruma kaydım nakledildi.
Artık Urgancı’da oturmuyorduk.
Okula otobüsle gidip geliyordum.
Çok hoş bir kızla arkadaş oldum.
Birgün koridorda yanıma gelip dünyanın en güzel gözleri ve dünyanın en güzel dudaklarındaki tebessümle : “Hoşgeldin aramıza” (kimse o biz) “Hale, ben Özel” dedi.
Çok özeldi gerçekten onunla ilgili herşey.
[1] düşünüş, algılama şekli
[2] “6-7 Eylül Olayları ile Yüzleşme” Baskın Oran iç. Milliyet / 12.02.2013
[3] “6-7 Eylül olayları”, Radikal / 6 Eylül 2005




