Home revue || dergi || review écrit onlar artık burada oturmuyor -XXVIII: Metin Altıok

onlar artık burada oturmuyor -XXVIII: Metin Altıok

17
0
048-1ymem-koray_hale-onlar_orda_28-mikro_mustafa

Annemim Mektupçu’daki evinde başka arkadaşlar edindim.

 

Annem askeri hastanede başhemşireydi.

Hastaneden bir albay doktor vardı.

Cilt uzmanı. (o zaman cildiye mütehassısı denirdi)

Nadi Gözen.

Göztepe futbol takımının yönetim kurulundaydı aynı zamanda.

Hadiye abla derdim eşine.

Üç erkek iki kız çocukları vardı.

En büyük Ertürk abi.

Ondan sonra Seyyal en yakın arkadaşlarım oldu.

Ertürk’e Erküt abi derdik.

Çok ilginç bir çocuktu.

Çocuk da sayılmazdı.

Yaşça en büyüğümüz oydu.

Babası ve diğer kardeşleri gibi futbola düşkün.

İki minyatür kalesi vardı bu ailenin. Trafiğin hiç uğramadığı arka sokağa kurarlardı.

Kızlar da futbol oynardı.

Ben hariç.

Koşamıyorum, topu iyi tekmeleyemiyorum ve oyunun kurallarını öğrenemiyorum diye hiç bir takım beni kabul etmiyor.

Aslında bana dert değil pek. Ama Erküt abim dert sanıyor ve benim de oynamam için çocuklara şantaj yapıyor. “Mikro oynamazsa kaleleri götürürüm eve”. Bana Mikro demesinin nedeni ‘Mikro Mustafa’ adında ünlü bir futbolcuyu çağrıştırmak ve ufak tefek olmamın iyi futbol oynamamı engellemeyeceği mesajını vermek.


Kalelerin hatırına oynamama izin veriliyor.

Sonunda ben oynamak istemediğimi kesin bir ifadeyle belirtiyorum.

Kitabımı alıp kaldırıma çöküyorum.

Erküt abimden aldığım ‘İnsanlık Komedisi’ (O zamanki versiyonu ‘İnsanlık Komedyası’ ) okuyorum.

William Saroyan’ın romanı.

 

Can arkadaşım Özel evlendikten sonra Ankara’ya taşındı.

Yalnız kalmıştım yine.

Bizim sokakta bir Levent Atalay vardı.

Şiir yazardı.

Ben de.

Yeni Asır gazetesinin hafta sonları çıkan sanat sayfasında şiirlerimiz yayınlanıyordu.

Özkan, Refik, Levent…

Sonra Levent beni başka şiir yazanlarla tanıştırdı.

048-1ymem-koray_hale-onlar_orda_28-metin_altiok

Bunlardan birisiyle çok iyi arkadaş olduk.

Metin’di adı. Karşıyakalı.

Hep beraber Özcan Güven adında bir hikaye yazarının Balçova’daki bağ evine giderdik. Şiirler okurdu herkes. (Ben hariç)

Gündüz Badak, Evrim dergisini çıkarıyordu. Ben de onunla beraber uğraşıyordum dergiyle. Matbaaya götürmek, ‘tashihler’ yapmak, dergiyi satmak işlerinde Refik, Gündüz ve ben beraber çalışırdık.

Refik zaten bizim sokakta oturuyordu.

 

Metin çok kültürlü, esprili ve iyi yürekli bi çocuktu. Çok da yetenekli.

Resim yapardı, oyun yazardı, şiir yazardı.

Fakat bizim gibi değil, sahiden oyun yazarı, şair ve ressamdı bu çocuk.

Hobi değildi sanat onun için.

Bir de inanılmaz derecede kültürlüydü Metin Altıok.

O kadar ki, Dil Tarih Felsefe Bölümüne girince merak etmiştim orda ona kim ne öğretecek diye.

 

Metin Altıok ile iki yıl çok yakın arkadaş olduk. İzmir’de yaz bahçelerinde avarelik ettik. Şiir okuduk.

Genellikle başkalarının yazdığı şiirler.

Metin Altıok benim için bir okul oldu.

Herhalde onu tanıyan pek çok kişi bunu yaşamıştır.

Klasik Batı Müziği ile tanışmam, opera dinlemeyi öğrenmem hep onunladır. Ionesco’yu, Fransız Avangard’ını, İbsen’i onun sayesinde bildim. Oyunu okuyarak tad almayı öğretti bana. Okurken rol de yapardı. İnanılmaz yetenekliydi oyunculuğu da.

Ionesco’nun Kel Şarkıcı (Bald Soprano) oyununda hastalarına önereceği tedavileri önce kendi üzerinde deneyen Doktor McKenzie’nin aslında kötü bir doktor olduğunu savunan Mr. Smith’i canlandırmasına bayılırdım.

 

O zaman İzmir’de opera yoktu.

Arada Elhamra Sineması’na gelirdi Devlet Operası.

Metin beni götürürdü.

Bazen de Konservatuar’da şan konserlerine giderdik.

Öğrenci bileti ucuzdu ama annem bana asla şan konserine gitmek için para vermeyeceği için Metin alırdı biletleri. Sanırım onların mali durumları bizden iyiydi.

Hep beraber dolaştığımız için aramızda arkadaşlıktan öte bişeyler olduğu izlenimi uyanmış arkadaşlarımızda. Bunu sonradan öğrendim.

“Metin sana aşıktı” filan gibi sözler etti üç kişi.

Ben buna inanmıyorum.

Metin böyle bir duygulanma içinde olsa bulurdu bunu belli etmenin en güzel yolunu.

Şiir yazardı filan.

Bence, ben onun için bir projeydim.

Bana neler öğretilebilir diye merak etti belki.

Bu da kendimi değerli hissettirdi bana.

O sıra İngilizcedeki deyimiyle ‘Just what the doctor ordered’ [1]

Çünkü ninemin ölümüyle özgüvenimde büyük bir deprem yaşadığım yetmezmiş gibi bir de annemin her gün benden şikayet etmesi sonucunda kendimi değersiz hissetmeye başlamıştım.

 

Yaşıtlarımdan daha çok şiir okumuş olmam (ninemin zoruyla), roman okuma merakım ve tarihe düşkünlüğüm belki Metin’in ilgisini çekmişti. Bilmiyorum. Ama sevgili değildik.

 

Metin, ünlü İzmirli şairlerle iyi tanışıyordu.

Beni de tanıştırdı.

Benim eteklerim zil çalarken o bu insanlarla Attilla (İlhan) abi, Turgay (Gönenç) abi diye konuşabilecek kadar onlar tarafından kabullenilmiş bir genç şairdi.

Metin Altıok şairdi.

Şiir yazan biri değildi benim gibi.

 

Bir gün beni bir şan konserine götürdü Konak’taki Konservatuarda.

Soprano çok kilolu genç bir kızdı.

 

Metin bana sopranonun Schubert’in Ave Maria aryasını hatalı okuduğunu anlattı. Oysa ben bayılmıştım valla.

 

Konağa doğru yürürken (o vapurla Karşıyaka’ya gidecek, ben de Halil Rifat Paşa otobüsüne bineceğim) bir şiir okudu :

 

“aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,

üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;

ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?

hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.”

 

Çok sonra bunun Ülkü Tamer’in KONUŞMA adlı şiiri olduğunu öğrendim.

Şiirin tamamı şöyledir :

 

aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,

üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;

ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?

hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

 

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,

bira içmez ağlardı, babası değirmenci,

sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…

çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

 

 

 

İşte böyle bir çocuktu Metin. Çağrışımlarla düşünen, konuşan kafasının içinde yaşayan, öd ağacı gibi için için tüten bir ruh.

 

Sanırım bunalımlıydı.

Hangimiz değildik ki?

Onu yetenekleri ayakta tutuyordu dimdik.

Ama ailesiyle iyi anlaşamıyordu o da hepimiz gibi.

İçki içer olmuştuk.

Ben hiç sevmediğim halde sırf onlar gibi olmak için içmeye çalışıyordum.

Hemen sarhoş olduğum için komik hâllere düştüğüm yetmezmiş gibi bir de annemle zaten bozuk olan ilişkim iyice çıkmaza girmişti.

 

O gruba dahil edilmem beni çok gururlandırmıştı.

En akıllı çocuklar onlardı.

Kamuran Bekir Harputlu, Bozkurt Kemal Yücel, İrfan Tan, Cavit Kürnek, Özcan Güven, Fethi Savaçı isimleri belki yeni kuşak sanatseverlere bugün yabancı olabilir ama bu gençler çok yetenekli ve zeki çocuklardı ve bana biraz çömez muamelesi yapsalar da umurumda değildi.

 

Benim grubumda ise Özkan Mert, Refik Durbaş, Cengiz Önen, Cemal Nalçacı, Levent Atalay, Onur Şenli ve Gündüz Badak vardı. Gündüz Badak Evrim dergisini çıkartıyordu ve aramızda bir aşk ilişkisi olduğunu varsayıyorduk. Benim grubumdan Özkan ve Refik Türkiye ölçeğinde ünlendiler. O zaman Tıp öğrencisi olan Onur Şenli de Agora Meyhanesi şiiri yüzünden tanındı. Şarkılar filan bestelendi o şiirden. Levent, alkol komasına girip genç yaşta öldü. İyi şairdi. Sesi de güzeldi. Yaşı bizden büyüktü sanırım. Barlarda eski tangolar, Elvis Presley şarkıları söylerdi. Ya da, bilmiyorum belki öyle derdi. Ben görmedim hiç. Levent ile aynı sokakta oturuyorduk.

Babası çok sert bir adamdı.

Yani tipik Türk baba.

Annesi de dahil herkes ondan ürküyordu evde.

Levent babasından nefret ederdi.

Bir gün evlerine gitmiştim. Babasının ona “Leyn komünist herif!” diye bağırdığını duyup çok üzülmüştüm.

Komünist olmayı kötü bir şey sayıyordum galiba.

TİP kurulmuştu.

Önce Refik sonra hepimiz üye olduk.

 

Benim grubum ile Metin’in grubu tanıştı.

Evrim dergisinde şiirler, yazılar yazmaya başladı Metin’in grubundakiler.

Metin ile yanyana ismimi görmek beni mutlu etmişti kapakta.

Metin Altıok …

Hale Koray…

Olcak şey mi?

 

Birgün Metin, ben ve bütün takım hikayeci Özcan Güven’in Balçova’daki bağ evine davetli gittik.

Akla gelen İzmirli şair, yazar, sanatçı hemen herkes ordaydı.

Attilla İlhan hariç her şair.

Ümit Yaşar bile.

Çok sevinçliydim o guruba dahil edildiğim için.

Eminim bunda Metin’in parmağı vardır.

 

Kamuran Bekir Harputlu birden bana bağırdı: “Marifetinden memnun musun?”

Hiçbir şey anlamamıştım ama herhalde yazdığım şiirlerden birisini beğenmedi diye düşündüm. Bekir çok ‘adamış’ bir komünistti. Teoriden bir gıdım kaymaya tavizi yoktu.

Utanarak “N’oldu n’aptim ki?” diye fısıldadım.

“Git bak!” Eliyle kocaman ahlat ağacını gösterdi. Gittim. Altında Metin tek başına oturmuştu. Gözleri kızarmış.

Ağlamış.

Sebebini sordum, gülerek “yok bişey” dedi ve sırtımı sıvazladı.

Yıllar sonra Bekir’le İstanbul’da karşılaşınca sordum bana o gün neden kızdığını.

Anladığım kadarıyla Metin’in bana ilgi duyduğunu, bu ilgi karşılıksız kaldığı için bu nedenle üzüldüğünü düşünmüş.

Oysa biz ne güzel arkadaştık.

Birisi öldükten sonra arkasından ‘ah o bana nasıl aşıktı’ vs diyenlere çok tutulurum.

Öyle birşey olduğunu sanmıyorum.

Hem o zamanlar hepimiz birbirimize aşıktık galiba.

 

Metin bir gün beni yine evlerine götürdü. Kızkardeşi Meral açtı kapıyı.

Bana çok iyi davranırdı hep Meral.

 

Metin’in o yaşta bir insan için inanılmaz zenginlikte bir kütüphanesi ve klasik müzik plak kolleksiyonu vardı.

 

Bana Schubert’in B Minör 8 numaralı senfonisini dinletti. ‘Unfinished’ (Bitmemiş Senfoni) olarak bilinir demişti. Hayatımda böyle güzel bir müzik işitmemiştim. Nutkum tutuldu.

“Ayıp olmassa bir defa daha dinleyebilir miyiz?” diye sordum.

“Olmaz” dedi. “Gidip çay getireyim, içeriz”

“Ne çok kitabın var senin”

“İstersen hepsini sana verebilirim, okudum” dedi.

“Deli misin annanem öldürür beni, bu kadar kitabı eve götürsem”

“O zaman istediğini seç, götür” dedi.

Nasıl seçeyim. Ne biliyorum ki kitaplar hakkında.

“Sen en sevdiğini seç bana ver” dedim.

 

Bir tanesini çekti raftan.

Remzi Kitabevi Yayınlarından, sararmış ikinci hamur kâğıda basılmıştı.

Erasmus’un ‘Deliliğe Methiye’si. (The Praise of Folly)

Çevirmen : Şerif Hulusi.

048-1ymem-koray_hale-onlar_orda_28-delilige_methiye

O gün bana, Kuzey Avrupa Rönesansının kurucusu, hümanist Hollandalı düşünür Desiderius Erasmus’u (1466-1536) anlattı.

Bu kitabı 2012 yılına kadar yanımdan ayırmadım.

2012’de Metin’in kızı Zeynep’e hediye ettim.

 

 

Metin, yazılarından tanıyıp hayran olduğum Füsun Akatlı ile evlendi.

Çok sevinmiştim.

Onu mutlu düşünmek iyi geliyordu bana.

Çünkü benim evliliğim mutsuzdu.

Kızları Zeynep olduğu zaman bana bir resim yapıp gönderdi.

Bir el.

Yanında “Hale, elim seni hep gözetecek” yazılıydı.

 

Sonra Metin ile Füsun ayrıldılar.

Bildiğim kadarıyla hep dost kaldılar.

Metin’den en son kısa bir not geldi Bingöl’den.

‘Sokaklarında develer gezinen bir kentte’ felsefe öğretmenliği yaptığını yazıyordu.

Nebahat adında, ‘Yüreğini isli bir lamba siler gibi silen’ bir öğretmen ile evlendiğini anlatıyordu.

Yine çok sevinmiştim.

Aşkta ikinci fırsatlar az çıkar insanın yoluna.

 

Şiirleri çok tutuluyordu.

Bana ‘İpek ve Klabtan’ı gönderdi.


Bingöl’de çok kötü günler geçirdiğini biliyorum.

1980’de Bingöl’de sevdiği dostu avukat Şakir Elçi’yi öldürdüler.

TİT’in (Türk İntikam Tugayı) kiralık katili ve MHP’li Bingöl Belediye Başkanı Hikmet Tekin’in yeğeni Mithat Dopdoğru’nun arkadan sıktığı beş kurşunla öldürülmüş Elçi.

 

Bu Metin’i çok etkilemişti.

Bir başka ülkede doğmuş olsa bu kadar yetenekli bir insan kimbilir nasıl baş tacı edilirdi.

 

Herkes onu şiirleriyle tanır. Oysa Metin tiyatro, oyunculuk, resim konusunda da çok yetenekli bir insandı.

Hep o ‘başka dünyalara ait’ insanların tatlı melankolisi vardı onda.

Oğlum Deniz’deki gibi.

Hep çağrılmayı bekliyorlardı.

Frances Hodgson Burnett’in Gizli Bahçe romanındaki Dickon gibi.

048-1ymem-koray_hale-onlar_orda_28-secret_garden

 

Geçerken uğrayıvermişler bu gezegene.

Bize merhaba demek için.

Yüreğimizi elleriyle bir oğuşturmak için.

Şanslıyızdır yolları üzerinde olduğumuz için.

 

Bilirsiniz onları.

‘Ceee’ der gidiverirler hemen.

 

 

 

 

 

 



[1] ‘Tam da bu lazımdı’